Two Thin Worlds 9.Bölüm

Bu önemsiz kişi için, kısa bir sohbet ve karışık duygular...

 

Yılan tekrar tısladı.

Uzun kuyruğu aşağıdaki sisle birlikte kayboldu ve kuyruğunu birkaç defa savunmasız biçimde vurdu. Jian Yi neye baktığını tam olarak bilmiyordu, sarsılırken bedenini ağacın gövdesine bastırıp hareket etmemeye özen gösterdi.

Huang Zhi, ne yapıyordu öyle?

Ardından rüzgar tarafından savruluyormuş gibi arka ayaklarını*??* kaldırdı ve havada savrularak sise hafifçe yaklaştı. Yılan, başını sarı varağa doğru çevirdiğinde Jian Yi şaşkınlıkla yılana  bakıyordu.

“Dikkat dağıtıyor.”

“Ama ne tarafa doğru gideceğim?”

Jian Yi, Huang Zhi’yi kesinlikle arkada bırakmak istemiyordu ancak bu sefer, bu bir seçenek değildi.

Kendisi bunu, Jian Yi’ye sormadan yapmaya yeltenmişti ve artık onu durdurup başka bir çözüm aramak için oldukça geçti.

Sıkıntıyla elini kemerine doğru götürdü. Tereddütlüydü ve burada kalmak gibi bir seçeneği de vardı ancak böyle bir fedakarlığı görmezden gelerek hem kendisini kurtaramayacak hem de Huang Zhi’nin fedakarlığına saygısızlık etmiş olacaktı.

Fazla zamanı olmadığını biliyordu. Hemen çıkardığı yeni varağı durduğu zemine bastırdı ve sağlam eliyle yeni bir ‘erguvan’ karakteri çizdi.

Yeni Huang Zhi, diğeri gibi uyandığı anda fırlamış ve yolu göstermeye başlamıştı. Jian Yi ise bir dakikalığına arkasına dönüp baktıktan sonra deneyimsiz Huang Zhi’nin arkasından gitti.

Önce iki dal yukarı tırmandı, ardından sol tarafa doğru geçti ve büyük dal boyunca yürümeye koyuldu. Bu yükseklikte, yılanın sadece kuyruk kısmı görülebiliyordu. Vücudu sisin içine gömülmüştü.

Jian Yi, Deneyimsiz Huang Zhi’ye doğru bir bakış attığında, aynı eski varak gibi onu beklediğini fark etti.

Artık bir sorun istemiyordu. O erguvan ağacını bulduğu gibi iki dal almak ardından da, Da Fu’nun kulübesine gitmek istiyordu.

Deneyimsiz Huang Zhi, bir süre etrafta boş boş dolandı. O sırada Jian Yi, bir yol bulmak için hareketlendiğini anlayarak olduğu yerde beklemişti.

Deneyimsiz Huang Zhi, başının etrafında dönmeye başladığında uzun zaman geçmemişti. Onu, biraz daha yüksek bir dala çıkardıktan sonra dalların birini sarmalamış olan uzun sarmaşıkların olduğu bölgeye yönlendirdi.

Genç adam sevinçliydi. En azından ilerleyecek bir yolu vardı. Karmaşık dalları birbirinden ayırabilirse en azından kendisi için bir geçiş hazırlayabilirdi. Saçları önüne doğru dökülürken yere doğru eğildi ve aşağıya sarkan bir sarmaşık bulmasına yardım eden Deneyimsiz Huang Zhi’yi överüp sarmaşığı kesti.

“Başaracağım.” diye mırıldandı kendi kendine, kara gözleri gölgelenirken.

Sarmaşıklar, derin ormanda gördüğü otlar kadar yeşil ve sağlıklı gözüküyordu. Uçları tohumlarıyla birlikte bir sarmal gibi kıvrılmış ve sonlara doğru incelmişti. Sağlam ve güçlü gözüküyorlardı.

Jian Yi’nin onları seçmemesi için hiçbir neden yoktu.

Deneyimsiz Huang Zhi, sessizce diğer ağaca doğru süzüldü ve etrafta ters giden bir şeylerin olup olmadığını kontrol ettikten sonra etrafında şöyle bir döndü.

Jian Yi’nin yorgun suratı, hafifçe aydınlandı. Kötü olansa esmer teninin renginin atmasıydı. Sınırlarını zorluyordu. Bunu bilmeden alışkanlık gereği yapardı. İstediği şeyi alana kadar zorlar ve olana kadar zorlardı. Başka bir seçenek söz konusu değildi. Her insan gibi başaramadığı türlü şey vardı ama sınırlarına dayanmadan ve bedenine zarar vermeden durmayı asla kabul edecek bir tip değildi.

Sarmaşığı sertçe çekti. Nereye bağlı olduğu belli değildi yine de kesip ahmak bir düğümle hayatını riske atmaktan daha iyiydi.

Sertçe birkaç defa daha çektikten sonra kendisini hazırladı. Tek kolunun büyük cüssesini taşıyamayacağını düşünüp sarmaşığı önce beline ardından da avuç içine birkaç defa sardı.

Sarmaşık dalıyla birlikte, elinden geldiğince geri gitti. Ve derin bir nefes aldı. Karşı tarafta bekleyen deneyimsiz Huang Zhi, kötü bir şeyin geldiğini belli eden hiçbir uyarı yapmamış, aksine oldukça berrak ve huzurlu görünüyordu.

Genç adam etrafını göz ucuyla izledikten sonra hızlı bir atakla öne doğru zıpladı. Adımları o kadar hızlıydı ki neredeyse ayak uçlarında koşuyormuş gibi görünüyordu.

Son adımını attığında yükseldi, karnını sarmalayan düğüm sıkılaşmıştı ve karşıdaki ağaca doğru savrulurken gözlerini hedefinden ayırmadı.

Her şey göz açıp kapayıncaya kadar bitmiş, kendisini diğer ağacın gövdesine yapışmış bir vaziyette bulmuştu.

Deneyimsiz Huang Zhi, dostane bir biçimde saçlarının arasına yerleşti ve onu tebrik ediyormuşcasına, kafasına iki defa vurdu. Kalbi küt küt atan Jian Yi ise, bu sefer karşılaştığı hiçbir şey olmaması yüzünden şoktaydı. Şeftali çiçeği gözleri şaşkınlıkla açıldı. Kara gözler etrafında gezinirken eli sessizce bedenini kaplayan sarmaşığı çözüyordu.

“Lütfen, lütfen yakında olalım. Küçük Huang Zhi, nereye doğru ilerleyeceğim?” Kelimeler ağzından zar zor çıktı. Diğer ağacın gövdesinde asılı olan yılanın kıvrık kuyruğu hareket etmiyordu. Dikkatini neyin çektiği belli değildi, hareket etmeyi reddeden bedeninde küçük bir kıpırtı bile yoktu dolayısıyla bu gizemli yılanın neyin peşinde olduğu hala kesinleşmemişti.

Deneyimsiz Huang Zhi, yavaşça havalandı ve etrafını kolaçan ettikten sonra aşağıya doğru hareketlendi. Jian Yi sisin oldukça uzağında olduğunu biliyordu. Aşağıya baktığında sis uzaktan seçilen bir gölge gibi toprakta asılı durmuştu.

‘Bir aşağı.’

Genç adam, sessizce Deneyimsiz Huang Zhi’nin isteğini yerine getirdi. Yüzü tepkisizdi, ruhuna hakim olan korkuysa keskin…

Bir süre boyunca daldan dala, aşağıya doğru inmeyi sürdürdü. Ne kadar inerse, sis o kadar uzaklaşıyordu. Zemini görmeyi umut ediyordu yine de sormadan edemedi. “Küçük Huang Zhi, aşağısı artık tehlikeli değil mi?”

Sarı varak olumlu biçimde sallandı. “Peki. Senden önce uyandırılan kağıdı biliyor musun?”

Küçük varak anlamadığını belirtti. “Onu bilmiyorsun, peki. Sana küçük Huang Zhi, diyeceğim. Çünkü senden öncekine de öyle diyordum. Ama ondan daha sakin ve soğuk kanlıya benziyorsun. ”

Sarı varak sevinçle salındı.

“Onunla bir bağın olmadığına emin misin?”

Olumsuz anlamda başını salladı.

“Anladım, ama görüntünüz aynı bu yüzden onu ağabeyin olarak kabul etmek ister misin? Böylece diğer Huang Zhi kimsesiz ölmemiş olur?”

-Ölmek??-

Sarı varak üzüldü.

‘Demek bir ağabeyim vardı ve öldü?’

Jian Yi, bir drama romanı kurgusu yarattığının farkına vardığında, çok geçti. S

adece biraz takılmıştı, ama şimdi üzülen dostunu gördüğünde biraz geri çekildi. Sonuçta yalnız ölmek arkanda üzülen birini bırakmaktan daha iyi değil miydi?

“Şaka yaptım, sadece seni kontrol ediyordum, küçük Huang Zhi. Demek ki hepiniz oldukça duygusal varlıklarsınız. Beni bağışla– daha ne kadar aşağı inmem gerekiyor?”

Jian Yi, yol boyunca Deneyimsiz Huang Zhi ile böyle dalga geçti. Sisin içinde hareket ederken de buna son vermemişti ve zemine vardığında Sinirlenen deneyimsiz Huang Zhi’nin gazabına uğradı. Keskin köşeleriyle sahibine saldırdı. J,an Yi kağıt kesiklerinin daha fazla canını acıtmaması için birkaç saldırı ardından özür diledi.

Yere indiğinde hiçbir hayvan çıtırtısı duymamıştı. Hatta etrafı kaplayan sisin bile bir illüzyon olduğunu fark etmişti.

Sis yukarıyı ve aşağıyı ayıran bir örtü görevi görüyor gibiydi 100 metre yukarıda durmuş ve yer ile gökyüzünü birbirinden ayırmıştı.

İndiği toprak diğerlerinden oldukça farklıydı. Bu, diğerleri gibi canlı değil aksine kuru bir topraktı. Etrafında normal çiçekler ve fazla parıldamayan bitkiler bulunuyordu.

İleriye bakınca normal uzunluktaki ağaçlar bile görülüyordu ve Jian Yi mutluluktan deliye dönmek üzereydi.

“Buradan ilerlersem tekrar eski orman yolunu bulabileceğim, değil mi?”

“…”

Şu an sadece bazı sorular vardı. İlk soru alana nasıl girdiğiydi. Bu yol kullandığı eski yoldan farksızdı. Sadece toprak biraz daha nemliydi ve geçen gün ardında bıraktığı izlerden hiçbiri yoktu. İlerledikçe dev yılanlarla karşılaştı ve kendini savunmak için kopardığı bir dal kırkayağa dönüştü. Tuhaf ve iğrenç derecede korkunçtu.

Huang Zhi, onu birkaç defa geç uyarmıştı, bu da onu deneyimsiz ve vasat olarak damgalamak için iyi bir şans olabilirdi ancak Jian Yi, sarı varağın bunu deneyimsiz ya da yeterince akıllı olmadığı için tahmin etmediğini düşünmedi.

Ormana girdiği zaman tamamen yalnızdı, onu uyandırdığında, önceden olmayan mantar yolunda uyandırmıştı. Bu da demek oluyordu ki Jian Yi, sarı varağın algısını bozabilecek bir şey yapmış olmalıydı.

-Eğer mantarlar görünmeden Huang Zhi’yi uyandırsaydı algısı bozulmazdı.-

Huang Zhi onu her zaman gerektiği yerde uyarmıştı ancak deneyimsiz Huang Zhi’nin algılarının daha açık olduğu belliydi. Alandan çıktığını bu şekilde anlayabilirdi. Çünkü onu doğrudan yanındaki ağaca doğru yönlendirmiş ve gitmesi gerektiğini göstermişti.

Sis hala aşağıdayken aşağı gitmek kesinlikle delilik olurdu. İlk uyandırılan Huang Zhi eğer siyah sis tehlikeli olmasaydı onu uyarmak için o kadar çabalamazdı sonuçta. Bu da demek oluyordu ki içine düştüğü büyü alanı, aslında o kadar büyük değildi ve sis her yöne yayılsa da kendi alanının dışına çıktığında etkisini kaybediyordu.

“Burası büyülü alandan farklı, burası gerçek orman olmalı, geldiğim yol…” Arkasına şöyle bir baktığında alanın solgunca gerçek ağaçların arasında gizlenen bir buğu gibi durduğunu fark etti. Tepesindeki kara sis de öyleydi, yavaşça canlılığını yitiriyordu.

Deneyimsiz Huang Zhi, Jian Yi’nin dikkatini çekebilmek için başının etrafında dönerek ilerlemesini söyledi.

Jian Yi, yorgundu yine de bu beladan uzaklaşması rahatlamasını sağlamıştı.

Uzun, dalgalı saçları sırtında salınırken ilerlemeye başladı.

Kolu sert adımlar attıkça hareketlendiği için biraz ağrıyordu. Yine de sağlam eliyle kolunu desteklerken bile gözlerini yoldan ayırmamıştı. Ağaçlar burada da sıktı ama uzun ya da tehlikeli görünmüyor aksine normal bir ormandan başka hiçbir şeyi çağrıştırmıyordu.

Kafasını yukarı kaldırdığında başının üzerinde hala bulutsuz bir gökyüzü olduğunu anlayacak kadar küçük bir açıklık buldu. Zaman geç değildi ve neyse ki canlı canlı hortlaklara yenilmeyecekti.

Elinden geldiğince hızlı davranmaya çalıştı. Yürürken dikkatliydi ve aklında yem olmamak dışında kendisini bekleyen Shen Xingyun vardı.

Deneyimsiz Huang Zhi, bu yürüyüş boyunca arkasından gelen Jian Yi’nin dengesiz bedenini kontrol etmek için arkasına dönüp duruyordu.

En sonunda bu hışırtı sesine dayanamayan Jian Yi başını kaldırıp hafif çatık kaşlarıyla Huang Zhi’ya döndü ve dedi ki, “Lütfen arkana dönüp durmayı bırak, bakılmayı bekleyen bir bebek gibi mi görünüyorum? Sana seslendiğimde bana bakman yeterli olacaktır.”

Deneyimsiz Huang Zhi, sert sesle irkildi ve gergince önde süzülmeye devam etti. Bu süre boyunca Jian Yi de sabrını kaybetmiş gibi davrandı.

Yaralarının uzun zamandır sızlaması onu agresifleştirmiş gibiydi. Sert mizacını belli etmekten kaçınan biri olsa da fiziksel acılar onu biraz daha aksi bir insana dönüştürürdü. Daha çok geçmeden, Deneyimsiz Huang Zhi’nin bir kabahati olmadığını algıladığında üzerindeki huzursuz bulutlar yerini pişmanlığa bıraktı. Ama ağzını açacak takati bile yoktu.

Özür dilemeyi daha sonraya bırakmak en iyisiydi.

Büyülü ormanın kendini gösterdiği alan uzunca bir yürüyüş ardından orman patikasının ikiye ayrılmasıyla başlamıştı. Jian Yi’nin tahminlerine göre, şu an güvenli olan ikinci patikadan yürümekteydiler. Büyülü alanın içinden çıktığında o büyük alanların, aslında gerçekliğin üzerinde duran bir hayalet şehir gibi durması korkutucuydu. Daha da korkutucu olansa orada uzun zaman geçirmiş, ve o kadar ilerlemişti ki bu patikaya tekrar dönebileceğini zannetmiyordu.

Ancak büyülü alandan çıkar çıkmaz aslında, merak ettiği ve nereye kaybolduğu belli olmayan araba tekerleklerinin durduğu alanda, dönüp dolaşıyordu.

Geçit Ormanı, devasa bir fare kapanı gibiydi ve içinden çıktığı an aslında her şeyin küçük bir yerden ibaret olduğunu görmek çarpıcıydı.

Bunları düşünürken, patika yolu daraldı. Jian Yi, Deneyimsiz Huang Zhi arkasında küçük bir yokuş çıkmaya başlamıştı. Eğimli ve nemli toprak, parmaklarının arasına giriyor ve pantolon kenarlarına sıçrayıp duruyordu. Kaşlarını çatarak bu rahatsız edici histen bir an önce kurtulmak amacıyla adımlarını hızlandırdı.

Yol kenarlarında konuşlanmış, insan ceset-ellerinin üzerinde yetişen mantarlardan iz yoktu.

Onun yerine sevimli büyük bir kaplumbağa ve ağaç kökleri arasında kendisine yuva yapmış olan uzun kulaklı beyaz bir tavşanla karşılaştılar. Jian Yi, tavşanı gördüğünde her ne kadar güzel olduğunu düşünse de karnının gurultusuna engel olamayarak kızarmıştı.

Etrafında tavşan etini öven bir sürü insan vardı ancak onun ailesinde hiçbir zaman tavşan eti yendiğini görmediği ve yeni tatlara ön yargılı olduğu ve biraz da tavşanın yenemeyecek kadar güzel olduğunu düşündüğü için yiyecek başka bir şey bulmak umuduyla etrafına bakınmaya başladı.

Neyse ki ekşi yoncalar otlu arazinin her yerine yayılmıştı. Ağaçların arası yeterince genişti ve yoncaların yanında başını kaldıran uzun saplı yonca bitkileri her yeri doldurmuştu. Karın doyurmasa da, ağzın içindeki kuruluğu alacak kadar su, ve iştahı kesecek kadar ekşiydiler.

Jian Yi, adımlarını yavaşlatıp etrafına göz gezdirirken seslendi: “Küçük Huang Zhi, biraz-biraz beklesen olur mu? Şu ekşi yoncalardan biraz koparmak istiyorum.”

Sarı varak sessizliği masum bir sesle bölen Jian Yi’yi duyduğunda, öfkesinin geçtiğini anladı ve sevinçle Jian Yi’nin etrafında döndü. Yukarıda duran iki köşesini kıvırarak onay verdi.

Jian Yi, büyük bir açlıkla yoncaların arasına daldı.

Ayağı çıplaktı, ve 3 yapraklı yonca otları, toprağı iyice saklıyordu. Ayağına tırmanacak birkaç haşereden çekinse de otlardan yemeyi ağzı sulanırcasına istiyordu bu yüzden düşünmeden, patikadan çıktı ve kolunu fazla sarsmamaya çalışarak yere çömeldi. Oturmak ayaklarına da iyi gelmişti ve hiç acele etmeden tek eliyle, etrafını sarmalayan ekşi yoncaları koparmaya koyuldu.

Bir avuç kadar topladıktan sonra, bir tanesini ağzına attı ve sapını çiğnerken ayaklandı. Patlayan sap, ekşi bir suyla ağzının her bir tarafına yayıldı. İlk birkaç ısırıktan sonra tatlarına alışıp büyük bir sevinçle ekşi çiçekleri yerken patikaya geri döndü.

Elindeki çiçekler kısa süre içinde tükenmişti. Ama Huang Zhi, bunun bir dert olmadığını gösteren bir işaretle patikadan çoktan çıkmıştı. Artık, büyülü ormanda olduğu gibi ormanın içine doğru ilerlemeye başlamışlardı.

Jian Yi iştahı kesildikten sonra kendini daha dinç hissediyordu. Huang Zhi’ye dönerek, “Sana birkaç şey anlatmak istiyorum. Bu sessizlik canımı sıkıyor.” diye mırıldandı.

Huang Zhi ise kafasına konmakla yetindi…

Jian Yi’nin aklında elbetteki gizemli adam Shen Xingyun vardı… Onun hakkında bilmedikleri, ve bir sürü soru…

Çenesini açtığında, dalgın bakışlarla etrafta dolanmaya engel olamadı.

Ama on yedi yıldır ve on yedi yıldan daha fazladır içinde biriktirdiği bütün o kaosu küçük bir kağıda anlatmasının anlamı yoktu.

Huang Zhi yerine bir başkası olsa bile bu hissettiklerini ona anlatamazdı.

Sadece kendi kendine, kalbinin kasıldığını hissetti. Uzun, gözlerinin kenarında daha belirgin olan kirpikleri iç içe girdi. Göz bebekleri üzüntüyle ve kalbine sızmasına alıştığı o acıyla parıldarken, göz kapaklarını yarıya kadar indirdi.

Ormanın içinden esmeye başlayan hafif rüzgarla, dalgalı saçları hafifçe salınırken, bir yandan çıkmış olan omzunu destekleyip başını eğdi.

Susmaya o kadar alışmıştı ki, bu sessizlik içinde ağzından kaçıracağı tüm şeyleri düşününce canı sıkıldı. Biri mühür, biri soğuk olan o dudaklar birbirlerini tamamlayarak yine sustular.

Her şeyi kendi başına yapmaya alışık olan genç adam, eğer bir şeyler anlatırsa duygularının kirleneceğinden, gerçekliğin onları değersiz birer kelimelere dönüştüreceğinden o kadar korktu ki, omuzları başının hizasına kadar çekildi. İki büklüm ilerlemeye devam etti.

Huang Zhi, Jian Yi’nin kafasına konmuştu ve uzun bir bekleyişten sonra saçını hafifçe çekerek devam etmesini belirtti.

Hemen sonra nereden duyduğunu hatırlayamadığı kısa bir hikaye geldi aklına.

Küçükken de  etkilendiği hikayelerden biriydi bu.

O zamanlarda bile kendisinin tuhaf şeylere ilgisi olduğunu fark etmiş ve hoşuna giden her şeyle ilgilenmek için ve bilmek için elinden geleni yapmıştı. Bu onu duygulandıran, kalbinde ve ruhunda her zaman dalgın bakışlarının nedeni olarak tescillenmiş hikayelerden biriydi. Hatta Shen Xingyun’e bile anlatmak istemişti bir zamanlar…

-Shen Xingyun… Hayır! Onu şimdi düşünmemeli!-

Hemen sonra konuyu değiştirdi!

“Sana birkaç şey anlatacağım.”

“Gecenin en sessiz saatlerinde, rüzgarın bile yaprakların hışırtısından rahatsızlık duyduğu bir kış gecesi, ellerinde sivri mızraklar ve mızrakların üzerinde asılı duran mavi bayraklarla, her adımda gıcırdayan eski avluyu geçerek, sürgülü evin kapısını sertçe çalmışlardı. Mavi bayraklar rüzgârla sert bir biçimde havalanıp indi. Üniformaları siyah, bellerine bağladıkları kemerler, bağlı oldukları sekt grubunun motifleriyle süslenmişti. Üç kişiydiler, içlerinden biri sakinliğini koruyamamış elini kalbinin üzerine koyup sessizce sayıklamaya başlamıştı.

‘Gücünü buraya koy, tanrı buradadır!’ ( 1.sembolün mantrasıdır)

Kapının altından ışık huzmeleri görülünce her biri yüzünü ciddileştirerek, sırtlarını dikleştirdiler.

Kapı yavaşça itilerek açıldı. önlerinde yaşlı, göz çevresi kırış kırış, yanakları içe çökmüş bir kadın belirmişti. Saçları örgülüydü. Elindeki mumu hiç korkmadan hepsinin yüzüne doğru götürdü ve tek tek inceledi. Gözlerinin feri gitmiş, göz bebekleri beyaza kaçan bu kadın onları tedirgin etmişti. Elini göğsüne atmış olan asker, tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. ”Evin Hanımı içeride midir?” diye sordu kaşları en kalın olan. Yüzü oldukça sert bakıyordu ancak çene kaslarının gerginliği korkusunu ele veriyordu.

” Hanımefendi iki gündür uyuyamıyordu. Önce odasını kontrol etmeliyim. Uyanık ise sizleri içeri alabilirim.” Dedi titrek sesiyle kadın. Soğuk hava evin koridoruna dolarken mum ışığı bir sönüp bir yanıyordu. ”Buna zaman yok!” dedi içlerinden en uzun genç. Şimdiye kadar ağzını bir defa bile açmamış bu adamın sesiyle irkildi yaşlı kadın.

”Geri dönmemiz gerek. Çok yakında köyün girişine varmış olacaklar. ”

Kadın başını yavaşça salladı ve geri geri giderek uzun koridorun karanlık havasında kayboldu. Birkaç dakika sonra tahta gıcırtıların çığlıkları kulaklarını doldurdu. Her kim geliyorsa, yaşlı kadından oldukça genç olduğu kesindi.

Hızlı adımlar, tökezleyerek dolunayın aydınlattığı kapının biraz önünde durdu. Saçları darmadağınık, yüzü korkudan kireç gibi beyazlamış, ince bir kadın belirmişti gözlerinin önüne.

” Efendimiz, Mu Lan Kız kardeşi* görmek istiyor.” Dedi içlerinden uzun olan. -Saygı ifadesi olarak kullanıyorlar gerçekten kardeşleri değil-

Kadının gözleri dolmuştu. Avluya doğru birkaç adım daha attı.

” Kız kardeş, ayakların çırılçıplak bu soğukta böyle yürüyemezsin…” dedi eli göğsünde duran çocuk, fakat kadın onu duymamıştı bile. Gözlerinden hiç dinmeyecekmişçesine akan gözyaşlarını ha bire uzun kol yenleriyle siliyordu.

Hızla ormana doğru yürümeye başladı. Arkasından gelen askerler, bir mühür kullanarak ormanın aydınlanmasını sağladılar. Kadının bir metre kadar arkasında duran askerler, yavaşça yürüyor, kadına sakinleşmesi için zaman tanıyordu. Şimdiye kadar ona en bağlı olan asker Mu Liu, eli hâlâ kalbinin üzerinde hem kendisi hem de önünde yürüyen küçük kız kardeş için dua etmeye başladı. Gözleri şaşkınlıkla açılmış, boynu eğik bir şekilde yürümeye devam etti diğerleriyle.

” En büyük düşmanı söyleyeyim size,” diye gürletti ormanı en uzun olan. ”En büyük düşman, içimizde sakladığımız gizdir. Ne zaman ki birine açsak o kirişli kapının kilidini, bir isyan haberinden bile daha da sarsıyor insanı korkusu. Ve ne zaman ki sonsuzluğa uğurlasak içimizdeki dâim olanı, yaşam bir yük oluveriyor göğsünde, esen nur dolu bir meltem bile, ona en ağır, en keskin kılıcın acısını hatırlatıyor.”

Kalın kaşlı asker başını sallayarak onayladı,

” Liu, zırlamayı bırak, komutan Mu Yuan’ın topraklarına böyle giremezsin. Bu Uğursuzluktur.”

”Ağlamıyorum! Ağlamıyorum! Sadece dua ediyorum!”

Kalın kaşlı asker başını hoşnutsuzca iki yana salladı. Rüzgâr çanlarının sesi işitiliyordu. Yaprakların hışırtıları sessizce bu âhenkli sesle dans etmeye başlamıştı. Patikanın sonunda yayılan turuncu ışık yüzlerini ısıttı.

Mu lan’ın gözleri dehşetle açılmış, iki eliyle ağzını kapatarak yavaş yavaş ilerlemiş ardından bir adım daha atmaya cesaret edemeyerek durmuştu. Yüzüne vuran ışıkla birlikte gözlerine gölgeler düşmüştü. Hıçkırarak ağlamaya başlarken bacaklarındaki tüm güç çekilmişçesine hafifçe yalpaladı. Tam düşecekken birinin ona destek olduğunu hissetti, birisi Mu Lan’ı koltuk altlarından tutup kendisine doğru çekmişti. Arkasında duran heybetli cüsseye başını yasladı bir süre, hıçkırmaya devam ederek.

Önünde bir sürü ceset ve aynı zamanda yaraları iyileştirilmeye çalışılan bir sürü asker vardı. Gökyüzüne doğru uzanan alevlerin arasından, ölmek üzere olanların haykırışları her yeri inletiyor, yüzlerine vuran ışıkla birlikte döktükleri ecel terleri belirginleşiyordu. ”Benim sevgili Yuan’ım… Birkaç kanı bozuk insana boyun eğmeyerek, özgürlüğü için savaşıyordu. Tanrım, bu acı dolu haykırışlar, kulağına bir parça da mı değmiyor? Gözlerini mi yumdun, kaç canın adını zikrederek solduğunu görmek mi istemiyorsun?!”

” Benim, güzel yüzü tanrıya dönük, beyaz Manolya’m.”

Mu Lan, işittiği sesle birlikte gözlerini kapattı, sıcak birkaç damla daha yanaklarından süzüldü. Kurumuş dudaklarından titrek bir nefes kaçtı, ardından gülümsedi ve başını hızla arkasına döndürdü. ” Sevgili Yuan!” Kollarını havaya uzattı ve solgun tenli gencin yüzünü ellerinin arasına aldı. Parmaklarını gözlerinin çukurunda, dudaklarının çıkığında, çenesinin bitiminde gezdirdi. En sonunda arkasını döndü ve başını öne uzatarak kara gözlü, yorgun suratlı adama baktı. Gözlerindeki acı, akmaktaydı adeta.

” Benim, Benim, Mu Yuan…” dedi adam. Sesi titriyordu, uzun zamandır ağzına bir şey almamış gibi dudaklarının kenarları çatlamıştı.

”Artık dönüşümüz yok ölümün kıyısından. Şafak sökünce düşman ordusu yerimizi bulacak. Köyde hiç adam kalmadı. Kadınlara haber gönderdik, burada barınamayacaklarını biliyorlar. Birkaçı yollara koyuldu bile, birkaçı yüzümüze tükürmek için koca yolları aşıp geldi… Ve senin de görmeni istedim bu umutsuzluk kırbacının yüzümüze nasıl indiğini. Artık kaçış yok ölümün kıyısından. Kaçış yoksa ölümün kıyısından, benim de bir isteğim var bu güzel tanrıdan. Kollarımda tek bir çiçekle ölmeyi istiyorum. Askerlerim artık acı çekmesin. Ve zamanımın şu son dakikalarında, seni kâlbime gömeyim sevgili Manolya’m…”

Bu üç asker olan her şeye şâhit olmak üzere hâyâttâ kalmaya devam edeceklerine yemin ettiler. Son olarak Mu Lan’a , en güzel kumaştan yapılmış bir Kimono hediye etti Yuan. Ve Kollarına aldı sevdiğini. Bir sonmuşçasına değil de, her şeyin başlangıcına açılan bir kapı bulmuş gibi, huzurla aydınlanıyordu yüzü. Mu lan, kollarını beline doladı ve başını Yuan’ın göğsüne yaslayarak gözlerini kapattı.

Sığınak alanının etrafına yapılan mühür üç adamın kaldırdıkları kollarıyla bir anda alevlendi. Mavi alevler bir yuvarlak oluşturarak büyüdüler, gökyüzüne doğru uzanan büyük alevler her yeri aydınlatıyordu, Birkaç dakikanın ardından alevler birer ok gibi, Yuan ve Mu Lan’a doğru yöneldiler.

Her şey bittiğinde etraftaki insanlar birer taşa dönmüştü. Alanın ortasında diz çökmüş ve kucağında bir kadın iskeletiyle kalmış Yuan’ın cesedi göze çarpıyordu. Mu Liu, hıçkırıklarını kontrol altına almaya çalışsa da başaramadı ve ağzını kapatarak başını toprağa yaslayıp ağlamaya başladı. Diğer ikisi yüzünü başka taraflara çevirmiş, boğazlarındaki yumrunun acısıyla kıvranıyorlardı.

Liu, tam ayaklanmıştı ki ikisi birden omuzlarından tutup onu yere sabitlediler. ”Bırakın beni! Kâderime râzı geleceğim! Bırakın!”

”Kâderin bu değil, Liu! Sen sadece bir şâhitsin! Huzur bulmaları için ânkâ kuşunun mağarasında sonsuzluğa bakmakla yükümlendirildin!” Mu Liu, omuzlarındaki ellerden kurtularak ayağa kalktı.

”Huzurlular mı! Huzur neresinde Bunun?! Ruhları…”

Mu Liu, sözünü tamamlayamadan yer sarsılmaya başladı ve kocaman bir erik ağacı toprağı yararak Yuan’ın arkasında belirdi. Dalları hızla uzamaya başladı, Öyle ki dallar her yere uzanmak istiyormuşçasına kocaman açılmışlardı. Gözleri hayretle açılan üçlü ağacın pembe çiçeklerinin hızla tomurcuklaşıp açmasına şahitlik ettiler. Ağaç ölü toprağın ortasında parıldıyordu adeta. ”Görüyor musun… İşte ruhları orada…” diye fısıldadı ayakta duran ikili. Mu liu hayretle bu trajik fakat güzel görüntüye bakmaktan kendini alamadı.

 

Not: Burada bahsedilen ânkâ kuşunun bir hikâyesi vardır ve rivâyete göre bu ânkâ kuşu ölümsüzdür ve zamanın koruyuculuğunu yapıp bir dünyadan diğerine Seyehat eder. İşi zamanı yaratmaktır.

 

Two Thin Worlds 9.Bölüm

Two Thin Worlds 9.Bölüm

  Yılan tekrar tısladı. Uzun kuyruğu aşağıdaki sisle birlikte kayboldu ve kuyruğunu birkaç defa savunmasız biçimde vurdu. Jian Yi neye baktığını tam olarak bilmiyordu, sarsılırken bedenini ağacın gövdesine bastırıp hareket etmemeye özen gösterdi. Huang Zhi, ne yapıyordu öyle? Ardından rüzgar tarafından savruluyormuş gibi arka ayaklarını*??* kaldırdı ve havada savrularak sise hafifçe yaklaştı. Yılan, başını sarı varağa doğru çevirdiğinde Jian Yi şaşkınlıkla yılana  bakıyordu. "Dikkat dağıtıyor." "Ama ne tarafa doğru gideceğim?" Jian Yi, Huang Zhi'yi kesinlikle arkada bırakmak istemiyordu ancak bu sefer, bu bir seçenek değildi. Kendisi bunu, Jian Yi'ye sormadan yapmaya yeltenmişti ve artık onu durdurup başka bir çözüm aramak için oldukça geçti. Sıkıntıyla elini kemerine doğru götürdü. Tereddütlüydü ve burada kalmak gibi bir seçeneği de vardı ancak böyle bir fedakarlığı görmezden gelerek hem kendisini kurtaramayacak hem de Huang Zhi'nin fedakarlığına saygısızlık etmiş olacaktı. Fazla zamanı olmadığını biliyordu. Hemen çıkardığı yeni varağı durduğu zemine bastırdı ve sağlam eliyle yeni bir 'erguvan' karakteri çizdi. Yeni Huang Zhi, diğeri gibi uyandığı anda fırlamış ve yolu göstermeye başlamıştı. Jian Yi ise bir dakikalığına arkasına dönüp baktıktan sonra deneyimsiz Huang Zhi'nin arkasından gitti. Önce iki dal yukarı tırmandı, ardından sol tarafa doğru geçti ve büyük dal boyunca yürümeye koyuldu. Bu yükseklikte, yılanın sadece kuyruk kısmı görülebiliyordu. Vücudu sisin içine gömülmüştü. Jian Yi, Deneyimsiz Huang Zhi'ye doğru bir bakış attığında, aynı eski varak gibi onu beklediğini fark etti. Artık bir sorun istemiyordu. O erguvan ağacını bulduğu gibi iki dal almak ardından da, Da Fu'nun kulübesine gitmek istiyordu. Deneyimsiz Huang Zhi, bir süre etrafta boş boş dolandı. O sırada Jian Yi, bir yol bulmak için hareketlendiğini anlayarak olduğu yerde beklemişti. Deneyimsiz Huang Zhi, başının etrafında dönmeye başladığında uzun zaman geçmemişti. Onu, biraz daha yüksek bir dala çıkardıktan sonra dalların birini sarmalamış olan uzun sarmaşıkların olduğu bölgeye yönlendirdi. Genç adam sevinçliydi. En azından ilerleyecek bir yolu vardı. Karmaşık dalları birbirinden ayırabilirse en azından kendisi için bir geçiş hazırlayabilirdi. Saçları önüne doğru dökülürken yere doğru eğildi ve aşağıya sarkan bir sarmaşık bulmasına yardım eden Deneyimsiz Huang Zhi'yi överüp sarmaşığı kesti. "Başaracağım." diye mırıldandı kendi kendine, kara gözleri gölgelenirken. Sarmaşıklar, derin ormanda gördüğü otlar kadar yeşil ve sağlıklı gözüküyordu. Uçları tohumlarıyla birlikte bir sarmal gibi kıvrılmış ve sonlara doğru incelmişti. Sağlam ve güçlü gözüküyorlardı. Jian Yi'nin onları seçmemesi için hiçbir neden yoktu. Deneyimsiz Huang Zhi, sessizce diğer ağaca doğru süzüldü ve etrafta ters giden bir şeylerin olup olmadığını kontrol ettikten sonra etrafında şöyle bir döndü. Jian Yi'nin yorgun suratı, hafifçe aydınlandı. Kötü olansa esmer teninin renginin atmasıydı. Sınırlarını zorluyordu. Bunu bilmeden alışkanlık gereği yapardı. İstediği şeyi alana kadar zorlar ve olana kadar zorlardı. Başka bir seçenek söz konusu değildi. Her insan gibi başaramadığı türlü şey vardı ama sınırlarına dayanmadan ve bedenine zarar vermeden durmayı asla kabul edecek bir tip değildi. Sarmaşığı sertçe çekti. Nereye bağlı olduğu belli değildi yine de kesip ahmak bir düğümle hayatını riske atmaktan daha iyiydi. Sertçe birkaç defa daha çektikten sonra kendisini hazırladı. Tek kolunun büyük cüssesini taşıyamayacağını düşünüp sarmaşığı önce beline ardından da avuç içine birkaç defa sardı. Sarmaşık dalıyla birlikte, elinden geldiğince geri gitti. Ve derin bir nefes aldı. Karşı tarafta bekleyen deneyimsiz Huang Zhi, kötü bir şeyin geldiğini belli eden hiçbir uyarı yapmamış, aksine oldukça berrak ve huzurlu görünüyordu. Genç adam etrafını göz ucuyla izledikten sonra hızlı bir atakla öne doğru zıpladı. Adımları o kadar hızlıydı ki neredeyse ayak uçlarında koşuyormuş gibi görünüyordu. Son adımını attığında yükseldi, karnını sarmalayan düğüm sıkılaşmıştı ve karşıdaki ağaca doğru savrulurken gözlerini hedefinden ayırmadı. Her şey göz açıp kapayıncaya kadar bitmiş, kendisini diğer ağacın gövdesine yapışmış bir vaziyette bulmuştu. Deneyimsiz Huang Zhi, dostane bir biçimde saçlarının arasına yerleşti ve onu tebrik ediyormuşcasına, kafasına iki defa vurdu. Kalbi küt küt atan Jian Yi ise, bu sefer karşılaştığı hiçbir şey olmaması yüzünden şoktaydı. Şeftali çiçeği gözleri şaşkınlıkla açıldı. Kara gözler etrafında gezinirken eli sessizce bedenini kaplayan sarmaşığı çözüyordu. "Lütfen, lütfen yakında olalım. Küçük Huang Zhi, nereye doğru ilerleyeceğim?" Kelimeler ağzından zar zor çıktı. Diğer ağacın gövdesinde asılı olan yılanın kıvrık kuyruğu hareket etmiyordu. Dikkatini neyin çektiği belli değildi, hareket etmeyi reddeden bedeninde küçük bir kıpırtı bile yoktu dolayısıyla bu gizemli yılanın neyin peşinde olduğu hala kesinleşmemişti. Deneyimsiz Huang Zhi, yavaşça havalandı ve etrafını kolaçan ettikten sonra aşağıya doğru hareketlendi. Jian Yi sisin oldukça uzağında olduğunu biliyordu. Aşağıya baktığında sis uzaktan seçilen bir gölge gibi toprakta asılı durmuştu. 'Bir aşağı.' Genç adam, sessizce Deneyimsiz Huang Zhi'nin isteğini yerine getirdi. Yüzü tepkisizdi, ruhuna hakim olan korkuysa keskin... Bir süre boyunca daldan dala, aşağıya doğru inmeyi sürdürdü. Ne kadar inerse, sis o kadar uzaklaşıyordu. Zemini görmeyi umut ediyordu yine de sormadan edemedi. "Küçük Huang Zhi, aşağısı artık tehlikeli değil mi?" Sarı varak olumlu biçimde sallandı. "Peki. Senden önce uyandırılan kağıdı biliyor musun?" Küçük varak anlamadığını belirtti. "Onu bilmiyorsun, peki. Sana küçük Huang Zhi, diyeceğim. Çünkü senden öncekine de öyle diyordum. Ama ondan daha sakin ve soğuk kanlıya benziyorsun. " Sarı varak sevinçle salındı. "Onunla bir bağın olmadığına emin misin?" Olumsuz anlamda başını salladı. "Anladım, ama görüntünüz aynı bu yüzden onu ağabeyin olarak kabul etmek ister misin? Böylece diğer Huang Zhi kimsesiz ölmemiş olur?" -Ölmek??- Sarı varak üzüldü. 'Demek bir ağabeyim vardı ve öldü?' Jian Yi, bir drama romanı kurgusu yarattığının farkına vardığında, çok geçti. S adece biraz takılmıştı, ama şimdi üzülen dostunu gördüğünde biraz geri çekildi. Sonuçta yalnız ölmek arkanda üzülen birini bırakmaktan daha iyi değil miydi? "Şaka yaptım, sadece seni kontrol ediyordum, küçük Huang Zhi. Demek ki hepiniz oldukça duygusal varlıklarsınız. Beni bağışla-- daha ne kadar aşağı inmem gerekiyor?" Jian Yi, yol boyunca Deneyimsiz Huang Zhi ile böyle dalga geçti. Sisin içinde hareket ederken de buna son vermemişti ve zemine vardığında Sinirlenen deneyimsiz Huang Zhi'nin gazabına uğradı. Keskin köşeleriyle sahibine saldırdı. J,an Yi kağıt kesiklerinin daha fazla canını acıtmaması için birkaç saldırı ardından özür diledi. Yere indiğinde hiçbir hayvan çıtırtısı duymamıştı. Hatta etrafı kaplayan sisin bile bir illüzyon olduğunu fark etmişti. Sis yukarıyı ve aşağıyı ayıran bir örtü görevi görüyor gibiydi 100 metre yukarıda durmuş ve yer ile gökyüzünü birbirinden ayırmıştı. İndiği toprak diğerlerinden oldukça farklıydı. Bu, diğerleri gibi canlı değil aksine kuru bir topraktı. Etrafında normal çiçekler ve fazla parıldamayan bitkiler bulunuyordu. İleriye bakınca normal uzunluktaki ağaçlar bile görülüyordu ve Jian Yi mutluluktan deliye dönmek üzereydi. "Buradan ilerlersem tekrar eski orman yolunu bulabileceğim, değil mi?" "..." Şu an sadece bazı sorular vardı. İlk soru alana nasıl girdiğiydi. Bu yol kullandığı eski yoldan farksızdı. Sadece toprak biraz daha nemliydi ve geçen gün ardında bıraktığı izlerden hiçbiri yoktu. İlerledikçe dev yılanlarla karşılaştı ve kendini savunmak için kopardığı bir dal kırkayağa dönüştü. Tuhaf ve iğrenç derecede korkunçtu. Huang Zhi, onu birkaç defa geç uyarmıştı, bu da onu deneyimsiz ve vasat olarak damgalamak için iyi bir şans olabilirdi ancak Jian Yi, sarı varağın bunu deneyimsiz ya da yeterince akıllı olmadığı için tahmin etmediğini düşünmedi. Ormana girdiği zaman tamamen yalnızdı, onu uyandırdığında, önceden olmayan mantar yolunda uyandırmıştı. Bu da demek oluyordu ki Jian Yi, sarı varağın algısını bozabilecek bir şey yapmış olmalıydı. -Eğer mantarlar görünmeden Huang Zhi'yi uyandırsaydı algısı bozulmazdı.- Huang Zhi onu her zaman gerektiği yerde uyarmıştı ancak deneyimsiz Huang Zhi'nin algılarının daha açık olduğu belliydi. Alandan çıktığını bu şekilde anlayabilirdi. Çünkü onu doğrudan yanındaki ağaca doğru yönlendirmiş ve gitmesi gerektiğini göstermişti. Sis hala aşağıdayken aşağı gitmek kesinlikle delilik olurdu. İlk uyandırılan Huang Zhi eğer siyah sis tehlikeli olmasaydı onu uyarmak için o kadar çabalamazdı sonuçta. Bu da demek oluyordu ki içine düştüğü büyü alanı, aslında o kadar büyük değildi ve sis her yöne yayılsa da kendi alanının dışına çıktığında etkisini kaybediyordu. "Burası büyülü alandan farklı, burası gerçek orman olmalı, geldiğim yol..." Arkasına şöyle bir baktığında alanın solgunca gerçek ağaçların arasında gizlenen bir buğu gibi durduğunu fark etti. Tepesindeki kara sis de öyleydi, yavaşça canlılığını yitiriyordu. Deneyimsiz Huang Zhi, Jian Yi'nin dikkatini çekebilmek için başının etrafında dönerek ilerlemesini söyledi. Jian Yi, yorgundu yine de bu beladan uzaklaşması rahatlamasını sağlamıştı. Uzun, dalgalı saçları sırtında salınırken ilerlemeye başladı. Kolu sert adımlar attıkça hareketlendiği için biraz ağrıyordu. Yine de sağlam eliyle kolunu desteklerken bile gözlerini yoldan ayırmamıştı. Ağaçlar burada da sıktı ama uzun ya da tehlikeli görünmüyor aksine normal bir ormandan başka hiçbir şeyi çağrıştırmıyordu. Kafasını yukarı kaldırdığında başının üzerinde hala bulutsuz bir gökyüzü olduğunu anlayacak kadar küçük bir açıklık buldu. Zaman geç değildi ve neyse ki canlı canlı hortlaklara yenilmeyecekti. Elinden geldiğince hızlı davranmaya çalıştı. Yürürken dikkatliydi ve aklında yem olmamak dışında kendisini bekleyen Shen Xingyun vardı. Deneyimsiz Huang Zhi, bu yürüyüş boyunca arkasından gelen Jian Yi'nin dengesiz bedenini kontrol etmek için arkasına dönüp duruyordu. En sonunda bu hışırtı sesine dayanamayan Jian Yi başını kaldırıp hafif çatık kaşlarıyla Huang Zhi'ya döndü ve dedi ki, "Lütfen arkana dönüp durmayı bırak, bakılmayı bekleyen bir bebek gibi mi görünüyorum? Sana seslendiğimde bana bakman yeterli olacaktır." Deneyimsiz Huang Zhi, sert sesle irkildi ve gergince önde süzülmeye devam etti. Bu süre boyunca Jian Yi de sabrını kaybetmiş gibi davrandı. Yaralarının uzun zamandır sızlaması onu agresifleştirmiş gibiydi. Sert mizacını belli etmekten kaçınan biri olsa da fiziksel acılar onu biraz daha aksi bir insana dönüştürürdü. Daha çok geçmeden, Deneyimsiz Huang Zhi'nin bir kabahati olmadığını algıladığında üzerindeki huzursuz bulutlar yerini pişmanlığa bıraktı. Ama ağzını açacak takati bile yoktu. Özür dilemeyi daha sonraya bırakmak en iyisiydi. Büyülü ormanın kendini gösterdiği alan uzunca bir yürüyüş ardından orman patikasının ikiye ayrılmasıyla başlamıştı. Jian Yi'nin tahminlerine göre, şu an güvenli olan ikinci patikadan yürümekteydiler. Büyülü alanın içinden çıktığında o büyük alanların, aslında gerçekliğin üzerinde duran bir hayalet şehir gibi durması korkutucuydu. Daha da korkutucu olansa orada uzun zaman geçirmiş, ve o kadar ilerlemişti ki bu patikaya tekrar dönebileceğini zannetmiyordu. Ancak büyülü alandan çıkar çıkmaz aslında, merak ettiği ve nereye kaybolduğu belli olmayan araba tekerleklerinin durduğu alanda, dönüp dolaşıyordu. Geçit Ormanı, devasa bir fare kapanı gibiydi ve içinden çıktığı an aslında her şeyin küçük bir yerden ibaret olduğunu görmek çarpıcıydı. Bunları düşünürken, patika yolu daraldı. Jian Yi, Deneyimsiz Huang Zhi arkasında küçük bir yokuş çıkmaya başlamıştı. Eğimli ve nemli toprak, parmaklarının arasına giriyor ve pantolon kenarlarına sıçrayıp duruyordu. Kaşlarını çatarak bu rahatsız edici histen bir an önce kurtulmak amacıyla adımlarını hızlandırdı. Yol kenarlarında konuşlanmış, insan ceset-ellerinin üzerinde yetişen mantarlardan iz yoktu. Onun yerine sevimli büyük bir kaplumbağa ve ağaç kökleri arasında kendisine yuva yapmış olan uzun kulaklı beyaz bir tavşanla karşılaştılar. Jian Yi, tavşanı gördüğünde her ne kadar güzel olduğunu düşünse de karnının gurultusuna engel olamayarak kızarmıştı. Etrafında tavşan etini öven bir sürü insan vardı ancak onun ailesinde hiçbir zaman tavşan eti yendiğini görmediği ve yeni tatlara ön yargılı olduğu ve biraz da tavşanın yenemeyecek kadar güzel olduğunu düşündüğü için yiyecek başka bir şey bulmak umuduyla etrafına bakınmaya başladı. Neyse ki ekşi yoncalar otlu arazinin her yerine yayılmıştı. Ağaçların arası yeterince genişti ve yoncaların yanında başını kaldıran uzun saplı yonca bitkileri her yeri doldurmuştu. Karın doyurmasa da, ağzın içindeki kuruluğu alacak kadar su, ve iştahı kesecek kadar ekşiydiler. Jian Yi, adımlarını yavaşlatıp etrafına göz gezdirirken seslendi: "Küçük Huang Zhi, biraz-biraz beklesen olur mu? Şu ekşi yoncalardan biraz koparmak istiyorum." Sarı varak sessizliği masum bir sesle bölen Jian Yi'yi duyduğunda, öfkesinin geçtiğini anladı ve sevinçle Jian Yi'nin etrafında döndü. Yukarıda duran iki köşesini kıvırarak onay verdi. Jian Yi, büyük bir açlıkla yoncaların arasına daldı. Ayağı çıplaktı, ve 3 yapraklı yonca otları, toprağı iyice saklıyordu. Ayağına tırmanacak birkaç haşereden çekinse de otlardan yemeyi ağzı sulanırcasına istiyordu bu yüzden düşünmeden, patikadan çıktı ve kolunu fazla sarsmamaya çalışarak yere çömeldi. Oturmak ayaklarına da iyi gelmişti ve hiç acele etmeden tek eliyle, etrafını sarmalayan ekşi yoncaları koparmaya koyuldu. Bir avuç kadar topladıktan sonra, bir tanesini ağzına attı ve sapını çiğnerken ayaklandı. Patlayan sap, ekşi bir suyla ağzının her bir tarafına yayıldı. İlk birkaç ısırıktan sonra tatlarına alışıp büyük bir sevinçle ekşi çiçekleri yerken patikaya geri döndü. Elindeki çiçekler kısa süre içinde tükenmişti. Ama Huang Zhi, bunun bir dert olmadığını gösteren bir işaretle patikadan çoktan çıkmıştı. Artık, büyülü ormanda olduğu gibi ormanın içine doğru ilerlemeye başlamışlardı. Jian Yi iştahı kesildikten sonra kendini daha dinç hissediyordu. Huang Zhi'ye dönerek, "Sana birkaç şey anlatmak istiyorum. Bu sessizlik canımı sıkıyor." diye mırıldandı. Huang Zhi ise kafasına konmakla yetindi... Jian Yi'nin aklında elbetteki gizemli adam Shen Xingyun vardı... Onun hakkında bilmedikleri, ve bir sürü soru... Çenesini açtığında, dalgın bakışlarla etrafta dolanmaya engel olamadı. Ama on yedi yıldır ve on yedi yıldan daha fazladır içinde biriktirdiği bütün o kaosu küçük bir kağıda anlatmasının anlamı yoktu. Huang Zhi yerine bir başkası olsa bile bu hissettiklerini ona anlatamazdı. Sadece kendi kendine, kalbinin kasıldığını hissetti. Uzun, gözlerinin kenarında daha belirgin olan kirpikleri iç içe girdi. Göz bebekleri üzüntüyle ve kalbine sızmasına alıştığı o acıyla parıldarken, göz kapaklarını yarıya kadar indirdi. Ormanın içinden esmeye başlayan hafif rüzgarla, dalgalı saçları hafifçe salınırken, bir yandan çıkmış olan omzunu destekleyip başını eğdi. Susmaya o kadar alışmıştı ki, bu sessizlik içinde ağzından kaçıracağı tüm şeyleri düşününce canı sıkıldı. Biri mühür, biri soğuk olan o dudaklar birbirlerini tamamlayarak yine sustular. Her şeyi kendi başına yapmaya alışık olan genç adam, eğer bir şeyler anlatırsa duygularının kirleneceğinden, gerçekliğin onları değersiz birer kelimelere dönüştüreceğinden o kadar korktu ki, omuzları başının hizasına kadar çekildi. İki büklüm ilerlemeye devam etti. Huang Zhi, Jian Yi'nin kafasına konmuştu ve uzun bir bekleyişten sonra saçını hafifçe çekerek devam etmesini belirtti. Hemen sonra nereden duyduğunu hatırlayamadığı kısa bir hikaye geldi aklına. Küçükken de  etkilendiği hikayelerden biriydi bu. O zamanlarda bile kendisinin tuhaf şeylere ilgisi olduğunu fark etmiş ve hoşuna giden her şeyle ilgilenmek için ve bilmek için elinden geleni yapmıştı. Bu onu duygulandıran, kalbinde ve ruhunda her zaman dalgın bakışlarının nedeni olarak tescillenmiş hikayelerden biriydi. Hatta Shen Xingyun'e bile anlatmak istemişti bir zamanlar... -Shen Xingyun... Hayır! Onu şimdi düşünmemeli!- Hemen sonra konuyu değiştirdi! "Sana birkaç şey anlatacağım." "Gecenin en sessiz saatlerinde, rüzgarın bile yaprakların hışırtısından rahatsızlık duyduğu bir kış gecesi, ellerinde sivri mızraklar ve mızrakların üzerinde asılı duran mavi bayraklarla, her adımda gıcırdayan eski avluyu geçerek, sürgülü evin kapısını sertçe çalmışlardı. Mavi bayraklar rüzgârla sert bir biçimde havalanıp indi. Üniformaları siyah, bellerine bağladıkları kemerler, bağlı oldukları sekt grubunun motifleriyle süslenmişti. Üç kişiydiler, içlerinden biri sakinliğini koruyamamış elini kalbinin üzerine koyup sessizce sayıklamaya başlamıştı. 'Gücünü buraya koy, tanrı buradadır!' ( 1.sembolün mantrasıdır) Kapının altından ışık huzmeleri görülünce her biri yüzünü ciddileştirerek, sırtlarını dikleştirdiler. Kapı yavaşça itilerek açıldı. önlerinde yaşlı, göz çevresi kırış kırış, yanakları içe çökmüş bir kadın belirmişti. Saçları örgülüydü. Elindeki mumu hiç korkmadan hepsinin yüzüne doğru götürdü ve tek tek inceledi. Gözlerinin feri gitmiş, göz bebekleri beyaza kaçan bu kadın onları tedirgin etmişti. Elini göğsüne atmış olan asker, tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. ''Evin Hanımı içeride midir?'' diye sordu kaşları en kalın olan. Yüzü oldukça sert bakıyordu ancak çene kaslarının gerginliği korkusunu ele veriyordu. '' Hanımefendi iki gündür uyuyamıyordu. Önce odasını kontrol etmeliyim. Uyanık ise sizleri içeri alabilirim.'' Dedi titrek sesiyle kadın. Soğuk hava evin koridoruna dolarken mum ışığı bir sönüp bir yanıyordu. ''Buna zaman yok!'' dedi içlerinden en uzun genç. Şimdiye kadar ağzını bir defa bile açmamış bu adamın sesiyle irkildi yaşlı kadın. ''Geri dönmemiz gerek. Çok yakında köyün girişine varmış olacaklar. '' Kadın başını yavaşça salladı ve geri geri giderek uzun koridorun karanlık havasında kayboldu. Birkaç dakika sonra tahta gıcırtıların çığlıkları kulaklarını doldurdu. Her kim geliyorsa, yaşlı kadından oldukça genç olduğu kesindi. Hızlı adımlar, tökezleyerek dolunayın aydınlattığı kapının biraz önünde durdu. Saçları darmadağınık, yüzü korkudan kireç gibi beyazlamış, ince bir kadın belirmişti gözlerinin önüne. '' Efendimiz, Mu Lan Kız kardeşi* görmek istiyor.'' Dedi içlerinden uzun olan. -Saygı ifadesi olarak kullanıyorlar gerçekten kardeşleri değil- Kadının gözleri dolmuştu. Avluya doğru birkaç adım daha attı. '' Kız kardeş, ayakların çırılçıplak bu soğukta böyle yürüyemezsin...'' dedi eli göğsünde duran çocuk, fakat kadın onu duymamıştı bile. Gözlerinden hiç dinmeyecekmişçesine akan gözyaşlarını ha bire uzun kol yenleriyle siliyordu. Hızla ormana doğru yürümeye başladı. Arkasından gelen askerler, bir mühür kullanarak ormanın aydınlanmasını sağladılar. Kadının bir metre kadar arkasında duran askerler, yavaşça yürüyor, kadına sakinleşmesi için zaman tanıyordu. Şimdiye kadar ona en bağlı olan asker Mu Liu, eli hâlâ kalbinin üzerinde hem kendisi hem de önünde yürüyen küçük kız kardeş için dua etmeye başladı. Gözleri şaşkınlıkla açılmış, boynu eğik bir şekilde yürümeye devam etti diğerleriyle. '' En büyük düşmanı söyleyeyim size,'' diye gürletti ormanı en uzun olan. ''En büyük düşman, içimizde sakladığımız gizdir. Ne zaman ki birine açsak o kirişli kapının kilidini, bir isyan haberinden bile daha da sarsıyor insanı korkusu. Ve ne zaman ki sonsuzluğa uğurlasak içimizdeki dâim olanı, yaşam bir yük oluveriyor göğsünde, esen nur dolu bir meltem bile, ona en ağır, en keskin kılıcın acısını hatırlatıyor.'' Kalın kaşlı asker başını sallayarak onayladı, '' Liu, zırlamayı bırak, komutan Mu Yuan'ın topraklarına böyle giremezsin. Bu Uğursuzluktur.'' ''Ağlamıyorum! Ağlamıyorum! Sadece dua ediyorum!'' Kalın kaşlı asker başını hoşnutsuzca iki yana salladı. Rüzgâr çanlarının sesi işitiliyordu. Yaprakların hışırtıları sessizce bu âhenkli sesle dans etmeye başlamıştı. Patikanın sonunda yayılan turuncu ışık yüzlerini ısıttı. Mu lan'ın gözleri dehşetle açılmış, iki eliyle ağzını kapatarak yavaş yavaş ilerlemiş ardından bir adım daha atmaya cesaret edemeyerek durmuştu. Yüzüne vuran ışıkla birlikte gözlerine gölgeler düşmüştü. Hıçkırarak ağlamaya başlarken bacaklarındaki tüm güç çekilmişçesine hafifçe yalpaladı. Tam düşecekken birinin ona destek olduğunu hissetti, birisi Mu Lan'ı koltuk altlarından tutup kendisine doğru çekmişti. Arkasında duran heybetli cüsseye başını yasladı bir süre, hıçkırmaya devam ederek. Önünde bir sürü ceset ve aynı zamanda yaraları iyileştirilmeye çalışılan bir sürü asker vardı. Gökyüzüne doğru uzanan alevlerin arasından, ölmek üzere olanların haykırışları her yeri inletiyor, yüzlerine vuran ışıkla birlikte döktükleri ecel terleri belirginleşiyordu. ''Benim sevgili Yuan'ım... Birkaç kanı bozuk insana boyun eğmeyerek, özgürlüğü için savaşıyordu. Tanrım, bu acı dolu haykırışlar, kulağına bir parça da mı değmiyor? Gözlerini mi yumdun, kaç canın adını zikrederek solduğunu görmek mi istemiyorsun?!'' '' Benim, güzel yüzü tanrıya dönük, beyaz Manolya'm.'' Mu Lan, işittiği sesle birlikte gözlerini kapattı, sıcak birkaç damla daha yanaklarından süzüldü. Kurumuş dudaklarından titrek bir nefes kaçtı, ardından gülümsedi ve başını hızla arkasına döndürdü. '' Sevgili Yuan!'' Kollarını havaya uzattı ve solgun tenli gencin yüzünü ellerinin arasına aldı. Parmaklarını gözlerinin çukurunda, dudaklarının çıkığında, çenesinin bitiminde gezdirdi. En sonunda arkasını döndü ve başını öne uzatarak kara gözlü, yorgun suratlı adama baktı. Gözlerindeki acı, akmaktaydı adeta. '' Benim, Benim, Mu Yuan...'' dedi adam. Sesi titriyordu, uzun zamandır ağzına bir şey almamış gibi dudaklarının kenarları çatlamıştı. ''Artık dönüşümüz yok ölümün kıyısından. Şafak sökünce düşman ordusu yerimizi bulacak. Köyde hiç adam kalmadı. Kadınlara haber gönderdik, burada barınamayacaklarını biliyorlar. Birkaçı yollara koyuldu bile, birkaçı yüzümüze tükürmek için koca yolları aşıp geldi... Ve senin de görmeni istedim bu umutsuzluk kırbacının yüzümüze nasıl indiğini. Artık kaçış yok ölümün kıyısından. Kaçış yoksa ölümün kıyısından, benim de bir isteğim var bu güzel tanrıdan. Kollarımda tek bir çiçekle ölmeyi istiyorum. Askerlerim artık acı çekmesin. Ve zamanımın şu son dakikalarında, seni kâlbime gömeyim sevgili Manolya'm...'' Bu üç asker olan her şeye şâhit olmak üzere hâyâttâ kalmaya devam edeceklerine yemin ettiler. Son olarak Mu Lan'a , en güzel kumaştan yapılmış bir Kimono hediye etti Yuan. Ve Kollarına aldı sevdiğini. Bir sonmuşçasına değil de, her şeyin başlangıcına açılan bir kapı bulmuş gibi, huzurla aydınlanıyordu yüzü. Mu lan, kollarını beline doladı ve başını Yuan'ın göğsüne yaslayarak gözlerini kapattı. Sığınak alanının etrafına yapılan mühür üç adamın kaldırdıkları kollarıyla bir anda alevlendi. Mavi alevler bir yuvarlak oluşturarak büyüdüler, gökyüzüne doğru uzanan büyük alevler her yeri aydınlatıyordu, Birkaç dakikanın ardından alevler birer ok gibi, Yuan ve Mu Lan'a doğru yöneldiler. Her şey bittiğinde etraftaki insanlar birer taşa dönmüştü. Alanın ortasında diz çökmüş ve kucağında bir kadın iskeletiyle kalmış Yuan'ın cesedi göze çarpıyordu. Mu Liu, hıçkırıklarını kontrol altına almaya çalışsa da başaramadı ve ağzını kapatarak başını toprağa yaslayıp ağlamaya başladı. Diğer ikisi yüzünü başka taraflara çevirmiş, boğazlarındaki yumrunun acısıyla kıvranıyorlardı. Liu, tam ayaklanmıştı ki ikisi birden omuzlarından tutup onu yere sabitlediler. ''Bırakın beni! Kâderime râzı geleceğim! Bırakın!'' ''Kâderin bu değil, Liu! Sen sadece bir şâhitsin! Huzur bulmaları için ânkâ kuşunun mağarasında sonsuzluğa bakmakla yükümlendirildin!'' Mu Liu, omuzlarındaki ellerden kurtularak ayağa kalktı. ''Huzurlular mı! Huzur neresinde Bunun?! Ruhları...'' Mu Liu, sözünü tamamlayamadan yer sarsılmaya başladı ve kocaman bir erik ağacı toprağı yararak Yuan'ın arkasında belirdi. Dalları hızla uzamaya başladı, Öyle ki dallar her yere uzanmak istiyormuşçasına kocaman açılmışlardı. Gözleri hayretle açılan üçlü ağacın pembe çiçeklerinin hızla tomurcuklaşıp açmasına şahitlik ettiler. Ağaç ölü toprağın ortasında parıldıyordu adeta. ''Görüyor musun... İşte ruhları orada...'' diye fısıldadı ayakta duran ikili. Mu liu hayretle bu trajik fakat güzel görüntüye bakmaktan kendini alamadı.   Not: Burada bahsedilen ânkâ kuşunun bir hikâyesi vardır ve rivâyete göre bu ânkâ kuşu ölümsüzdür ve zamanın koruyuculuğunu yapıp bir dünyadan diğerine Seyehat eder. İşi zamanı yaratmaktır.  

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla