Two Thin Worlds 7.Bölüm

 Genç adam bir anlığına dondu.

Uzun zamandır bir ava bile katılmayan Jian Yi, refleksle anında  bir yırtıcıyı  ikiye bölmüştü!

Dehşetle açılan gözleri, yerdeki kan gölüne sabitlendi ve hafifçe aralık dudaklarının arasından kısa bir nefes aldı.

Kan parlak ve koyuydu ve kısa sürede Jian Yi, kanın metalik tadını dilinin ucunda hissetmeye başlamıştı.

Bu da neydi böyle?

Bu gerçek olamayacak derecede dehşet verici bir duyguydu. Gözlerini yere sabitlemişti, göz kapakları resmen kapanmayı reddediyordu! Ve tüm bu duygu karmaşası içinde, önündeki kısmi hayvan cesedi, yılanın ikiye bölünen bedeni kıvrılmaya devam etti.

Önce yaralanmış bir ceylan gibi yavaşça öne kıvrıldı daha sonra, bir nöbet geçirircesine, kıvrılmalar şiddetlendi ve kan gölünün içinde debelenip dururken öyle acı çekiyordu ki, Jian Yi’nin kaşları, acınası bir yüz ifadesiyle hafifçe yukarıya doğru büküldü. Yüzü hafifçe ekşidi. Çenesinin üzerinde ve burnunun üzerinde olan küçük çizgiler oluşmuştu.

Acı çeken hayvanı, izlemeye devam ederken aklına tavuklar geldi!

Kafasız adam… Kendisinden kesilmesini istediği tavukların da önceden böyle can çekiştiğini hatırlamıştı. Aynı yüz ifadesiyle, tavuğun durmasını beklerken, bu durumdan rahatsız olduğunu gören yakınlardaki yaşlı bir adam ilerleyerek ona şöyle söylemişti; “Tavukların beyni başında değil vücudundadır, bu yüzden öldükten sonra hareket edebiliyorlar!”

Acınası açıklama karşısında Jian Yi, başını kaldırıp yaşlı adama sadece bakmıştı.

Jian Yi elbette ki nedenini biliyordu; Eğer bir hayvanın başını omurilik üzerinden keserseniz hayvan bir süre daha hareket eder, ama bu onun yaşadığı anlamına gelmiyor, tuhaf olan şu ki, yılan kafası ve omuriliği boyunca ikiye bölünmüş, kuyruğunun bir kısmı bir arada kalabilmişti! Buna rağmen hareket etmeye devam etmesi şaşılacak şeydi doğrusu!

İçler-acısı görüntü ile gözlerini kan gölünden alamadan, yılanın iskeleti bir anda deri ve organ parçalarının arasından döküldü! Bu kadar hızla sarsılmak ve kıvrılıp durmakla olağan bir durumdu!

Kaburgalarının iriliği Jian Yi’yi hayrete düşürmüştü. Neredeyse bir kaburga, iki insan parmağı kalınlığındaydı! Alt çenesi üstüyle tamamen ayrılmıştı ve yere savrulan bedeni adeta kan gölünün içerisinde dans ediyordu.

Karnının hafifçe kasılmasıyla birlikte, zihninde yankılanan ikiye bölünme sesi de bir anda ortadan kayboldu.

Sık ve büyük ağaç kütlelerinin arasından esen sert ve acımasız rüzgar olmasaydı, belki de yılan hareket etmeyi durdurana kadar orada dikilmeye devam ederdi. Ancak sağ tarafına kırbaç gibi inen yel her ne kadar canını acıtsa da kendisine gelmesini sağlamıştı.

Gözlerini birkaç defa kırpıştırdı.

Hemen sonra, Yüzüne sıçrayan kanı elinin tersiyle sildikten sonra, hızlı ve rahatsız olmuş bir biçimde omuzlarını yukarı kaldırarak küçük ve paytak adımlarla, yürümeye devam etti.

Orman oldukça büyük bir araziyi kapsıyordu, böyle yırtıcıları elbette görebilirdi ama hiç bu kadar irisiyle karşılaşacağını düşünmemişti.

Gerçekten de bu civarda bu kadar büyük yılanlara rastlıyorlar mıydı?

Belki dolunay yüzündendi. Dolun ay bu geceydi, böylelikle ormandaki tuhaflıklar açıklanabilirdi.

Birkaç atışmadan sonra Da Fu, Ormanın içinde bir erguvan ağacının var olduğuna emin olduğunu ve ondan birkaç dal alma zahmetinde bulunursa kesinlikle ikisi için de daha iyi olacağına ikna ettikten sonra onu sırtından itekleyerek ilerlemesini ve onu rahat bırakmasını söylemişti.

Ama şimdi, bunun doğru bir karar olup olmadığını sorgulamak istiyordu…

Ah, ama imkansız(!)

Bu küçük kargaşadan sonra yarım saat yürüdü,

Bilerek sitem etti, gerçeklikten uzak bir biçimde kaşlarını çattı: “Daha yaralarımın üzerindeki ilaç bile katılaşmamışken beni bu kadar zorladığına inanamıyorum.” dedi kolunu ovalayıp.

Yolun iki yanında da artan mantarlara dikkatle bakıyordu. Teknik olarak zorlamış sayılmazdı. Boyun eğen kendisiydi ama bunu tamamen görmezden gelip onu suçlamak daha cazip geldi!

Bir hayli yürüdükten sonra mantarların çıkardığı parlak ışık da, ormanın sık ve güneş görmeyen yüzünde daha belirgin bir hale bürünmüş, ağaç gövdeleri olabilirmiş gibi daha da sıklaşıp kalınlaşmıştı. Altlarında insan cesetleri mi vardı bilinmez ama tuhaf şekilde simetrik ve aynı boyda büyüyen mantarlardı  bunlar.

Gözleri bezgin bir şekilde etrafta dolanırken yakasından küçük sarı bir varak çıkardı. Eline aldığı gibi, yüzünde pis bir sırıtış oluştu ve kendi kendine “Ben de yerine göre üçkağıtçıyımdır.” diye mırıldandı.

Erguvan ağacını sadece bu patikadan ilerleyerek bulamayacağını bildiği için, Da Fu fark etmeden kaşla göz arası odasından arakladığı sarı varaklardan birini çıkarıp hayali ‘ erguvan’ karakterlerini yazdıktan sonra kağıdın uçmasına izin verdi.

Aslına bakarsanız onu nasıl kullanacağı konusunda bir fikri dahi yoktu, sadece eski anılarında kullanılan diğer şans kağıdı ya da iblis bayrakları gibi üzerine bir şeyler yazıldığında tepki vereceğini biliyordu. Ve kağıdı bırakması ise, parmaklarının arasındaki kağıdın bir canlı gibi kıpırdanması sonucunda elde edilmiş bir deneyim oldu.

Kağıt önce yukarıya doğru uçtu. Altın renginin verdiği zenginlikle, güneş gibi parlıyordu.

Jian Yi merakla kafasını yukarıya kaldırdı ve gökteki tek yıldız gibi görünen parlak kağıdın uzaklaşmasını daha sonra da yönünü kaybetmiş telaşlı bir kuş gibi hareket ederken birden yön değiştirişini izledi.

Kendi etrafında şöyle bir döndükten sonra vakumla çekilircesine, hızla Jian Yi’nin çaprazındaki çalılarla kaplı alana doğru uçtu.

Jian Yi, gözlerinin hayranlıkla parıldamasına engel olamadan, hafifçe dolgun dudakları küçük bir “o”şeklini aldı. Yaklaşık on yedi yıldır basit birkaç el alışkanlığı dışında hiçbir şey yapmamış ve oradaki efsuncular ile yalnız başına konuşmamıştı.

Elini indireceği sıra burnuna gelen sandal ağacı kokusuyla yavaşladı. Da Fu’nun ince kokusu buraya bile sinmişti demek! Ama varağın yoldan çıktığını fark ettiğinde, ve aklındaki bulutlar dağıldığında yüzündeki hayranlık ifadesi bir balon gibi söndü.

Sırtını kamburlaştırarak istemeye istemeye varağın arkasından gitti.

Etrafına odaklandı. Daha demin yaşadığı tecrübenin verdiği gerginlikle, yakınlardaki bir ağacın dalını koparıp çalıların her iki yanına da vurarak hızlıca ilerlemişti.

Sarı varak Jian Yi’nin yavaşladığı zaman yavaşlayıp etrafında dönüyor, sanki acele etmesi için onu uyarıyordu.

Durduğunda duruyor Jian Yi’nin alın bandına konuyor, ve tek bir adımında hızla öne doğru atılıyordu. Bu varakların, özel olarak hazırlandığı öylesine belliydi ki Jian Yi kendini suçlu hissetti.

… Ormanın iç taraflarına doğru yol aldıkları oldukça hissediliyordu. Öyle ki sıklaşan ağaçların uzunluğu ve gövdelerinin kalınlığı artmış, güneş görmeyen gövdelerini kaplayan yosunlar görünmeye başlamıştı.

Güneş ormanın bu kısımlarını kesinlikle görmezden geliyordu.

Yerde yetişen otların canlı bir yeşilliği ve devasa uzunlukları olsa da hiçbir yerde meyve ya da tohumdan iz yoktu. Büyüyle yaratılmış bir gerçeklik gibiydi ki, Jian Yi neredeyse uyurken efsunlanıp buraya geldiğini düşünecekti.

Güzel şeftali çekirdeği gözler etrafını incelerken bir sağa bir sola doğru döndü. Epey yürümüştü bu yüzden boynunda, yakasının kapatmadığı kısımlar hafifçe nemlenmiş ve terden parlamaya başlamıştı.

Dalgın dalgın yürürken bir avucuyla şakağını ovaladı.

Beklenmedik bir şekilde, varak birden durdu. Jian Yi, fark ettiği gibi kafasını kaldırdı, ve varak havada titredi ve şıp diye Jian Yi’nin alnına yapıştı. Adam vuruşun etkisiyle başını hafifçe geriye doğru atsa da gözlerini önünden bir an ayırmamıştı.

-Önde bir şey mi vardı? Eğer öyleyse, saklanmak yerine neden uyarı vermiyorsun ki? Seni küçük korkak kağıt…-

Jian Yi merakla sordu; “Hey sen, işaret ver, ne yöne gitmeliyim. Oradaki şey tehlikeli mi?”

Sarı varak bir süre kıpırdandı, ardından alın bandını öne doğru hızla çekmeye başladı. Yaptığı hareketler ne kadar korktuğunun belirtisiydi sanki.

“Öne doğru mu, …arkaya mı?”

Panik havasını hisseden adamın boynundaki küçük tüyler hafifçe havaya kalkmıştı. Ve çok geçmeden odağını sarı varağa verdi. Parmaklarından birini sağa doğru savurdu. “Burası mı? Sana gösterdiğim yönlerden biri doğruysa parmağımın ucuna konmayı dene.” dedi, sakinliğini korumaya çalışarak.

Ancak sarı varak sadece Jian Yi’yi çekiştirmekle yetindi. Neredeyse tüm yönleri göstermişti ve sonra şaşıran varağın, geri çekilmesiyle korktu.

“Ne? –Ne demek oluyor bu?”

Hızla arkasına dönmüştü.

Arkasına baktığında bir sis gibi ilerleyen karanlığın ortasında olduğunu idrak etmişti.

Bedeni şokla sıçradı. Önündeki tehlike ve arkasındaki sisle kapana kısılmış gibiydi.

Önde ne olduğu, şimdiki sisten daha önemli değildi!

Hiç düşünmeden öne doğru atıldığında yere kapaklandı.

Bacağına tırmanan küçük ve uzun sarmaşıkları botunun üzerinden bile hissedebiliyordu. Bu da neydi şimdi?! Tuzağa mı düştü?!

-H-hayır hayır, bu sağlıklı değil, kendini strese sokma…-

Ayağının neye takıldığına bakmak için omzunun üzerinden bir bakış attığında toprağın botunu kapladığını gördü. Kanı donmuştu.

“Hassiktir. Yukarı. Yukarı demek istiyordun, değil mi?”

Tüm gücüyle kendisini öne doğru itmeye çalıştıysa da, düşen her bir parça için ayağına yapışan toprağın tutuşu, büyük ve daha sıkı olmuştu.

Daha kendini kurtaramadan, kum taneciklerinin elleri ve bedeninin altında nasıl titreştiğini hissedip hızla doğruldu.

Titreşen toprağın sesi, sahilde rüzgarla savrulan kum taneciklerini andırıyordu. Bu, sadece daha tehlikeli ve daha yoğundu!

Kulağı öyle bir dolduruyordu ki bir süre sonra kendini kaptırmaktan alı koyamıyordu!

Jian Yi, kulağını dolduran bu hışırdama sesinin arasından düşüncelerini duymaya çalıştı. Kaşları iyice çatılmış, dişlerini gösteren kapana kısılmış bir hayvan gibi hırlıyordu.

Düşündü; etrafını saran kaos, arkasındaki kara sis gibi bütün bedenine yayılmaya koyulmuştu, avuç içlerini yavaşça kaplamaya çalışan toprak ise canlı bir sülük gibi derisine yapışmakla kalmıyor, tüm o rahatsız edici şeylerin arasından onu yerin altına sürüklemeye çalıyordu… İşte. Bu doğru olan…

‘Ne kadar temas edersen o kadar yutuyor!’ diye düşündü Jian Yi. Sakin kalmaya kendini zorlamaktan başka çaresi yoktu.

Bu da demek oluyordu ki kısa sürede yutulan insanların çoğu, panikleyerek yere düşmüş ve kendini ayağa kaldıramayacak kadar korkmuş iken toprak tarafından yutulmuşlardı!

Jian Yi, arkasına kaçamak bir bakış attığında karanlık sisin neredeyse ona yetişmek üzere olduğunu fark etti. Kalbi boğazında atıyordu.

Çabucak botlarını çıkardı ve öne doğru fırladı. Koşarken etrafına bakınıyordu.

Sık ağaçların çıkıntılı gövdeleri tamamıyla yosunla kaplanmıştı. Ağaçlar sık ve birbiriyle neredeyse ayrılmayacak derecede sıralı idi.

Jian Yi koşarken zikzaklar çizmek zorunda kaldı ve önüne çıkacak her şey için tetikte olmaya çalıştı. Daha beş yüz metre koşmuştu ki gözüne gövdesi yosunsuz bir ağaç ilişti. Derin nefeslerinin arasında gözlerini kıstı, hafifçe gülümseyerek ağaca yöneldi.

Ağacın tutunacak hiçbir dalı aşağıda değildi bu yüzden geri çekildi ve hızlı davranıp ağacın gövdesinde  doğru koştu, aşağı düşmeye yakın bir çıkıntı bulduğunda elindeki dalı savurdu ve kendini yukarıya çekip nefes almaya çalıştı.

Ama daha kendine gelemeden sis hızlı bir biçimde altındaki zemini kavramaya başlamıştı!

Sis yavaşça yükselirken, Jian Yi bu yüksekliğin yetmeyeceğini düşünerek yukarıya doğru birkaç hamle yapıp güçlü kollarla kendisini çekip baltasını kavradığında, sis o dalın tam altında durdu.

Daha fazla yükselmedi.

Sisin değdiği kırık dal ise yavaşça kıvrılmaya başladı.

“Ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu Jian Yi nefes nefese. Alın bandını sıkılaştırdıktan sonra sakinleşmek için birkaç dakika bekledi.

Her ne kadar konuşamayacağını bilse de bazı hareketlerle anlatabileceğini düşünmüştü. SZarı varak bir köşesini önce öne sonra arkaya kıvırdığında Jian Yi bu hareketi hayır olarak kabul etti ve kalbinin atışının düzene girmesini bekleyerek yavaş nefes almaya çalıştı.

Göğsünün ortası sanki yanıyordu. Aldığı derin nefesler acıyı daha beter bir hale getirdi, yanma hissi batmaya dönmüştü, ve korkunun sarsıcı etkisiyle bu ağrı boğazına kadar tırmandı.

Uzun zamandır bu şekilde koşmamıştı.

Yani. Canı. Pahasına!

“Seni uyandırmadan… Önce, olanları biliyor musun, peki?” dedi nefes nefese.

Sarı varak aynı hareketi tekrarladı. Jian Yi kaşlarını çatarak “Ne güzel!(!)” diye mırıldanmadan edememişti.

Nereye düştüğünden en ufak fikri yoktu. Aklını kasıp kavuran belirsizlik ve bir yandan adrenalin damarlarında dolaşırken, hem heyecanın verdiği zevk ile hem de daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamanın verdiği şaşkınlıkla sarsıldı.

Korkuyordu, ama korkunun verdiği tüm o agresif duyguları arzuluyordu…

Uzun zaman önce, efsun yolunda ilerlemeye devam etseydi, bu şekilde ilerleyecekti.

Bu onun için biçilmiş kaftandı! Hem eğlenceliydi, hem de tehlikeliydi.

Bu ilkel düşünceler ataların verdiği iç güdülerin sonucuydu belki de, ama içinde dolup taşan çoşkulu, fırtınalı duyguların kalbine hırçın gelgitler gibi vurmasına engel olamazdı.

Bir süre oldukları yerde kaldılar. Etrafını saran büyük ve uzun dallar, kalabalık yeşil yaprakların arasında küçük  böceklerini andırıyordu.

Ormanın alt kısmını esir almış olan yakut yeşili renk, karanlıkla kaplanmıştı. Yukarıya doğru çıktıkça renkler daha da berraklaşıyordu, ama dalların iç içe girmiş halleri ve karmaşası ise yine koyu bir perdeyle örtülmüş hissini veriyordu.

Jian Yi’nin, meraklı gözleri yerinde durmadı. Nefesi düzene girdiği gibi doğruldu, ve dizlerinin üzerine çöküp aşağıya bir göz attı.

Jian Yi’nin gözünde sis yavaşça çekiliyordu ancak sarı varak aynı fikirde değildi. Hemen sonra yakınında duran küçük dala gözü ilişti.

Daha deminki kıvrılıp bükülen dal ise uzunca bir kırkayağa dönmüştü ve küçük antenleriyle etrafını kolaçan etmeye başladığında sarı varak yine panikleyerek yukarı çekmeye çalıştı.

Jian Yi, kendisini tutup çekmeye çalışan varağı omzundan hafifçe silkti ve doğruldu. Sırtını ağaca vermişti. Yeterince çevikti ve iki zorluğu da güzelce atlatmıştı, görünürde bir tehlike yoktu ve küçük sarı varağın, bir kırkayağı tehdit olarak görmesini ciddiye almadı.

Yüzünde alaycı bir gülümsemeyle, “Endişelenme, onu bununla öldürebilirim.” dedi Jian Yi, yüzünde endişeden çok iki hilal göz vardı. Esmer teni hafifçe parlıyordu. Heden endişelenecekti ki?

Kırk ayak sesi fark ettiğinde duraksamış ve başını yavaşça yukarıya doğru çevirmişti.

Sarı varak endişeliydi ve Jian Yi’nin işaret parmağını tutarak çekmeye çalıştı.

Jian Yi, tam ne olduğunu sormak için ağzını aralamışken ağaç sertçe sarsılmaya başladı.

Tuhaf tıkırtı sesleri yükseliyordu ve genç adam kafasını yavaşça çevirdi, üzerindeki rahatlık ifadesi bir anda buhar olup havaya karışmış gibi görünüyordu!

Tedirgince aşağı baktı.

Sis resmen kıpırdıyordu! Kırk ayak ise olduğu gibi durmuştu!

“Siktir, siktir, siktir. Bir şey geliyor, değil mi?” sesi pişmanlık doluydu.

Jian Yi hızla doğruldu ve yukarıya doğru atılarak, gün ışığını görmek umuduyla yukarı tırmanmaya devam etti. Bir panter gibi çevikti. Kolları güçlüydü ve bedenini çekmek konusunda hiçbir sorun yaşamıyordu.

Ancak ne kadar yukarı çıkarsa çıksın devasa ağacın gövdesi bitmek bilmedi!

Dallar sıklaştıkça yüzü çizilmeye başladı. İlerledikçe, büyük dalların yerini küçükleri aldı, ve o kadar sık bir düzen içerisindeydi ki, tırmandığı ağacın bir limon ağacı olduğunu bile düşündü!*

-limon ağaçlarının dalları o kadar sık ve iç içeler ki tırmanırken bir yerinizi yaralamanız kaçınılmaz-

Sarı varak etrafına şöyle bir bakındıktan sonra diğer ağaca doğru hamle yaptı ve etrafında döndü.

Adamın yüzü dallar yüzünden çiziklerle doluydu ve kolunun acısı da korkuya eklenince bedeninin titremesine engel olamadı. Aşağıya doğru kaçamak bir bakış attığında binlerce kırkayağın kendisine doğru geldiğini gördü!

Binlerce. Binlerce…Kırk. Ayak…

Yüzü dehşetle ve tiksintiyle buruştu.

O kadar hızlı geliyorlardı ki, sabırsız şeytanlar üst üste biniyor ve en öncekini, öne doğru iten bir dalga yaratıyorlardı!

“Shen Xingyun, seni lanet adam…” diye tısladı Jian Yi. Ve yutkunarak kendisini geri çekip devasa dal boyunca koştu.

Son adımda kendini aşağı doğru çektikten sonra muhteşem bir hızla diğer ağaca doğru fırladı!

Sarı varak, Jian Yi ‘nin hizasını fark ettiğinde korkunç bir biçimde titremeye başlamıştı ve kendisini ağaca doğru savurdu.

Jian Yi yetişemediğini anlayınca kendisini son bir gayretle öne itti ve boştaki eliyle dala doğru uzandı.

‘Neredeyse başaracağım.’

‘Neredeyse,’

Yüzünü ter basmıştı, bir gözünü kapattı,  parmakları resmen dala değiyordu onu tutamazsa, aşağıdaki her ne ise ona yem olacaktı.

Varak titremeye devam etti ve Jian Yi dalı tutacağı sırada sağından büyük bir hızla gelen gölgeyi gördü.

Gözleri dehşetle açılırken gelen gölgemsi şeyle savruldu.

Haykırışı tüm ormanı inletti.

Kargaların gökyüzüne yayılırken çıkardığı kanat çırpma sesleri, sesi bastıramamıştı…

“SHEN XİNGYUN!!!!”

Alternatif bir dünyada, Shen Xingyun’in sinirli olmadığı ve unuttuğu sıradan bir gün…

O sırada Shen Xingyun; OH, sanki bir şey unutmuş gibiyim…

*Elindeki çaydan bir yudum aldıktan sonra Chuo Chuo’nın belindeki kılıçla göz göze gelir.*

Shen Xingyun gülümseyerek: Bu oldukça hoş bir kılıç Chuo Chuo. Tıpkı şeye verdiğim gibi… şeye… ah.. siktir.

“SHEN XİNGYUN!!!”

*Tüyleri diken diken*

*Panikleyerek kapıya koşar*

“JİAN Yİİ!!! BU ÖLÜMSÜZ OLDUKÇA YAŞLI BU YÜZDEN UNUTMUŞ OLMALIYIM!”

BG: Jian Yi, yeterince sabırlı olmasa kesinlikle sonunu getirirdi. Ehem…

*Kulaklarını kapatarak uzaklaşan bir adet Shen Xingyun.*

 

 

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla