Two Thin Worlds 6.Bölüm

Geçit Ormanı Talihsizlikleri:

Tam dibinde duran adamın nefesi neredeyse tenini yakıyordu.

Jian Yi’nin yerine bir başkası olsaydı, kesinlikle Da Fu’nun flörtöz ve kuyruk sallayan, daha ömrünün başlarında genç de toy bir adam olduğunu düşünüp aldanırdı.

Önceleri hiç kimseye böyle adımlar atmayan Ölümsüz; somurtkan ve sinirli olsa da kadınlar arasında oldukça popülerdi. -eskiden- Ama aksine, her ne kadar kalbinin üzerinde dönen bir girdap kadar tuhaf heyecanlı hissettiriyor ise sizi bir o kadar içine çekiyor demekti.

…Bir kara büyü???

Gözlerini aşağıya tereddütle indirdiğinde, adamın yüzüne bakmak için başını nasıl kaldırdığını fark etti. “Ö-önceden, nasıl hallediyordun peki?” diye rahatsız olmuş bir biçimde kekeledi. Yaşlı adamdan korkmadan edemiyordu.

Yakaları tutan el hafifçe gevşedi, ardından yavaşça kaydı ve göğüs hizasında durdu. Da Fu, soruyu duyduğu zaman elini geri çekip belli belirsiz baktı. “Başkalarına yaptırıyordum.”

Tanrı aşkına bu kadar basit miydi yani?

Odunlarını kesmek için sıraya mı giriyorlardı diyorsun?

Buradaki tek yalancı ben olamam.* Da Fu’nun ‘ sen gördüğüm en büyük yalancısın.’ Sözlerine atıf.- Jian Yi’nin buna inanacağını mı düşünüyordunuz? Genç adam yeterince iyi ancak göründüğü kadar saf değildir.

“………”

Ya da biz öyle düşünelim.

“Bugün bitirmeme imkan yok. Eğer bitirmemi istiyorsan kasabaya gidemem. ” Da Fu, Jian Yi’yi dinlerken kafasını ilgiyle salladı.

“Şehre gitmemi istiyorsan bitiremem.” diye belirtti sakinlikle. Üzerine sinen ağırbaşlılık kendini göstermeye başlamıştı. Gözleri kendinden emin, dolu bakıyordu. Sözünü bitirdiğinde, elindeki baltayı hafifçe bedeninden uzaklaştırdı.

Da Fu, kollarını arkasından birbirine kenetledi, yüzündeki anlayışlı ifade onu zorlamayacağını söylemekteydi, ve hemen ardından ekledi,

“Bitirebilirsin, bitirebilirsin.”

Jian Yi, yüzünde allak bullak olmuş bir ifadeyle Da Fu’ya bakmadan edememişti. Şu an burada kalmanın tek yolu delirmiş bir ölümsüzün istediği saçmalıkları yapmak olacaktı. Ve söyleyecek tek bir kelimesi bile yoktu. Sonuçta akıllı adam deliyi azarlamaz.*-çin deyimi.-

Sıcakta odun kesmek, keten tohumlarını ellişer gruplara ayırıp eski bez parçalarına sarmak… Bunların hepsi başlı başına saçmalıktı!

“Dönerken hava kararmışsa ne olacak?”dedi bir defa daha şansını zorlayarak.

“Ah orasını düşünme.”

-Nasıl düşünmeyeyim? Tehlikede olan benim hayatım…-

Kimse boğulma ihtimalinden dolayı yemek yemeyi bırakmaz.”*- çok kollayıcı olmamak anlamına geliyor, Da Fu burada, Jian Yi’ye ihtimalleri düşünüp korkusunu büyütmemesi gerektiğini söylüyor.*

Eğer anlattığı şeylerden haberdar olmasaydı kesinlikle yem olarak oraya gitmek daha kolay olurdu. Ama şimdi, onun neyi beklediğini bilmiyordu. Ve Da Fu’ya körü körüne inanmayı tabi ki seçmişti, yine de yüreğinin derinliklerinde tereddüt etmeden edemiyordu.

Bu kulübeye bu yoldan geldi, ve söylediklerinin küçük bir kısmıyla bile karşılaşmadı. Sohbet sırasında söylediği her detayı kafasında canlandırabilmiş, ardından geçtiği yolu hatırlayarak, onların hiçbirinin orada olmadığını düşünmüştü.

Jian Yi dudaklarını büzdü. “Sen ne yapacaksın?”

Kendisinden uzaklaşmakta olan beden, bir elini geçiştirir gibi kaldırdı:

“Yemek?”

” Ah seni ihtiyar. Pes etmek yok. O ağacı bulduğum gibi senin rehavet içindeki hareketlerine son vereceğim.”

Jian Yi, saf olabilirdi. Ancak Da Fu’nun hareketlerini göz önünde bulundurduğunda nedensizce onu başından savıyor olduğunu fark etmişti.

Burada kalmasını özellikle istemiş, onu caydırmak istemişti. Eğer kasabada bir yerde kalsaydı kesinlikle birkaç gün boyunca rahatsız edileceğini biliyordu. Bu yüzden muhtemelen ona kalmasını teklif etmiş ve ağır, sıkıcı, hatta saçma işleri üzerine yıkmıştı. Odun keserken uzağındaydı, ve ara sıra kendi kendine mırıldanıyordu. Hiçbir şey yapmadan durdu. Ve hepsini kendisinin yapmasını istedi.

Eğer bunu yapacak cesaretin Jian Yi’de bulunmadığını düşünüp böyle caydırıcı bir görev vermişse yanılıyordu!

Jian Yi, Shen Xingyun konusunda karalıydı!

Hiçbir ip ucu vermeden arkasını dönüp giden adamı utandırmak; hatta, yaptığı tüm kaba davranışlar adına bir özür istiyordu. Bu yüzden çok düşünmeden, ruhuna dolan gereksiz şişkin öz güveni ile dudaklarını birbirine bastırdı.

Son bir defa kulübenin içine girdi ve yaşlı adamla şakayla karışık biraz atıştıktan sonra onu neyin beklediğini bilmeden yola koyuldu.

Orman bayağı büyük ve geniş bir alandaydı. Halk arasında Geçit Ormanı diye tabir edilen bu geniş ve kilometrelere uzanan alan, gerçekten de bir sürü yola, mağaraya ve değişik yerlere giden birçok patikaya ev sahipliği ederdi.

Jiujiang, Jiangxi’nin kuzeybatısında ve Yangtze’nin güney kıyılarındadır. Yangtze,  Xunyang’ın verimli topraklarının etrafında dolanan bu nehir çok heybetlidir. Genişliği ve uzunluğu insanları hayret ettirir. Da Fu’nun eski kulübesi ise ormanlık alanın yakınında şehre uzak ve nehre yakın, ama çok da yakın olmayan bir yerde konumlanmıştır. Öncelikle ormanın seyrekleştiği alana doğru giderseniz Yangtze ırmağını görebilirdiniz.

Orman nehrin üzerinde duruyordu, oraya inen ince ve taşlı bir patika yolu vardı. Oradan uçsuz bucaksız geniş ve uzun nehri gördüğünde, insan kendini küçücük hissederdi. İçindeki minnet ve hayranlık duygusuna engel olamadan orada saatlerce dikilebilirsiniz bile.

Etrafı çoğunlukla dağ kenarlarıyla çevrili gözükse de, aslında toprağa kıyısı olan birçok bölge vardı. Birçok kasaba sarı ejderhanın yakınında durur. Ejderha ne kadar akar ve denize ne kadar dökülürse, toprak o kadar bereketlidir.

Eskiden büyük gemiler ve küçük kayıklar balık tutmak için oradayken ve nehrin berraklığıyla insanların gözleri şenlenirken, şimdi o gemiler bir çamur birikintisinde yüzen oyuncaklara benziyordu. Hala balık tutuluyordu tutulmasına, ama eskisi kadar lezzetli değildi. Satıcılar balıkları iyice temizlememişse kurutulmuş balıklar bile insanlar için hastalık nedeni olabiliyordu.

Dördüncü neslin ağzından düşmeyen güzel, nehir yunusları artık görülmüyordu. Kılıç balıkları ara sıra ağlara takılsa da bu kasabadan ancak efsuncular kılıç balığı ziyafeti çekebilirlerdi.

Sarı şarlatan balıkları eskisi kadar parlak değildi, ve koi balıkları o suyun içerisinde yüzen-varsa- birkaç karabaşa benziyordu.

Bazı zamanlar karaya birçok balık türü ya da ahtapot vurmuş oluyordu. Bir defasında tatlı su yılan balıkları, yosun gibi kıyıya vurmuştu ve köylüler ne yapacaklarını bilemediler. Bu kötüye işaretti ve bu yüzden dua ettiler… Nehir ruhuna ve su tanrısına.

Her şeye rağmen, kaç nesildir dipten en tepeye kadar balçık ve çamurla dolmuş olan bu nehir yine de hayret edilecek kadar güzeldi hala.

Jian Yi, Jingdezhen’den, Jiujiang’a gelene kadar bir hayli para ve zaman kaybetmişti. Yolculuk yaklaşık 18 gün sürmüştü. Parası kalmayınca aynı istikamete doğru giden kibar insanlarla yolculuğuna devam etmiş, gerektiğinde yürümüş ama hiç şikayet etmemişti.

Xunyang’a ilk ayak bastığında kendini nostaljik bir parşomen mumu*-parşomenin açılmadığını belli eden bal mumuyla yapılmış damga- gibi eskimiş ve özenle yazılmış o vurgulu yazılar kadar tek ve özel hissetmişti. Bu, aynı zamanda tuhaf bir deneyimdi.

Esmer teni daha da eskimiş, yolculuk sırasında yıpranmış bir deriye dönüşmüştü. Değişik havalar derisini kalınlaştırmış, göz bebeklerine de hüzünlü bir olgunluk hediye etmişti. Temizlenmek üzere bir hana girdiğinde kendisine, “Neden bu kadar uzaklaşma gereği duydum ki?” diye, sadece kendisinin bilebileceği tuhaf sorular bile sormuştu.

Güzelce yıkandıktan ve, vücudunu temizleyip sakallarından da kurtulduktan sonra yüzünün ve cildinin pürüzsüz ve parlak rengi eski haline döndü.

Bir gün sonra, bir arabacıyla tanıştı ve Geçit Ormanındaki LianHua kasabasının yakınına gideceğini öğrendiğinde sevinçten havalara uçmuştu.

Jian Yi’nin yaşlı yol arkadaşı, onun samimiyetine ve neşesine güvenmiş olacak ki, yol boyunca ona sıcak davranmak ve rahat ettirmek için elinden geleni yaptı, ve ona kendi kavunlarından bile verdi. Hatta yolunun üzeri olmamasına rağmen herkesin dikkatle geçtiği Geçit ormanının patikalarına girdi ve onu yakın bir yerde indirerek dikkatli olmasını tembihledi.

Jian Yi, her gün 10 kilometre ilerlemeyi hedeflese de bu pek mümkün olmamıştı, ve bu yüzden üzgündü ama ilerlediği ve Poyang gölünün Yangtze Nehri ile buluştuğu alandan Jiujiang’ı gördüğü için bir hayli mutluydu. Ondan sonra yol boyunca Yangtze’yı bir daha hiç görmemişti.

Ta ki, Da Fu’nun evine varıp da anımsamaya başladığı ana kadar.

LianHua’da fazla kalmamış, kasabada gözüne kestirdiği bir handa bir süre dinlendikten sonra yoluna devam etmişti. Ama duydukları ve yabancıların gördüklerine göre LianHua artık bir lotustan çok, su yıldızı*-su bitkisi- olarak anılmalıydı.

-Burada LianHua’nın güzelliğini kaybettiğinden bahsediyor-

Yolda ilginç şeyler ile, sekt büyükleri ve öğrenciler ile karşılaştı. İblislerin nasıl yok edildiğini, bir zamanlar dördüncü neslin aktardığı Yangtze hikayelerini dinledi ve… Sonunda buradaydı.

Bazı düşünceler aklına doluşurken, işi biter bitmez Nehri selamlamak üzere gideceği yolu aklına kazıyıp, baltasını omzuna atıp, açık alandan orman yoluna doğru yürümeye başladı.

Adımları sağlam ve kendinden emindi, bir an sonra tüm düşüncelerinden sıyrılıp orman yolunun patikasına vardığında temkinli adımlarla ilerlemeyi ihmal etmedi.

Patika yolu oldukça kuruydu ve toprak sararmıştı. Muhtemelen geçen yağmurdan sonra üzerini küçük bir kuru kil tabakası kaplamıştı, bu yüzden yürürken hiç toz kalkmıyordu.

Yaklaşık bir kilometre boyunca anımsadığı yoldan ilerlemeye devam etti.

Her ne kadar inanmak istemese de, Da Fu’nun ciddiyetle söylediği her bir cümle aklının bir köşesinde karıncalanıyordu.

Ona inanmak da inanmamak da imkansız gibiydi. Onu bilen biriyseniz neyin yanlış neyin doğru olduğunu kavrayacak güce erişirsiniz…

Ama onlarca yıl hiç kimsenin merak edip sormadığı o yaşlı adam karanlık bir mağara köşesinde sessizce duruyor, dışarıda parlayan ve ihtişamlı görünen gün ışığının kutsallığını kazanmış her bir varlığa sessizce bakıyordu.

Merak etmesinin, ya da etmemesinin, izleyip izlememesinin de bir anlamı yoktu.

Bir gün yoldan geçen biri, o karanlık ve nemli mağaranın dibinde parıldayan iki göz küresini fark ediyor, ya da hatırlıyor ve ona doğru çekiliyor...

Hissettiği tüm o karmaşık duyguların anlamı böylece anlatılabilirdi. Öfkeli olması, kolay kırılabilir olması, utangaç ve buyurgan olması aslında bu kadar basit anlatılabilirdi.

Yalnız vahşi kurt, kimse tarafından evcilleştirilemez.

Biraz sonra, killi toprağın yapısı yavaşça değişti. Yaşlı köylünün, onu bıraktığı yol ayrımı uzaktan görünüyordu. Ortalık sessiz, sakin, geldiği ilk gün gibi mest edici bir güzellikle ışıldamaktaydı.

Yolu ikiye ayıran büyük ağaç ve çalılık topluluğunun üzerine bir tahta fırlatılmıştı. Büyüyen çalı topluluğu, hafifçe kapatsa da buraya gelen herkes bu tabelayı görmeksizin nerede olduklarını bilirlerdi.

Böylesine berrak bir açıklığa çıkan iki yol vardı. Sadece iki yol, ve ikisi de neredeyse aynı yere çıkıyordu. Biri; hayalet festivali günlerinde ortaya çıktığı söylentisi yayılan yol, ve diğeri de bu.

Bu benzerlik bir tesadüf müydü bilinmez; birinci yola girdiniz mi, etrafınızı saran hayaletlerin et kokusunu almaması için çamura bulanmanız gerekebilir(!). Eğer şansınız varsa kurtulursunuz, ki bu diğer yolun yüzdesinden daha yüksektir. Zorlanmak gerekebilir.  Her ne kadar tehlikeli de olsa o yola giren çoğu kişi hayatta kalmayı başarabilmiştir.

İkincisi ise, önümüzdeki. Bu yolla karşılaşan insanların çoğu ise sinir krizi ve depresyonla yüzleşiyordu… Kısa süreliğine. -Da Fu’nun karakteriyle dalga geçiyor-

Fakat, tuhaf olan bir şey vardı.

Jian Yi, Da Fu’nun sözlerini istemeden dikkate almıştı ve bu yüzden fark etmemesi imkansızdı.

Gözleri hemen bir bulmacanın küçük bir parçasını yakalamışcasına parıldayıp hedefine kenetlendi.

Gelmesinin üzerinden daha iki gece geçmeden yolun üzerindeki tekerlek izleri yok olmuştu.

Kuru toprakta bıraktıkları izin kalınlığını hala hatırlarken, yolda duran hiçbir çizginin olmayışını garipsemişti.

İç çekerek ağaçların sıklaştığı bölgeye doğru ilerlerken ağaç diplerindeki istiridye mantarı gözüne ilişti. Bu, Da Fu’nun bahsettiği mantar türünden olmalıydı. Da Fu’nun tariflerine uyacak cinstendi, ve söylediklerine göre istiridye mantarı sadece yumuşak yüzeylerde büyümesiyle bilinirdi.

Ama Jian Yi hafızasının iyi olduğunu biliyordu, bu yola vardığı zaman gece olsa da, yol boyunca hiçbir şeyi gözden kaçırmamıştı. Ne yaşlı adamla konuşurken gözüne çarpan kalın tekerlek izlerini, ne de köklerin yavaşça patikaya uzanışını unutabilirdi. Ve bunları görmediğine yemin edebilirdi…

Baltayı tutan el kuvvetlendi.

Etrafına bakarak yürümeye devam etti.

Uzun bir zaman geçti.

Jian Yi ilk başta göz yanılsaması olduğunu düşünmüştü; orman gittikçe sıklaşırken, gölge içerisinde kalan patika yolu, attığı her adımda yayılan, hafif mavi dalgalarla çevrelenmeye başlamıştı. Işık belli belirsizdi. Yine de mavinin en güzel tonu, attığı her adımda ‘çın’ diye parlıyor ve saniyesinde kayboluyordu.

Bunun mantar kökü ağı sistemi olduğunu tahmin etti. Henüz karanlık değildi bu yüzden genç adam, enerji ışıklarının zayıf olmasını buna bağladı… Ve, Yine… Bu yoldan geçerken, böyle bir şey gördüğünü hatırlamıyordu!!!

Yürümeye devam ederken, düşünceleri arasında içgüdüleri birden zil çalmaya başladı.

Sanki… yalnız değil gibiydi.

Şeftali tüyleri dikeldi, ama soğuk kanlılığından ödün vermemişti.

Yürürken istemsizce arkasına göz atmaktan kendini alamadı. Gözleri, göz kapaklarının köşesine değmemişti ki, uzaktaki çalılardan bir hışırtı duydu. İki eliyle baltasını kavrayıp pozisyonunu aldı. Gözleri kısılmış ve güçlü vücudu hafifçe öne doğru bükülmüşken yavaş adımlar atarak ilerledi.

Bu abartılı sahneyi oynarken Jian Yi, tüm endişelerinin boşa çıkıp da bir ahmak gibi görüneceğini düşünerek büzülmüştü. Aslında içten içe komik sayılırdı…

Hışırtı durdu.

Jian Yi, gözlerini ayırmadan o tarafa baktı. Henüz gece olmamış, ay gözükmemişken çalıların ardındakinin bir hortlak olmasını düşünmek komik olurdu.

Muhtemelen bir yaban domuzuydu. Bu yolun iki tarafında da yeterince mantar vardı ve bu yüzden burayı tercih etmiş olabilirdi. Yine de Jian Yi kendinden ödün vermek istemiyordu.

Daha birkaç adım atmıştı ki hışırtı sesi yeniden yükseldi!

Ses daha agresif, daha yüksekti.

Jian Yi, çalıların arkasındaki her ne ise, bir avcı olduğunu anlayabilmişti.
Orman yeterince büyük ve genişti ancak bu saldırılar çok sık meydana gelirdi. Bir yırtıcının alanındaysa kendini savunmaya hazırdı.

Hışırtı sesi gittikçe artıyordu.

Kalbinin deli gibi attığını hissetti. Böyle durumlarla çok sık karşılaşmış olsa da altıncı hissi ters giden bir şeyler olacağını resmen haykırmaktaydı.

Kesin gözlerini kıstı, saçları ormanın içinden geçen esintiyle hafifçe sallanırken– Arkasından gelen çıtırtıyla irkilip, bir saniyeliğine arkasına döndü!

Göz ucuyla, çalıların arasından ok gibi kendisine doğru fırlayan devasa büyüklükteki Boa yılanını fark edip müthiş reflekslerini kullanarak yana çekildi, yüzünü buruşturarak ve seri bir hareketle, tek hamlede ikiye bölmüştü!

Daha gözünü bile kırpmamışken, boa yılanının iki siluetinin de havada nasıl hareketlendiğini, birinin diğerini nasıl aşağı çektiğini ve birbirine hala bağlı olan o iki siluetin nasıl çarpıp bir un çuvalı gibi yere kapaklandığını görmüştü!

Ardı ardına düşen beden parçaları ormanın sessizliğini bozarak, uzun ağaçlar arasında bir dakikalığına yankılandı…

Yere düşerken, kan damlaları etrafa saçılmıştı ve Jian Yi, yüzüne sıçrayan kanın koyuluğuyla irkilip gözlerini kırpıştırdı.

Siktir! O neydi öyle!?

Bu gerçekten yakındı!

Kendini bir saniyede toparlamayı başaramasaydı, ikiye bölünen kalın derili yılan onun boğazına sarılmış ve soluk borusunu paramparça etmiş olacaktı!

 

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla