Two Thin Worlds 5.Bölüm

Bu ilgi, sözde çirkin bir kurbağa için fazla değil mi?

 

Bu uğursuz konuşmadan sonra Da Fu, Jian Yi’nin dinlenmesinin iyi olacağını, bu yüzden ilaç kuruyana kadar hareket etmemesini tembihledi.

Jian Yi düşünceliydi, ve Da Fu’nun ayağa kalktığını gördüğünde bilinçsizce panikledi; “Gitme!” dedi aniden. Gözleri korkuyla açılmıştı, sol kolu aniden ileriye atılmış ve Da Fu’ya doğru uzanmıştı. Bu hareketi esnasında tüm vücudu sızlasa da tepki veremeyecek kadar paniklemişti.

Da Fu, korku kaynağının ne olduğunu anlamamıştı, soran bakışlarla birkaç adım öne gidip hafifçe eğildikten sonra bir kaşını havaya kaldırdı. “Neyden korkuyorsun?” diye sordu soğukça. Gözleri bir buz kütlesinin içi kadar bulanık ve duygusuz bakıyordu. Kol yenleri arkasında birleştirdiği bileklerinden sarkmıştı. Jian Yi de paniklemişti ve sadece;”Ben-ben bilmiyorum. Sadece şimdi gitme. Biraz daha dur.” dedi kekeleyerek.

Da Fu, yeterince zaman kaybetmişti. Ama evine uzun zamandır bir oyuncak da getirmemişti. Bundan zarar gelmeyeceğini düşünerek hımladı, ardından yavaşça Jian Yi’nin yakınına çöktü. “Öyleyse tenin ilacı emene kadar seninle kalacağım.” dedi tüm ciddiyetiyle.

Genç adamın korkuyla çarpan kalbi bu sözleri işittiği gibi yavaşlamaya başladı. Bedenini ele geçiren bir kaya kütlesi kadar ağır olan endişenin üzerinden, su buharı gibi kayıp gittiğini hissederken durulmaya boyun eğdi.

“Meşgul ettim, biliyorum. Yanımda kaldığın için minnettarım.” dedi mahcubiyetle.

Da Fu ise, elini havada şöyle bir salladıktan sonra gözlerini Jian Yi’nin, sıkkın ama hafif bir gülüşle gölgelenmiş yüzüne sabitledi.”Kalabalık cümlelere ihtiyacım yok. Yaptığın her şey için özür diliyorsun. Bu gerçekten sinir bozucu.”

Ardından başını pencere tarafına çevirdi ve göz kontağını keserek kaşlarını çattı. “Pişman olacağın şeyler yapmaktan vazgeç, bu seni küçük düşürüyor.” sert bir sesle mırıldandı.

Jian Yi, Da Fu’nun sözlerine hak vermişti ama söyleyecek hiçbir kelime bulamamış, kafasını hafifçe öne eğmekten ve şeftali çiçeği gözlerini zarifçe gölgelemekten başka bir şey yapmamıştı.

Konuşmaları burada sona ermiş gibi görünüyordu. Da Fu’nun gözleri dışarıdaki yeşil dalların arasında gezen küçük kuşlardaydı. Çenesi sımsıkı kapalıydı ve çene kasları gün ışığıyla birlikte belirgindi.

Küçük bir ayrıcalık yapıp, Jian Yi’nin istediği şeyi yapmak hiç zor değildi. Ama kendisi de odadan çıkmamış olmanın verdiği etkiyle hafifçe rahatlamış gibi görünüyordu.

“Mn.”

Kalabalık düşüncelerini istemsizce onayladı.

Bir süre sessizlik, sıcak bir battaniye gibi etraflarını örttü. Rahatsız edici değildi. Aksine, sükutun verdiği huzur ikisinin de iliklerine işliyordu.

Jian Yi, gözlerini kapatmıştı. Sırtını duvara vermiş ve bu uzun sessizliğin arasından küçük bir iç çekiş bırakmıştı. Ardından, birbirine girmiş kirpikleri hafifçe kımıldadı. Yavaşça yayılan güneşin sıcaklığı yüzünü yalayıp geçerken, kaşları titredi. Tam karşısında, yüzü yukarıya dönük adamın yan profilini bir gölge gibi izlemeye koyulmuştu.

Daha demin söylediği her bir kelime için duyduğu pişmanlık, göğsüne bir hastalık gibi,  yavaşça yayılırken hislerini göz ardı etmenin daha iyi olacağını düşünüp gözlerini tekrar kapattı.

Da Fu, Jian Yi’nin kendisine nasıl baktığını uzun zaman önce fark etmişti. Onu tanıdığını söylese de, bu adam hakkında hiçbir fikri, anısı yoktu. Onu hatırlamıyor, anımsayamıyordu. Öyle olsa bile, genç adamın bakışlarının ne denli derin olduğunu bir bakışta fark etmişti.

Oldukça rahatsız ediciydi. Ona bakan böyle bir insanın varlığı bile midesini altüst ediyordu. Ama Jian Yi daha da şanssızdı. Çünkü o, Da Fu’nun sinirlerini de altüst etmişti.

Uzun zamandır yalnız yaşayan bir adamın, neyle karşılaştığından haberi bile yoktu. O sinir bozucu gülümsemesi, hayat dolu parlak gözleri… Da Fu, her bir zerresinden nefret etmişti.

Kara gözlerini, parmaklarıyla yuvalarından çıkarmak ve onu parçalara ayırmak istiyordu.

Onu gördüğü anda hoşlanmamıştı. Belki dün, daha itaatkardı, bu yüzden üzerinde fazla düşünmemiş ve LianHua’ya döndüğü zaman buraya gelmeyi gereksiz bulacağını düşündüğü için gitmesine izin vermişti. Bir çiçekle bahar gelmez… Ama hemen sonra o gereksiz sözcükler dudaklarından çıktı.

Onu yaralamak istiyor gibiydi.

Canını yakmak istiyordu!

Kaç zamandır kimse ile bağı olmayan Da Fu, bunu hak etmemişti. Başka bir acıya izin vermeyecekti!

Düşünceleri arasında, kucağına koyduğu uzun, ince yeşimden beyaz eller hafifçe seğirdi. Kol yenlerinin sade şeritlerinin arasına saklanmış olan kemikli parmakları; dertop oldu ve avucunun içine saklandılar.

Da Fu, bir hayalin içinden çıkıyor gibi; yüzünde dalgınlıkla, hafifçe başını eğip yenlerinin altında gizlenen ellerine baktı. Ve dudaklarını hafifçe birbirine bastırdığı sıra Jian Yi, uykulu bir mırıltıyla ona seslendi:

“İyi misin?” dedi usulca. Sanki birkaç saat önce, tüm o vahşi kelimeleri ve kavgaları kendi söylememiş, etmemiş gibi masumca sormuştu.

Da Fu, ona bakmadan kaşlarını hafifçe çattı. Gözleri hem duygusuzdu, hem de hafifçe gölgelenmişti.

“İyiyim.” Dedi soğukça. Önüne düşen saç tutamlarını alışkanlık gereği kulağının arkasına sıkıştırdı.

Jian Yi’nin hantal bedeni hafifçe doğruldu, uykulu gözlerin kenarlarında birikmiş kirpikler iç içe girmişti. Gözlerinin yumuşak kavisini bozmuş, daha keskin bir yapıda görünmelerine yol açıyordu. Hafifçe gülümserken dudaklarının kenarındaki küçük çukurlarla beraber gamzeleri belirginleşti.

“Neredeyse iyileştim.” dedi usulca.

Bu, Da Fu’nun umurunda bile değildi. Ama başını yavaşça çevirdi ve genç adamın yapılı vücudunda gözlerini gezdirdi. Jian Yi haklıydı. Yaraları hafifçe küçülmüştü. Morlukların kenarlarındaki yeşilimtırak renkler kaybolmuş, yüzü tamamıyla iyileşmiş, sırtındaki deri parçaları ise yavaşça yaranın içine doğru göçmüştü.

Gözleri yukarı tırmandı ve Jian Yi’nin gözleriyle birleşti. Bir çift siyah göz bebeği, şefkat ve iyilik ile parıldıyordu. Diğer ikisi ise soğuk ve mattı.

“O halde ayağa kalk,” dedi. Sert bir ses tonuyla kendini tutamadan. “Bu kadar oyalanma yeter.”

Jian Yi başını olumlu anlamda salladı. “Teşekkür ederim, sanırım ilacın etkisi ancak bu kadar fayda ediyor. Şehre inip, iyi bir aktarıcıdan senin için birkaç şey alacağım.”

Da Fu, hiç oralı olmadı. Ve doğrulurken görmezden geldi.

Akşam bastırmadan Da Fu, genç adamı ikna edip ona yardım etmesi için birkaç iyi niyetli söz söyledi. Sürdüğü merhem yarım saat içerisinde tenine karışmıştı, ve zor şartlar altında çalışmaya ayak uydurmuş olan Jian Yi de, yaralarının hafifçe iyileşmeye yüz tuttuğunu gördüğü gibi gülümseyip ayağa kalktı ve şöyle söyledi,”Bugün yorulmaman için elimden geleni yapacağım.”

Samimiyetten uzak bir surat dışında, sadece gözlerini kaçırıp derin bir iç çeken Da Fu, genç adamın azmini içten içe takdir bile etmişti. Bu kadar aptal ve inatçı olmak gerçekten çaba gerektirirdi sonuçta!

Jian Yi , Da Fu’nun günlük işlerine yardım etti.

Sıcak da olsa o gün, tüm o gereksiz işlerden sonra eline bir balta tutuşturup kulübesinin arkasında yığılı olan kütükleri kırmasını istemişti.

Söylenenleri yapmak konusunda kararlıydı bu yüzden kulübenin arkasına gitti.

Küçüklüğünden hayal meyal hatırladığı, eski kiler dolabını andıran tek odalı barakayı gördüğünde biraz tuhaf hissetti. Nitekim buraya gelmesinin üzerinden çok geçmemişti ama Çiçek Koruyucu Kulübenin nasıl değiştiği ortadaydı. Önceleri de buraya pek girmeyen Da Fu , burayı yenilemeyi gereksiz bulmuş olmalıydı diye düşündü, Jian Yi.

Bu onun için bir sorun değildi. Çocukken çoğunlukla kulübenin önünde olmaktan hoşlanırdı, ama burayı olduğu gibi görmek bile kalbine küçük bir sıcaklığın yayılmasını sağlamıştı.

Aslına bakarsanız, neredeyse Da Fu’nun evinin aynısıydı. Dış hatları gerçekten de andırıyordu. Yine de içerisinde bir oda bile bulunmayan kulübenin her bir tarafında ayrı malzemeler vardı.

Dışı hafifçe kararmış, ve tahta ön kolonlar sarmaşıklarla kaplanmıştı.

Jian Yi, eskiden burada bir veranda olduğunu tahmin etti. Belki onun zamanında değildi. Ama kesinlikle vardı. Çimenlerin ve toprağın altına gömülü olan tahtaların, bazı kısımları görülüyordu.

Baraka gerçekten eskiydi. Kapısı büyüktü ve demirden büyük halka kulpları vardı.

Paslanmış halka kulplara uzandı, ve güç uygulayarak iki kapıyı da aynı anda içeriye doğru itti. Kapının itilmesiyle kulakları sağır eden bir gıcırtı, içerisinde yankılanmaya başlamıştı. Kapıyı açtığı gibi, içeriye dolan ışık kümeleri toz tabakalarını ortaya çıkarttı.

Uzun zamandır yerinden kıpırdamayan kapılar, ardında birçok hurda ve pislik saklıyordu. Barakanın üst kısmında küçük kare bir pencere vardı ve oradan gelen ışık dışında eski bir fener bile bulunmuyordu etrafta.

Yığın yığın kategorize edilmiş bir sürü eşya vardı. Eski bir sürü kumaş, birkaç balta, Da Fu’nun uğraştığı küçük icatlar ve demir yığınları…

Bu uzaklıktan odanın en karanlık kısmı sayılan uç kısım görünmüyordu.

Jian Yi içeri girmek konusunda tereddüt etmedi. Zor olan tek kısım, içeride nefes alamamaktı. Toz öylesine bir tabaka yaratmıştı ki, birkaç adım attığı anda botlarının her tarafı isle kirlenmişti bile. Zemin samanla kaplıydı, pencerenin altında küçük bir su birikintisi oluşmuştu.

Jian Yi, etrafa göz atarken iç güdüsel olarak samanı ayağıyla hafifçe eşelediğinde, olan zemine yayılmış siyah yapışkan sıvının örtülmesi için kullanıldığını bir bakışta anlayabilmişti. Toz dışında, ortama hakim olan hava her ne kadar ağır olmasa da ara sıra burna değen metalik kokuyu hissetmemek için aptal olmak gerekirdi.

Zaman zaman metalik koku öylesine baskın geliyordu ki ağzına yayılan tadıyla irkilmeden edemedi.

Bu metalik koku, özellikle bir şey tarafından baskılanmıştı. Kokunun dışarıdan gelen rüzgarla yayılması gibi, bir görünüp bir kaybolması buna işaretti fakat iyi kamufle edilmemiş olması ise şüphe uyandırıcıydı.

Aynı anda, Jian Yi, karanlık kulübenin kabarık duvarlarında birkaç simgenin bozulmadan durduğunu da fark etti. Semboller solgun bir kırmızıyla çizilmişti. Bir çemberin dışında sıralanmış dağınık ve özensiz vuruşlar olsa da uzun zaman önce alelacele yapıldığı belliydi. Yitik kısımlar ve yer yer yırtılmış duvar kağıdı, tuhaf görünüyordu. Genç adam oraya doğru dikkatlice ilerledi ve gözlerini kısarak hafızasını yokladı.

Tam anlamıyla efsun dünyasına hakim değildi tabi ki, ama sezgileri oldukça kuvvetliydi ve onun dışında meraklıydı.

Anlayabileceği ya da aklında tutabileceği birkaç sembol arıyordu. Ama kırmızı boya, tahta ve duvar kağıdıyla öylesine bütünleşmişti ki aşağısındaki yazıları okumak bile mümkün görünmüyordu. Biraz daha eğildi. Dikkatini oraya verdiği sıra arkasında beliren uzun ve kasvetli siluetin üzerine eğildiğini fark etmemişti.

Ensesine inen şaplakla tüm düşünceleri dağıldı. Başı hafifçe öne düştüğünde sendelemişti.

“Seni ahmak, dışarıda neredeyse yarım saattir bekliyorum.” diye köpürdü Da Fu, kaşları çatılmış karanlıkta bile öfkeyle parıldayan gözlerle Jian Yi’nin şaşkın suratına bakıyordu.

“Bu zaman, senin sabırsızlığından kaynaklanıyor olmalı buraya gireli üç dakika bile olmamıştır.*” dedi Jian Yi hızla doğrulurken. Aklına gelen en iyi bahane buydu.

“Her neyse, oyalanmayı bırak, odunları al.” dedi somurtarak Da Fu.

Jian Yi ilk bakışta fark etmese de bu loş ışıkta, Da Fu’nun giysileri içerisinde, yeni uyanan bir kadın kadar yorgun ve utangaç olduğunu fark etti.

Gözleri ona oyun mu oynuyordu? Bir kurt gibi hırçın olan deli adam, nasıl olur da bu kadar zarif bir görüntüye sahip olabilirdi…

…Kolları göğsünün üzerinde, havadaydı ve bu muhtemelen bu görüntünün oluşmasının nedeniydi, her ne kadar hala agresif olsa da masum bir görünüşü olduğu doğruydu. Genç adam çarpık bir yüz ifadesiyle baka kalmıştı.

Arkasını dönerken üzerindeki cüppeyi savurdu. Jian Yi kaşlarını büktü ve niçin azarlandığını bile anlamamışken kasvetli odanın sonuna bırakılan birbirine bağlı bir deste odunu, kolunun burukluğunu göz ardı ederek bir çırpıda taşıdı. Diğer malzemelere bakmak mümkün olmamıştı ve aklındaki soru işaretleri artıyordu.

Dışarı çıktığında güneş tam tepedeydi. Yeşil yaprakların arasından göz kırpan mavi ve bulutsuz gökyüzü günün canlılığını vurguluyordu. Hafif bir meltemle savrulan yaprakların, birbirine çarparak çıkardığı hışırtı düz alanı doldurmaktaydı. Çimler yavaşça eğildi, ve rüzgarın aralarından aheste aheste geçmesine izin verdi.

Da Fu, dışarıda odunluğun birkaç metre uzağında beklemekteydi. Kolları göğsünün altında birleşmiş, omuzları memnuniyetsizce yukarı kalkmıştı. Esen meltemle birlikte uzun düz saçları hafifçe arkasına doğru salındı. Uçlarının rengi hafifçe açık bir kahveye bürünmüştü. Rüzgar yavaşça saç uçlarını tutup da okşuyor gibiydi.

Arkasından gelen adımları duyduğunda somurtarak omzunun üzerinden gence doğru baktı. Üzerindekileri özenle mi seçtiği bilinmez ancak o gün, göz kapaklarının hafif kızıllığını vurgulayan, siyah brokarların altında bir yıldız gibi parıldayan küçük beyaz işlemeler, dudaklarının rengiyle de harmanlanmıştı. Onu hem depresif hem de yakışıklı gösteriyordu.

Soluk beyaz teni, güneşle kavuşunca teni neredeyse gerçek olmayacak derecede şeffaf ve sıcak görünmüştü.

“Bugün sadece odun kesmeyeceğiz öyle değil mi?” Düz, uçları yukarıya bakan uzun kaşları, hafifçe çatıktı ve gergin alnı buruştu.

“Başka ne yapacağız?” diye sordu merakla Jian Yi. Yaralarına rağmen Da Fu’ya oldukça yardım etmişti. Son işinin bu olduğunu düşünürken hata ettiğini hissettiğinde kendi kendine hayıflandı.

“Kalacağın oda, tedavi olacağın yer. Şehre gidip güzel bir astar almalısın. Pencereyi düzgünce kapatacak kadar kalın ve parçalanmayacak kadar kaliteli olduğundan emin olmalısın. Ayrıca dün Chuo Chuo, pirinç kasemi kırdı… Zaten bir tane vardı, bu yüzden birkaç kase alsan- Ah ve yemek çubukları… Birde, birde darı likörü istiyorum.. Tam üç kavanoz. Hayır, dur, 8 ideal rakam.” Düşünceli yüzüne doğru ilerleyen işaret parmağı çenesinde durdu. Başka neyin eksik olduğunu hatırlamaya çalışırken masum görünüyordu.Gözleri nefretten, ve egodan yoksun, sadece parlak iki kehribar göz küresi gibi tüm saflığıyla önünde duruyordu.

Yüzünü yandan gören Jian Yi, çarpık bir gülümsemeyle adamın suratına bakmadan edemedi. Bu hallerini özlemişti. Önceleri o kadar dengesiz sayılmazdı, biraz sinirliydi ama iyi biriydi. Da Fu, kendi düşünceleriyle boğuşurken, genç adam kafasını dalgınlıkla salladı, ve verandanın korkuluklarına dayalı olan keskin baltayı almak üzere arkasını dönüp uzaklaştı.

Zaman ilerlerken, ormandan gelen seslerin canlılığı arttı. Uzaklardaki şehre yakın olan küçük kasabanın küçük gürültüleri ormanı aştı ve bir mırıltı gibi kulaklarına doldu. Jian Yi, odunları kırmayı bitirdiğinde ter damlacıkları alnında henüz yeni birikmeye başlamıştı.

İşi gereği demir döverken yaptığı ağır işlerden ve çalışma şartlarından kaynaklı olsa gerek, bu onun için yorucu gelmemişti. Köşede, oturan ve elinde bir bardak çayla onu izleyen dalgın, kızıl kahve gözlere döndüğünde tembelce öne doğru eğilip bir ot parçası kopardı ve dişlerinin arasında ezerek belini kütletti.

“İşim bitti, ellerimi yıkayıp şehre inmemi ister misin?” diye seslendi.

Genç ses onu irkiltmişti, dalgın gözler anında açıldı, elindeki bardak bedeniyle birlikte titredi ve bardaktan fırlayan birkaç damla, yeşim beyazı elini yakınca yüzünü buruşturmadan edemedi. Ardından gecikmeden ayağa kalktı.

“Jian Yi, onlar yetmez.” eiye seslendi. Bardağı bir kenara bıraktı ardından yaktığı eline şöyle bir göz gezdirip bakışlarını gence çevirdi.

“Biraz daha mı?” diye sordu genç adam. O kadar odunla ne yapacaktı ki?

“Eee, biraz daha bulman gerekiyor. Bu hem yiyecek pişirmek hem de başka şeyler için yeterli olmayacaktır- öhöm.”

BG: Bu hınzırın ne düşündüğünden benim bile haberim yok.

Genç adam, elindeki sapın ucunu gevşekçe tutmaya devam ederken kaşlarını çattı. “Çok da normal bir ormanın kenarında yaşadığını düşünmüyorsun, değil mi?” diye söylendi. “Çünkü beni uyarmıştın, oradan bir dal bile alsam başıma neler gelir bilmiyorum.”

Jian Yi haklıydı. Her ne kadar işleri sorgulamadan yapsa da, Da Fu’nun uç ve birbirini tutmayan davranışları onun düşünmesini engelliyordu. Bir yerden sonra sadece göz kapaklarını yarıya kadar indirdi ve sert ama o kadar da sert olmayan, yargılayıcı ama bir o kadar da bunu gizlemeyi başarmış gözlerle ona baktı.

Da Fu ise hızlı hareketlerle üzerini temizledi, Jian Yi’nin düşünceleri ve değişen bakışları hakkında en ufak bir fikri yoktu. Ona doğru yürürken,yüzünde kısa süreliğine tuhaf bir duygu belirmişti. ” Bulman gerekiyor, sadece birkaç parçaya daha ihtiyacım var.”

Bir an sonra yüzü ifadesizdi, güneşle beraber saf rengini ortaya çıkaran kehribar, kızıl tonlarındaki gözleri adeta ışıldıyordu. Dudaklarını araladı, iki köşede de iki belirgin karaltı oluştu, Ve dedi ki: ” Kesinlikle genç bir erguvan ağacı olmalı. Eğer erguvan bulursan iki dal getirmen yeter, ”

“Bulamazsam?”

“Yaklaşık bir ağaç daha kesmen gerekir.”

“Bunu bugün bitirmem imkansız.” diye karşı çıktı Jian Yi. Esmer teninde tomurcuklaşan ter yavaşça çenesine doğru kayıp büyük bir damla oluşturmuştu.

Gözlerindeki sitemle başını hafifçe geriye atan genç adam, Da Fu’nun sessizce adımlayıp parmak uçlarında durduğunu fark etmemişti. İsyan etmesi bir yana, çalıştırılmak konusunda bir sorunu yoktu. Sadece daha gerçekçi işler olmasını yeğlerdi.

Da Fu, bir eliyle hafifçe Jian Yi’nin yakasını tutarken, Jian Yi düşüncelerinden sıyrıldı ve merakla büyük kara gözlerini ondan tarafa çevirdi. Da Fu, dış cüppesinin ucuyla terini nazikçe silip “Bunu tek başıma yapamam.” diye mırıldanmıştı. Gözlerinde oyun oynadığına dair bir iz yoktu aksine tamamıyla dürüst ve sert duruyordu.

Karşısında duran adam, kesinlikle düşündüğü gibi bir deliydi… Ya da daha kötüsü– çift kişilikli bir şeytan!

 

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla