Two Thin Worlds 4.Bölüm

Şanslı Kara Kurbağası, Ölmek Yerine Tedavi Ediliyor

Jian Yi, içeriye girdiğinde içine dolan kırık alınganlığa engel olamadı. Orada zorla bulunduğunu hissetmek kötüydü. Ve bir çiğ damlası kadar savunmasız olduğunu bilmek ise ürperticiydi.

Bir elini ensesine artarak ilerledi. Enerjisi çekilmiş, öfkesi dinince gözlerindeki ışık yitmiş yerini dalgın bakışlar almıştı.

Jian Yi, Da Fu’yu sessizce uzun koridorun sonundaki kapıya kadar takip etti. Aklı karışık ve doluydu, yüreğindeki burukluk tamamıyla istenmemesinden dolayıydı. İnatçı olabilirdi ama asla zorla bir şeyleri yaptırmak gibi bir huyu yoktu.

Fakat konu Da Fu olunca, her şey daha da zor bir hal almıştı. Ne yapacağını kestiremeyen Jian Yi, kendini hatalı buldu. Nasıl bu kadar kabalaşabilirdi?

Ayrıca her ne kadar istenmese de burada bulunmalıydı. Şu an, şimdi, geri dönemezdi. Onu görmüşken, vazgeçemezdi.

-Uzun zamandır ortalıkta yoktun ve birden aklına estiği gibi bu soğuk anlaşmaya karşı çıkıp her şeyi hiçe sayarak beliriverdin.Tabii ki senin suçun!-

Da Fu’yu uzun zamandır görmemiş olduğu gerçeğini göz ardı etmek ve bir duvara toslamak tamamıyla onun suçuydu. ‘Biraz daha temkinli ve özenli davransaydı olaylar buraya gelmeyebilirdi’, diye düşünüyordu. Haksız da sayılmazdı oysa. İçindeki küçük, çocuksu sevincin bedenini ele geçirmesine izin vermişti. Ve sonra da aynı sevinç, öfke ile alevlenmişti.

Da Fu kapıyı biraz araladıktan sonra arkasına göz ucuyla baktı, Jian Yi’nin yorgun suratıyla karşılaştı. Hiçbir şey söylemeden içeriye girdi. Ve uzun adamın onu takip etmesini, sonra da kapıyı kapatmasını izledi.

Bu oda diğerlerine göre oldukça sessizdi. Kulübenin arkasında olduğunu varsaydığı odanın penceresi ormanlık alandan bağımsız olarak fazla sık olmayan ancak kalabalık da sayılan ağaçlarla çevriliydi. Ormanlık alan Da Fu’nun evinin arkasını da istila etmiş gibi görünüyordu.

Ağaçların rüzgarla hışırdayıp sallanması, odaya düşen güneş ışığının titremesine yol açtı. Güneş yavaş yavaş yükselmeye başlamış, odadaki karoların üstü bile hafifçe ısınmaya başlamıştı. Pencereye doğru uzanan ağaç dallarındaki yaprakların yeşili, güneş ışığı çarpınca  gölgelerin en can alıcı rengine bürünmüş, yeşil-sarı karışık tonlarla parlıyorlardı. Rüzgar, büyük pencereden içeri sızdı ve odaya serin havanın dolmasını sağladı.

Odada raflara dizilen birçok ot ve alet vardı. Yere serilen bir minder ve eski, tozlu bir masa duruyordu.

Jian Yi, ilgisini çeken sessizliğin kulaklarını uğuldatmasına izin vererek Da Fu konuşana kadar odada dikilmeyi seçti.

Da Fu, onun yorgun suratına baktı. Daha demin cürretkar olan adamın, şimdi takındığı  surat da neydi öyle? Kesinlikle söylediği şeyler yüzünden pişman olmuş olmalıydı. Ya da daha iyisi, yediği dayak işe yaramış olmalı ki suskunluğunu koruyordu.

Da Fu, kol yenlerini yavaşça kaldırıp, göğsünde birleştirdi. Başı pencereye dönük bir vaziyetteydi, saçlarından birkaç uzun tutam omzunun önüne düşmüştü. İnce kızarmış dudakları açılmaya direniyormuş gibi titrediler. Kısık anka gözler, aynı şekilde suskun ve dalgındı. Gözlerinin kenarları yine dudakları gibi kızarıktı ve nemli gözleriyle hüzünlü bir çizime benziyordu.

“O kadar kötü mü?” diye mırıldandı bir süre sonra.

Jian Yi, odadaki sessizliğe öylesine alışmıştı ki o küçük mırıltıyı duyduğunda Da Fu’nun kendisiyle konuştuğuna inanamadı.

Da Fu meraklı, biraz da mizacından kaynaklanan sert bakışlarla, istifini bozmamış ondan yana dönmemişti bile, Jian Yi’nin yüzü anlamadığını belirten bir saflıkla parlıyordu.

Biraz bekledi, cevap alamayınca göz ucuyla Jian Yi’nin alık suratına baktıktan sona hafifçe kaşlarını çattı.

“Aptal mısın, yaraların. Onlar acıyor mu diye sordum?” diye söylendi.

Jian Yi başını iki yana salladıktan sonra odanın ortasına kadar ilerledi.

“Hayır, yani fazla acımıyor. Sadece birkaç sızı… Saygı Değer Efendim…”Bir şey söylemek istiyor gibiydi ve Da Fu, cümlesini bitirmeyen adamın düşmüş yüzüne, sadece bakmıştı.

Jian Yi devam etmeye tenezzül etmeyerek hafifçe başını kaldırdı. Hareket fark edilmeyecek derecede azdı. Fakat bu kaçamak bakışı yakalayan Da Fu, bir kaşını kaldırarak sert gözlerle, çenesini yukarı kaldırıp devam etmesini işaret etti.

Jian Yi:“Özür dilerim…”

Gözlerini kaçırdı, ” Üzgün hissediyorum. Sana söylediklerim için. Daha önce birisine kendimi kabullendirebilmek için hiç çabalamamıştım. Kendimi kaybettim. Yorgun hissediyorum.”

Da Fu, bu konuda bir şey söylemek istemedi. Sonuçta istenmediğini önce doğru bir dille belirtmiş ardından da sert bir çıkış yapmıştı. Yine de önünde duran adamın üzgün suratını gördüğünde elini havada rastgele sallayıp gözlerini kaçırarak “Önemli değil, ” diye mırıldandı.

Jian Yi başını kaldırıp, duygusuz yüzüne baktığında Da Fu’nun karmaşık, anlaşılmaz bir adam olduğunu bir kere daha hatırladı.

Sessizce odadaki minderli döşeğin oraya gidip oturdu. Da Fu için üzerini çıkarttı ve onu uslu uslu beklemeye karar verdi.

Da Fu, raflarda sıralanmış bir kaç kavanozu seçip yanına geldi. Adamın kaslı bedeninin ne denli hırpalandığını gördüğünde şaşırmıştı, ama yüzündeki ifade değişmemişti. Kar gibi temiz ve asil bir duruşu vardı. Daha demin olanlar tamamen onunla alakasız, bir tiyatro oyunuymuş gibi hiçbir duygu belirtisi göstermedi.

Yüzündeki yara çıplak vücudunu gördüğünde, en önemsizi gibi duruyordu. Karnındaki morluk oldukça büyüktü ve yayılmıştı, yayılan yerler hafifçe yeşilimtırak bir renge kaçıyordu. Sırtı yara bere içindeydi ve Da Fu biraz daha muayene ettiğinde, Jian Yi’nin bir kolunun zedelenmiş olduğunu da fark etti. Chuo Chuo oldukça sinirli olmalıydı. Biraz daha sessizliğini korusaydı Jian Yi’nin pestilini çıkartabilirmiş.

Eline bir bez alıp toz toprak içinde kalan bedeni nazikçe temizlemeye karar verirken, Jian Yi soran gözlerle ona bakmaktaydı. Hiçbir şey söylemeden böyle birden kendisine yardımcı olmasını tabii ki beklemiyordu.

Da Fu da buna can atıyor değildi, ama sadece küçük bir jest yapmak istemiş, ve sadece istemişti…

“Benim hatam. Chuo Chuo bir kaplan ruhudur. Ona engel olabilirdim..”

Jian Yi’nin kaşları hafifçe öne doğru çıktı, yüzü buruşmuştu. Ne dengesiz bir adamdı. Bir an kendisini orman ruhuna teslim ederken diğer yandan ona kahvaltı ısmarlıyor. Bir yandan hayalet yardımcısının işine karışmayarak dayak yemesini izlerken bir yandan özür diliyordu. “…Çok tuhafsın.” diye mırıldandı bakışlarını kaçırıp başını eydi. Bezi narin parmakların arasından alıp yavaşça karnına doğru götürdü.

İhtiyar ise, bu cümleden sonra biraz duruldu. Islak avucuna gözlerini dikti, parmaklarını bir süre sonra kapatıp arkasına döndü. Sessizlik odayı delip geçmişti. Da Fu da söylenen şeylere alışmıştı. Dengesizliği uzun zaman önce tescillenmişti.

Arkasını döndü ve Jian Yi’nin uzağındaki raflara doğru yöneldi. Parmak uçlarının üzerinde durup rafların en yukarısındaki toprak kaplardan çıkardığı otları havana dikkatlice bıraktıktan sonra sessizce dövmeye başladı.

Bu süre içerisinde Jian Yi de yüzünü buruşturarak kendini temizlemeyi bitirmişti. Da Fu, onu uyarmadığı için bütün işi sol koluyla yapmıştı ve sızlamaları göz ardı etti.

İhtiyar karışıma bir parmak su ekledi,  eliyle havanın içindeki lapamsı kıvamı yoğurduktan sonra arkasına dönüp Jian Yi’nin ne alemde olduğunu kontrol etti.

Jian Yi usluca Da Fu’nun işini bitirmesini beklemekteydi. Dönen bedeni fark ettiğinde bakışları Da Fu’nun yüzüne tırmandı: “Bitti mi?”

Da Fu sakince başını sallayarak yanıtladı. “Pek yaralanmadığımdan hızlıca iyileştirilen bitkilere ihtiyacım yoktu, bu yüzden bunlarla idare etmek zorundasın. Elimde sadece bunlar var, diğerlerinden daha hızlı ancak, etkili bitkilerden de daha yavaş olacaktır.”

Kendisini uysal sesiyle bilgilendiren adamın yavaş mırıltısından sonra cevap verdi. “Sorun değil, sorun değil.” Dikleşti ve esmer, kaslı vücudunu Da Fu’nun gözleri önüne serdi.

Nemlenmiş bedeninin parlak görüntüsü çekiciydi. Çıkık köprücük kemikleri, geniş omuzları ve kaslı karnının iki tarafında belirginleşmiş iki çizgiyle şok edici derecede keskin hatlarla bezenmişti.

Da Fu, Jian Yi’nin önünde diz çöktükten sonra işine odaklanıp işaret ve orta parmağıyla lapamsı ilacı alıp Jian Yi’nin karnına doğru uzandı.

Soğuk ilaç teniyle temas edince Jian Yi irkilmişti. Önünde, hırçın ‘Saygıdeğer Efendinin’ eğilmesi ise cabasıydı. Yüzü kızarmış ve hafifçe öne doğru eğilerek, istemsizce Da Fu’nun omzunu kavramıştı.

Da Fu’nun bir omzu arkaya doğru itildi, yaşlı adam kafasını kaldırdı.

Yüzleri yakındı. İfadesiz gözler, kızarık yüzle karşılaştığında anlamlandıramadı: “Ne yapıyorsun?” dedi. Sesi rüzgar kadar serinletici ve mehtap kadar soluktu.

“Ben sürerim.” diye mırıldandı Jian Yi. Da Fu’nun üzerine eğilmiş bir vaziyette idi.

Bunun üzerine Da Fu, kaşlarını çatarak düşünceli bir şekilde karnındaki büyük morluğa bakarak omzunu silkti.

“Yapamazsın, uzanamadıklarınla yine ben ilgileneceğim. Bu yüzden elini kirletmene gerek yok.”

Jian Yi, elini omzundan çekmeyince sinirlenmeye başlasa da ses tonunu sabit tutarak ekledi: “Ayrıca solaksın, elini burktuğunu söylememiş miydim?”

Jian Yi kaşlarını çatarak adamın sert bakışlarına karşılık verdi.

“Ah, unutmuş olmalıyım.”

“Bu ölümsüz oldukça yaşlı, bu yüzden unutmuş olmalıyım.” Cümleyi ikisi de aynı anda söylemişti.

Da Fu kızaran yanaklarıyla ve anlam veremeyen bakışlarıyla ona doğru bakarken, adamın berrak gülümsemesinin yüzüne yayılışını izledi. Gözleri kısıldı ve yanaklarında iki çukur oluştu. Güzel dudakları aralandığında inci dişler ortaya çıkmıştı.

‘Ahmak, Shen Xingyun’i taklit etmeye nasıl cürret edebilirsin?’

“Aptalca davranmayı bırak da işime devam edeyim.” diye söylendi sertçe parmağıyla morartıyı dürterek. Jian Yi duruşunu anında düzeltmişti, ve ani acıyla yüzü buruştu.

“Bunu yapmak zorunda değildin.”

Sert bir şekilde; “İstediğimi yaparım.”

Da Fu işine devam ederken Jian Yi, gözlerini bir süre odada gezdirdi.

Buraya pek girmiyor gibi bir hali vardı. Çünkü dikkatle bakacak olursanız, kavanozların ağzını kapatan sarımtırak bezlerin üstü toz tutmuştu. Büyük pencerenin getirdiği ışık ise odaya vurdukça, havalanan toz tanelerini bir kum fırtınası gibi ortaya çıkarmıştı. Yere serili hasırlar uzun zamandır temizlenmemiş gibiydi.

Bir süre sonra karnını gıdıklayan parmakların sahibine göz atma girişiminde bulundu. İşine odaklanmış bakışların derinliğini yakaladığında  ise sarsıldı.

Uzun, ok gibi öne fırlayan ince kirpikler, gözleri saklıyordu, beyaz yeşimden tenin üzerinde parlayan hafif bir ter parıltısı vardı. Kırmızı ve ince dudakların üzerinde duran keskin çıkıntı ve sivri, ucu yuvarlak burnu ortaya çıkarmıştı. Yüzü zarifti. Güneş hafifçe alçalırken, güneş ışıkları bulutların arasından çıkıp odayı istila ettiğinde yüzüne vuran turuncu ışığa aldırmadan işine devam eden adamın gözleri,  en can alıcı rengiyle parıldadı. Öyle ki biraz daha bakarsa kızıla kaçan bir rengin göz bebeklerini istila ettiğini söyleyebilirdi. Saçları zarifçe sırtına dökülmüştü. Üzerindeki siyah cüppenin, boyun kısmından belli olan kemikler ince ve narindi ve Jian Yi bu görüntüye aldanmayı bir an düşünmedi.

Da Fu izlendiğini fark ettiğinde gözlerini yukarıya yuvarlayarak soran bakışlarla ona doğru döndüğünde, Jian Yi bir koluna yaslanıp diğerini ensesine atıp sordu: “Oldukça soğukmuşsun, bunu sürmek gerçekten o kadar zahmetli mi?”

Da Fu ise kendisine atılan çamurun neyden kaynaklandığını anlayamadan ve alnındaki damarın belirginleştiğini bilmeden dişlerini göstererek tısladı.” Beni neyle itham ediyorsun seni küçük bok parçası? Kalın domuz derine dokunmaktan zevk aldığımı mı düşünüyorsun?”

“Hehehe,” onu kızdırmanın verdiği memnuniyetle kıkırdadı.

Gözlerini karnına çevirdiğinde, İlacın bir sıva halinde katman katman sürüldüğünü fark etti.

İlaç güçlü olmadığından onu desteklemek için her bir yere birkaç defa daha sürmüştü. Konuşmadan sonra nazik parmakları hırçınlaşmıştı ve sertçe sürdüğü her bir santimle Jian Yi odaya birkaç inilti bırakmak zorunda kaldı. Bu hızda ve dikkat edilmeden sürülen her bir ilaç darbesi kesinlikle yaralarını sızlatmıştı. Ama pişman olmaktan başka seçeneği var gibi de görünmüyordu…

Hoyratça yapılan iş hemen bittiğinden Da Fu, diğerlerine uzanmakta zaman kaybetmedi. Ayağa kalkıp sırtına doğru yöneldiğinde, soyulmuş deri parçalarını tırnağıyla dürttü.

Jian Yi, Da Fu’ya omzunun üzerinden baktı ve mızmızlandı: “Orası yanıyor, o ilacın iyi geleceğine emin misin?”

Da Fu gözlerini devirdikten sonra havandan biraz daha ilaç alıp sırtına yöneldi. Daha ilk vuruşu bırakmıştı ki kolu sertçe tutulup öne doğru çekildi.

Şaşkın bakışlar arasından gencin kızarık gözlerine denk geldiğinde yüzünü buruşturarak kolunu kurtarmaya çalıştıysa da tüm gücünü kullanmak için oldukça tembeldi. Bu yüzden diğer elinin tersiyle adamın suratını ittirerek kolunu çekiştirdi.

“Bu ilaç çok yakıcı,” diye homurdandı Jian Yi yüzünü kaplayan parmakların arasından bakmaya çalışarak.

Yorgunca :” Dayanıklıyım ama yakıyor bu yüzden biraz nazik davran.”  dedi.

“Hah, bu benim işim, bana öğretecek değilsin ya?” diye hırladı Da Fu ve eliyle ittirmeye devam etti.

Kolunu bırakmayan Jian Yi, Da Fu’ya dik dik baktı bir süre. Ardından hafifçe yaklaşıp dudaklarını araladı: “Lütfen?”

Da Fu, gevşeyen parmaklardan kolunu kurtardıktan sonra gözlerini devirmişti.

” Dev gibisin, ancak beynin de sınırın da beş yaşındaki bir oğlan çocuğundan farksız.”

“Heh,”

Bu uyarıdan sonra, Da Fu her ne kadar belli etmese de, işini yine ciddiye almaya koyulmuştu. Bu kadar ceza yeterliydi, ve gereksiz öfke mideye vurur!*-öfke mide ve bağırsaklarla ilişkilendirilir,-

Bu yüzden sessiz olmaya baktı. İşi bittiğinde ikisi de yorgundu.

Da Fu’nun parmakları uzun süre bu şekilde kaldığından katılaşmıştı ve büktüğünde hafifçe tıkırdadılar. Jian Yi ise evin nerede olduğunu anlamak için yaptığı haylazlıktan tutun, yediği dayağa ve hatta ilacın yayılan her bir zerresine yeterince katlandığını düşünmüştü. Çenesi ağrıyordu ve konuşmaya niyetli görünmüyordu.

Da Fu, ellerini temizledikten sonra gencin yorgun bakışları arasında kendisini tozlu hasıra bıraktı. Jian Yi bir süre dalgın dalgın etrafına baktıktan sonra bir terslik olduğunu anlayabilmişti ve aydınlanmanın vermiş olduğu saflıkla başını yana eğip, eliyle yan tarafını pat patladı.

“Buraya oturabilirsin biliyorsun, değil mi?”

Da Fu, bacaklarından birini kendine doğru çekip kolunu üzerine attıktan sonra sessiz olması için bir bakış attı.

-Da Fu, ah ne tembel bir adam.

Da Fu, yüzünü bir avucunun içine bıraktıktan sonra gözlerini kapattı. Ve mırıldandı. “Sen gördüğüm en büyük yalancısın.”

Jian Yi duyduğu cümle karşısında çarpılmışa döndü. Yüzündeki ifade bir anlığına dondu ardından soğuk terler dökerek gülümsemeye çalıştı.

“Hah, saygıdeğer efendim neyden bahsediyorsun?”

Da Fu gözlerini aralayıp dudaklarını büzerek kötü bir bakış fırlattı.

“Karar ver, hem resmi hem de resmiyetsiz konuşma biçiminden bıktım. Ve neyden bahsettiğimi tam anlamıyla biliyorsun.”

Jian Yi tam anlamıyla biliyordu!  Da Fu, dışarıdaki gösteriden bahsediyor olmalıydı.

İlk başta Jian Yi gerçekten öfkelenmişti, yalan değildi. Ancak yediği ilk tekmeyle aklına dolan sinsi planı uygulamanın zararsız olduğuna karar verdiğinde, kendisini devam etmekten alıkoyamadı.

Sonuçta eğer dayak yedikten sonra Da Fu onunla konuşmazsa kaybedecekti bu yüzden neden onu ikna etmeye çalışmadan pes etsin ki?

Yine de, onu ağlatmak istememiş olsa da bu bir galibiyetti.

Şu an burada olmasının tek nedeni onu kontrol edebilmeyi becermesiydi. Tatlı dil her zaman yılanı deliğinden çıkarırdı. Ancak bu durumda Jian Yi’nin Da Fu’yu öncelikle  öfkelendirmesi, ardından öfkesi geçtiğinde kırık kalbini tamir etmesi gerekmişti.

Kendini savunarak bir çıkış yolu bulmaya çalışabilirdi ancak geçen süre zamanının daraldığını belirtir nitelikte hızlı akıyordu ve Jian Yi konuyu değiştirerek kendini acındırmayı seçti.

“Da Fu, hissettiklerim gerçek, bunu biliyorum. Kendimle övünmüyorum ve seninle kalmak istiyorum… Tamam bu belki biraz iddialı oldu, o halde bunu benim açımdan da düşün.”

” Senin bana ihtiyacın yok ama benim sana ihtiyacım var. Kesinlikle geri dönersem bazı şeylerin gerçekleşmeyeceğinden korkuyorum ve eğer bunu kabul edersen… Yani kabul edersen?”

Da Fu başını iki yana salladı, gergin alnı hafifçe buruştu, ardından tek kaşını kaldırıp, “Neyi kabul edersem?” diye sordu.

Jian Yi tedirgindi ve kabul etmeyeceğini elbette ki biliyordu, ancak denemekten zarar gelmezdi. “Eskiden, çok eskiden senin öğrencilerin vardı… Öyle duymuştum, seni izleyen müritler ve artık… Yani eğer beni öğrencin olarak kabul edersen… Kabul edersin değil mi? Eğer kabul edersen daha iyi olacağım…”

Da Fu gözünü dikti.  “iyi olup olmaman beni ilgilendirmiyor.” dedi umursamazca.

Jian Yi edenini anlamamıştı ancak, Da Fu’dan yayılan enerjinin ne kadar karanlık olduğunu hissedebilmişti.

Jian Yi, zor, bir adamdı. Yine de ısrar etmekten pek hoşlanmazdı. Fakat durum Da Fu’ya geldiğinde değişiyordu. Nedensizce mağlubiyetin acısını hissediyor ve boğazında bir yumrunun oluşmasına izin vermeden edemiyordu.

Bütün bunlara rağmen, eğer başkası olsaydı vazgeçerdi ancak Jian Yi, bu duruma ne kadar üzülürse üzülsün inat etmeye devam edecekti.

“Ancak..!” diye itiraz edecek oldu Jian Yi, dargın gözlerinin ardından.

Da Fu, o kadar sabırlı bir insan değildi ve karşılaştığı hiçbir insan da onu bu şekilde zorlamaya cür’et edebilmiş değildi. Önündeki adamın inatçılığı sinirini bozuyordu.

Kaşlarını çatıp başını eğdi ve omuzları sinirden sarsılırken sakinleşmeye çalıştı.

Dinlemek bu kadar zor muydu gerçekten? Sert davranmamak için elinden geleni yapmaya çalışıyordu.

Daha doğru düzgün konuşmamalarına ve tanışmamalarına rağmen, hem köpek gibi kendi sözünü sorgulamadan dinleyen, hem de inatçılıkta bir çocuğu aratmayan adamın ne denli sinir bozucu olduğunu tahmin edebiliyordu…

Derin bir nefes aldıktan sonra gözlerini araladı, tam karşısında oturan adamın yorgun suratı dargınlıkla çevrelenmişti.

“Bunu istememekte haklıyım Jian Yi.” dedi tüm ciddiyetiyle, sakinliğini korudu. Bu sefer ikna etmeye çalışmıyor, sadece anlamasını ve daha fazla ısrar etmemesini umut ediyordu. Yavaşça öne doğru eğildi, yüzünü örten siyah saçlarını kulaklarının arkasına itti.

“Ben, öylesine büyük bir adam değilim. Bir şeyler öğrenmek istiyorsan etraftaki sektlerin büyük efsuncularıyla konuşabilirsin. Öğrendiklerimi sadece ben yapabilirim. Bir öğretmendim eskiden… evet, ancak hiç benim altımdan çıkan hiçbir öğrencinin ismini duydun mu?”

Jian Yi bunu düşünmemişti. Da Fu  haklıydı. Bir avuç öğrencisi olmasına rağmen hiçbirinin bir ünü yoktu yahut hiçbir yerde Da Fu’nun öğrencilerinden bahsedildiğini duymamıştı.

Jian Yi ,Da Fu’nun duygu sömürüsü yapmadığından ya da bir çeşit yalan söylemediğinden emin olmadığı için bir de elinde bir tür delil olmadığından dolayı söylediklerini onaylamak dışında bir şey yapmadı. Yine de sormaktan da çekinmemişti; “Onlara ne oldu?”

Da Fu çok önceden fakirdi yine de yetenekliydi, bir ünü ve kendisine saygı duyan insanları vardı. Öğrencileri de yetenekliydi ve hepsinin qi enerjisi belirli bir düzeydeydi. Eğer belli bir sekte katılsalardı bundan kesinlikle pişman olmazlardı.

Jiujiang, ne kadar lanetli gibi gözükse de sipritüel olayların ağırlığıyla ünlüydü ve başka diyarlardan gelen sektlere ev sahipliği ederdi. Yılda bir defa bir canavar avı yapılırdı ve oraya her sektten yetiştirici ve müritleri davet edilirdi.

Jiujiang’ın da belli sektleri vardı ve belli sektlerin dışında bağımsız taoistler de burayı ziyaret etmekten çekinmezdi. Da Fu’nun altın çağında-böyle demek daha doğru olur- neredeyse Jiujiang dışından bile davet alındığı söylenirdi.

Jiujiang’ın parlak sektleri ise, ona hürmet etse de arada sırada ona sormaktan çekinmezdi. Kuanglu*-bugünkü adı Lu,lushan- dağı sakinlerinin müritleri, zaman zaman Da Fu’ya yardım için sevgili Shifu’larıyla köye inerlerdi.

Ve Shifu da çoğu zaman Kuanglu dağındaki köşküne gittiğinde öğrencilerine dert yanardı. Çoğu zaman sevgili Shen Xingyun -Shen karakteri tanrı-tanrısal anlamına geliyor ve Xingyun kısmı ise şanslı anlamına geliyor. adının anlamı tanrısal şans ya da tanrı şanslı gibi çevrilebilir.- ‘in yalnız olmasından rahatsızlık duyduğunu yine de biriyle bir şeyler paylaşabilirse daha da hürmetli ve saygıdeğer olacağını belirtirdi.

Da Fu bu öneriye uyacağını bildirdikten yaklaşık iki ay sonra ilk öğrencisini yanına almıştı. Sonra birkaç tane daha, ardından ne olmuştu?

“Bilmem,” diye mırıldandı bir süre sonra Da Fu.

“Yine de,” diye devam etti Jian Yi ince bir ses tonuyla. Da Fu’nun yumuşak havasını bozmak istemiyordu. “Benim Shizun’um olmamak için bir nedenin yok… Sanırım fazla yaşlıyım, ama yanında kalmak için öğrenmem gerekiyorsa yaparım. Jian ailesi de uzun zaman önce sihirli aletleriyle ünlüydü, yani sadece ben bu yolla ilgilenmedim, ama bunun için çok geç mi? Kendimi geliştirebilirim, yanında kalmama izin verirsen sana ayak bağı da olmam, zahmetlerinin karşılığını alırsın, çünkü inatçıyımdır… Başarmak konusunda–”

Da Fu, solgun bir gülümsemeyle başını kaldırıp Jian Yi’ye baktı. Başı hafifçe yana doğru eğikti. Ve gözlerinde nedensiz bir keder yatıyordu.  Da Fu, gözlerini kapatıp elini havada şöyle bir salladı.

“Evet, bir potansiyelin olduğu doğru… Sana zarar veririm.”

“Katlanırım.” diye inat etti Jian Yi.

Da Fu da ses tonunun değişikliğini hissettiğinde kaşlarını hafifçe çatmıştı. Anlamıyor muydu yahu?

“Benimle iki gün dayanamazsın.” dedi Da Fu gözlerini açtığında. Sesinin tınısını kontrol etmekten kaçınmadı.

Jian Yi ise atıldı. “Dayanabilirim.”

“Yaralandığında sana bakmam.”

“Öyleyse yaralanmamak için elimden geleni yaparım.”

Da Fu yumruklarını sıktı. İnadından ödün vermeyen bu adam, onun son demlerini yaşıyordu.

“Sana saldıran hiçbir şeyi savuşturmam.”

“Gerektiği zaman öğrettiğin her şeyi hatırlayacağım bu yüzden böyle bir şeye zahmet etmeyeceksin.”

“Aptalı oynamayı kes. Seni sevmiyorum, yanımda görmek istediğim son kişi sensin.” diye hırladı Da Fu dişlerini göstererek. Sinirden şeftali tüyleri dikeldi.

“Bana bir şans ver. Lütfen. Seninle kalmak için elimden geleni yaparım.”

“…”

“Sana yük olmam. Gereksiz sorular sormam. ”

“…”

“İstediğin zaman beni azarlayabilmen için her zaman yanında olurum. İstemediğinde gözüne gözükmem…”

Jian Yi’nin tek taraflı konuşması böyle sürüp gitti.

Bir yerden sonra Da Fu, kafasını tutarak başını kucağına gömdü ve sinirden titremeye başladı.

Chuo Chuo’yı çağıramadığı için neredeyse kafayı yemek üzereydi.

Jian Yi, uzunca bir süre Da Fu’yu ikna etmeye çalıştı. Nihayetinde Da Fu, odadan çıkmamış yahut kendisini evden atmamıştı. Bu bir şans değil de neydi?

“… Ve sana özel t–”

“Bugün dolun ay var.”  soğukça kesti sözünü Da Fu. Gözleri keskindi ve tiksintiyle bakıyordu.

Jian Yi bunun bir sorun olduğunu düşünmeyerek gözlerini kırpıştırdı.

Da Fu: “Bu ormana giremeyeceğin anlamına geliyor. Yanından bile geçemezsin. Çünkü orman dolunayda hortlaklarını yeryüzüne tükürür.”

Jian Yi:”Hortlaklar?”

Da Fu: “Eğer bugün yaptığın gibi gece yarısı dışarıda isen parçalara ayrılacağın anlamına geliyor.”

Jian Yi kaşlarını indirdi. Dışarıdan esen rüzgarla hala üzerinde bir şey olmadığını anladığında kıyafetlerine doğru uzandı.

“Ne yapıyorsun? ” diye sordu Da Fu bu sefer. Yukarıdan bakıyordu.

“Giyiniyorum. kalacak bir yer bulsam iyi olur. Eğer ormandan uzak bir yol bulursam o zaman güvende olurum.”

“Hayır olmazsın– Burada kalmaya ne dersin?”

Jian Yi ani teklifle afallamıştı.

Burada kalmak mı? Bunu dile getiren gerçekten Da Fu muydu?

Sesindeki tını ne dost canlısıydı ne de düşmanca. O kadar düz bir ses tonuyla söylenmişti ki Jian Yi, Da Fu’nun şaka yapıp yapmadığını anlayamadı ve tedirgince sordu,

“Bunu istediğine emin misin?”

Da Fu başını salladı dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldığında bacaklarını altına almış ve bir koluna dayanarak oturmaya başlamıştı. “Evet isteklerimden çoğunlukla eminimdir.”

Ah, öyle diyorsan. O-o zaman.. Bedeninin etrafındaki kara aura da nedir öyle?

Jian Yi iliklerine değin irkildi.

…………

Soru; Shen Xingyun’in güvenilir olduğunu düşünüyor musunuz?

Jian Yİ ; Neden olmasın, ürkünç olmasına rağmen yemeğini benimle paylaştı. Onunla kalacağım. *Kuyruğunu sallayan arkadaş canlısı kara bir köpek.*

Bagong; Shen Xingyun, arkanda ne saklıyorsun?

*Shen Xingyun’in elindeki balta havalanır* Chuo Chuo kesinlikle seçimini yaptı.

Shen Xingyun; Neden güvenilir olmayacakmışım?

*kötü aura. Soruyu geçiştiriyor.*

 

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla