Two Thin Worlds 39. Bölüm

Sevgili Ölümsüz; Her şey hazır, kaderin için hazır ol.

Aşağıda bekleyen ilk kişi, şaşırtıcı bir şekilde Shen Xingyun’di. Uzun saçlarını tepesinde sıkıca toplamıştı. Küçük keskin tutamlar, göz kapaklarının üzerinde duruyordu. Beyaz teni ve erkeksi yapısı sonunda ortaya çıkmıştı. Keskin çene yapısı, ince bir yüzü olmasına rağmen onu güçlü gösteriyordu. Geniş omuzlarını ve çıplak boynunun bir kısmını kaplayan samur kürküyle beraber cezbedici bir yakışıklılığı vardı.Kapının önünde dikilip durmuş, elinde uzun bir puro ile başı hafifçe eğik bir şekilde hanın duvarına yaslanmıştı.

Pelerinin ucundan görünen kanlı kıyafetleri ve herkesin aşina olduğu açık renkli gözleriyle gövde gösterisi yapıyor gibi görünse de agresif karakteri yüzünden sert duruyordu.

Önceleri kendini saklamayı görev edinen ölümsüz, sonunda olanlardan sıkılmış olmalıydı. Ahmak insanlar korkuyu ve tehlikeyi, özellikle de aşağılayıcı bir ölümü kağıt fenerlerle arıyor olmalılardı.

Sessiz kalmak hiçbir işe yaramamıştı. Da Fu, kalan zamanında bunu öğrendi. Purosundan derin bir nefes çektikten sonra aşağıya doğru inen gençlerin ayak seslerini duyarak başını kaldırıp onlara şöyle bir göz attı, kirpiklerinin altından çaktırmadan baktı. Ardından kurumuş dudaklarını alışkanlık gereği yaladıktan sonra gelmelerini bekledi.

Fei Xiao, her zamanki gibi ara bulucuydu, ” Mu Yang ödemeyi yapmak için bizi biraz bekletecek.” dediği zaman, kehribar gözler soğukça kıvrıldı. “Gerek yok, çoktan ödemeyi yaptım. Yi Bai’ye gidip bu işi kısa zamanda bitirmek istiyorum. Ah Guo, atların ilerideki bir ahırda olduğunu söyledi.”

Purosundan derin bir nefes daha çektikten sonra dumanı hafifçe üfledi. ” Bana bir at getirmiş, önden gideceğim.”

Dumanın arasından, soğuk ve kendini beğenmiş yüzle göz göze gelmemek için çabalayan Jian Yi, Da Fu’nun bu sözlerini hem alaycı hem de aşağılayıcı bulmuştu. Açıkça onlara “Siz gelmeseniz de yolu biliyorum” diyordu. Ve kısmen Jian Yi’nin gelmesini istemiyordu.

Jian Yi hafifçe kaşlarını çattı, kimsenin görmediği zamanlarda göz göze geldiği ölümsüzün değişik ruh hallerine alışabilmenin bir yolu olmadığını bilse bile, kibarca reddedilmenin utancı ile başını hafifçe eğmişti. Jian Yi, Da Fu istemese bile oraya gidecekti; sadece abartılı gerçekleri reddedip, doğruları söylemek için değil. Jian Yi kısa sürede Da Fu’dan vazgeçti. Bu vazgeçişin arkasında on yedi yıllık bir bekleyiş ve ayrılık vardı.

Sonra ise ne olursa olsun Da Fu’dan uzak kalmanın bir yolunu bulacaktı… Eski şaraplar ve eski arkadaşlar en mükemmelidir.* Haha, büyük saçmalık. Jian Yi, Da Fu ile aynı fikirde olduğunu hissediyordu. Görmek istediği son kişi, artık Da Fu idi. Tek gecede, yalan olduğunu düşünmediği bir sürü şey öğrenmişti. Ve uzun geceden sonra, babasının neden bütün diğer halk ile Da Fu’ya sırt çevirmediğini anladı.

N.Bir çin deyimi

Büyük insanların iradeleri, zayıf insanların ise ümitleri vardır. Jiqing, Jian hanesinin geri kalan üyeleri gibi, doğruyu yapıp Da Fu’yu reddetseydi, muhtemelen aile hala birlikte olacaktı. Ancak Jiqing acizdi. Uzun yılları ve iyi günleri öylece kolay silip atamazdı; birden çekip gidemezdi, Da Fu’yu kendi elleriyle uzun bir zaman boyunca itemezdi.

Kinden uzak, geçmişe bağlı bir adamdı.

Ne yazık ki bu erdemli davranışı ailesinin sonunu da getirmişti. Şimdi ise, aynı Jiqing gibi, gözlerini ve kulaklarını kapatan Jian Yi, yanlış büyütüldüğünü düşünüyordu. Belki de sadece babasının dostluk takıntısı yüzünden, bütün yılları yalanlarla yaşamıştı…

-Sevgin de mi yalan be insafsız..-

…Ama bir dakika, inanmak da inanmamak da onun elinde değil miydi? Küçüklüğünden beri, ne derse desinler dibinden ayrılmayan, ve Da Fu’ya kimseyi yaklaştırmayan kişi, yine kendisi değil miydi?

Jiqing’e suç atmak hiçbir şeyin çözümü olmayacaktı.

Şu an, küstah gözlere bakmaktan sakınan kişi Jiqing değildi. Onca yolu, onca yıldan sonra dönen kişi Jiqing değildi. Jian Hanesinin dağıldığını duyduğu zaman eve dönmeyen, ancak aklına yeşim beyazı bir ten ile, hiç hatırlayamadığı yine de hayal ettiği gülümseme ve dudağının kenarındaki küçük benle Da Fu geldiği gibi gelen kişi, Jiqing değildi.

Jian Yi bütün bunları kendi iradesiyle yapmıştı. Hayal kırıklığıyla çöken gözlerini botlarının ucuna dikti.

“Hava çok soğuk, acele etmeden gelebilirsiniz. Böylece Lei Bing ve ben siz gelmeden önce bazı şeyleri halledebiliriz.”

“… Efendim, bunu söylemek kabalık sayılacak ama bizimle gelmeniz şart. Oraya kendi isteğinizle giderseniz işimizi yapmadığımız anlamına gelir ve cezalandırılırız.”

Da Fu gözlerini kırpıştırdıktan sonra puroyu tekrar ağzına doğru götürdü. Dirseğini diğer eliyle destekleyerek dinlemişti. Başını hafifçe salladı. “Anladım, peki. Hei Chan ve Yixing’i gözden çıkaramam elbette. Salınarak bütün kasabada dolamak benim için de en iyisi olacaktır.”

Fei Xiao, Da Fu’nun aklından neler geçtiğini bir türlü anlayamadı. Onunla alay mı etmişti yoksa sözlerinde ciddi miydi, hiç belli değildi.

Kısa süre sonra Mu Yang döndüğü zaman Da Fu’ya yarım ağız teşekkür etti, dışarıya çıktılar.

Da Fu uzun zamandır at binmemesine rağmen, savaşta geçirdiği yılların hakkını verecek çeviklikte ve dik, asil görünüşünü ortaya koyarak binmişti. Tek eliyle dizginleri tutup etrafına bakmadan, grubun yanında yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Üzerindeki lekeli giysiler , ve gözlerinin korkutucu keskinliği olmasa gerçek asillere benzetilebilirdi.

Güneş bulutların arasından bir görünüp bir kaybolurken, Da Fu’ya doğru bakmak imkansızdı. Duruşu ve arkasında salınan saçları, soğuk rüzgarla birlikte hafifçe havalanan pelerini ile ; arada bir ağzına götürdüğü puro ve rüzgarla birlikte arkaya savrulan samur kürküyle, gerçek bir savaşçıyı andırsa da soğukkanlı suratındaki ifade, sonsuzluğa uğurlanan tanrıların yüzündeki ifadenin aynısıydı.

Sert dudaklarını hafifçe büzmüş, uzaklara bakarken, yüzünü okşayan meltem ve hafifçe çiseleyen yağmurla cenazelerin ağır havasını arkasında sürüklüyordu.

Kısa bir yürüyüşün ardından ahıra ulaştıklarında, erken bir saat olmamasına rağmen yolda kimse ile karşılaşmadıklarını fark ettiler. Mu Yang dudağındaki yarayı dişleyip dururken, Fei Xiao ve Ah Guo’ya gözlerini dört açmalarını istedi.

Yine de Yi Bai’ye giderken hiç kimsenin yollarını kesecek kadar cesur olduğunu düşünmüyorlardı. Sanguan’ın adamları akıllıydı. Ve bu üç kişi, isyancıların gitmesine göz yummuştu. Onları görmemiş gibi yapacaklar ve olanları üst mertebeye anlatacaklardı. Sektler arası soğuk savaş, işte böyle ilerliyordu.

Her biri atlarına bindiği zaman üç mürit pozisyon aldı, ve ölümsüzü ortadaki boşluğa aldılar. Jian Yi, olması gerektiği gibi arkadan geliyordu.

Böylece Lianhua’nın engebeli arazilerini ve sık ormanlarını çoktan geçmişlerdi. İnce patika boyunca kimse konuşmadı. Jian Yi yol boyunca, gidip geldiği yolları izledi. Kaldığı tapınağın tepesi ağaçların yüksek dalları yüzden belirsiz görünüyordu. O buradayken neşeli insanların gülüşleri, seslenişleri vardı. Şimdi ise kimsenin dışarıya bile çıkmaması, trajikti. Kuru dallar ve yapraklar, kimsenin kullanmadığı yolları çoktan kaplamıştı. Çıtırtıları kulakları doldurdu, sonbaharın güzel renkleri rüzgarla birlikte savruldu. Hayalet diyarın kapıları açılmış ve diğer herkesi alt diyara çekmiş gibi, kuşlar bile ses çıkarmadan kanat çırptı gökyüzünde. Güneş kendini bulutların arkasına sakladı, yeryüzü bulutların gölgeleriyle örtüldü.

Yun sekti ve Yi bai her biri buraya diğer sektlerden daha yakındı. Beş saatlik yol, hızlı bir ilerleyişle son buldu. Nitekim yol boyunca kimse ağzını açmamış, ormanın içinden geçerken bir aksilik yaşanmamış ve sonunda düz ve çorak bir araziye geldiklerinde küçük bir akrep bile görmemişlerdi.

Önlerinde büyük düz bir yamaç duruyordu, Bir duvar gibi dümdüz ve çıkıntısızdı.

” On bin büyük basamak nerede?” diye sordu Da Fu rehavetle. Başını hafifçe kaldırdı, bitkisiz ve otsuz uzun yamaca bakıyordu. Uzun zamandır dışarıya adım atmadığı barizdi. Şaşkın görünmüyordu, öylesine sorulmuş bir soruydu.

“Diğer tarafta, burası daha yakın.” dedi Ah Guo.

Jian Yi başını kaldırdı, yamacın sonunu görmeyi umarken, sis bulutunun her şeyi sakladığını fark etti. Ve daha sonra küçük bulutların yamacın etrafında döndüğünü fark etti.

“Lord Lei Bing, çok çalışkan. Bu bulut kümelerini kontrol edebilmek için çok çalıştı. Yi Bai’nin dağını ve yamaçlarını her zaman gezerler.” Mu Yang açıkladı.

Da Fu etkilenmiş görünmüyordu, küs parmağıyla kulağını kaşırken sadece arkasına şöyle bir bakmakla yetindi. Doğrusunu söylemek gerekirse sekt, o kadar kan döküldükten sonra tam da olması gereken yerde duruyordu. Çöl gibi bir arazinin sonunda, yokluğa ve sonsuzluğa varan büyük bir dağın tepesinde.

Ve tesadüfen Jian Yi’nin meraklı yüzünün yukarıya baktığını; sisin içinde gizlenmiş olan dağın hiçbir şekilde görülmeyen kısımlarına şaşkınlıkla baktığını fark etti. Da Fu bunu sinir bozucu buldu. Jian Yi’nin eskisi gibi yapışkan küçük bir velet olduğunu düşünüyordu. Bir kısmı doğruydu, yine de Jian Yi büyümüştü ve vazgeçmenin zorlu yollarından da geçmişti.

Küçük bulut kümeleri döne döne aşağı indi, ve büyük bir alan oluşturdu. Ah Guo ve Mu Yang binen ilk kişilerdi, Fei Xiao uzatılan eli tutup aynı şekilde tırmandı, daha sonra gelen kişiler Ölümsüz ve onun tapanıydı.

Yukarıda büyük bir tezahürat, giriş kısmındaki büyük avluyu inletiyordu. Kaslı, güçlü, siyah bir atın üzerinde oturan, saçları aslan yelesi gibi kabarık ve tehditkar, yapılı bir adam atı büyük bir süratla sürerken aniden ayağa kalkıp, atın şahlanmasını umursamadan sırtındaki ok kılıfından tek bir ok çıkarttı. Saçlarının sonundaki uzun, kalın örgüsü havada şakladı.

Lord Lei Bing’in kasları sert ve büyüktü, bedeni dik tutmak için hiç çaba harcıyor gibi görünmüyordu. Sırtının keskin hatları ve bedeninin büyüklüğü heybetliydi. Uzun ve küçük gözleri, sivri hatları vardı. Gözlerinin altını kaplayan siyah sürme, kıvrık ve göze batan kirpiklerini gizlemişti. Düz yukarıya bakan kaşları, ince dudakları vardı.

At ön ayaklarını yere basmadan önce, Lord Lei Bing bedenini hızlıca gerdi; sırtını arkaya doğru hafifçe büktükten sonra, aniden havalanan büyük, uzun tüylü sülünü tam da gözünün ortasından vurdu. Toynakların yere vurmasıyla birlikte çıkardığı ses duyulduğu an, kulakları sağır eden tezahüratlar daha da arttı!
Alanda atlarla koşturan diğer üç kişi, son sülünün vurulduğunu belirten çanı duyduğu zaman rahatlayarak bir nefes verdi.

Lord Lei Bing’e doğru yaklaşan soğuk yüzlü astı Aimin- Shi*, terle parlayan yüzünü silmeden önce Lord Lei Bing’in çıplak omuzlarına siyah postunu bıraktı. Atı öne doğru sürdü ve broşla birlikte kürkü iyice sarıp tutturdu.

-Shi usta demek,Uzman ordu tümeni(eski). Tümen, modern ordularda herhangi bir harekâtı kendi başına bağımsız olarak yapabilmek için gerekli tüm silahları ve hizmetleri bünyesinde barındıran en küçük askeri birliktir. soyadı ya da adı değil, kısaca ünvanıyla seslenilmiş-

Lord Lei Bing, Usta Aimin’e doğru baktı. “Tebrikler Lordum. 59 puan size, ve 32 puan bana.”

Lord Lei Bing: “İyi iş çıkardın, peki ya diğerleri?”

Aimin Shi rehavetle gözlerini kıstı ve yarım ağız konuştu: “Ah, birinci 5 ve diğeri 3 puan.”

Lord Lei Bing dişlerini göstererek kahkaha attı. Elini terli göğsüne atmıştı. “Küçük askerlerim, benimle uğraşmadan duramıyor! Bir dahakine kesinlikle tek başına oynamalarına izin vereceğim.”

“Elbette Lordum, kesinlikle öyle olacaktır.”

Lord Lei Bing, ” Sondan ikinciler, dinlendikten sonra antrenman sahasına üç yüz çuval taşıyacak. Bugün güzel sülün ziyafeti çekeceğiz, çuvalları taşımayı bitirdiğiniz zaman mutfağa yardıma gidin, ” diye emretti.

Kalabalık, Lord Lei Bing’in küçük cezasına elbette ki gülmüştü.

Da Fu, abartılı sahneyi gördüğünde gözlerini kısarak baktı. Henüz aşağı inmişlerdi.

Alanı kaplayan bir enerjinin olduğu barizdi, bu yüzden ileri doğru yürüyenleri umursamayıp geride kaldı.

Aimin Shi, yüzünü silerken gelenleri gördü, “Lordum, Efendi Shen Xingyun geldi.” diye seslendi.

Atı diğer tarafa çeviren Lord Lei Bing, tanıdık yüzlerin arasında, uzun zamandır görmediği ölümsüzün somurtkan ve küstah yüzünü seçtiği zaman neşelenmişti.

Aimin Shi ve Lord Lei Bing çabucak atlarından indiler.

“Hoş geldiniz, yolculuğunuz yorucu geçmemiştir umarım.” dedi Aimin Shi. Sesi uysal ve barışçıldı. Yüzü donuk olmasına rağmen hiçbir tehdit barındırmayan bir enerjisi vardı; solgun ve nötrdü.

Aimin Shi: “Mu Yang, Ah Guo… Sevgili Fei Xiao, yokluğunuzu hemen fark ettim.”

N.Ayrıca kıdemli anlamına da geliyor.

Mu Yang dostça gülümsedi, sevgili Shizun’unun tatlı diline ihtiyacı vardı. Korkunç geçen bir geceden sonra övülmeyi ve hoş karşılanmayı özlemişti.

“Aimin Shi, Bu haftanın sülün avı nasıl geçti?”

“Çok bereketli, A Yang. Şükürlerimizi sunduk, avladığımız sülünler büyük ve etli. Çok acıktıysan biraz daha beklemeni tavsiye ederim.” dedi Aimin Shi hafifçe gülümseyerek. Duru güzelliği olan bir adamdı. Yaşı büyük olmasına rağmen efsun yetenekleri sayesinde oldukça genç duruyordu.

Ardından “A Yang, suratına ne oldu?” diye merakla sordu.

“Endişelenmene gerek yok Aimin Shi, küçük bir şey.”

“Neler yaptığınızı daha sonra dinleyeceğim.” tereddütsüzce yanıtladı.

Daha sonra, gençlerin yanında duran uzun ve yapılı siluete doğru döndü. “Siz kimsiniz?” yabancı yüzü yavaşça inceledi.

Jian Yi, saygıyla eğildikten sonra ” Jingdezhen’den gelen bir demirciyim. Buraya bir yanlış anlamayı düzeltmeye geldim.” diye cevap verdi.

Aimin Shi kavisli ve kalkık kaşlarıyla, Jian Yi’yi süzdü. Üzerindeki pahalı kumaşlar ve gümüşi işlemeleri olan zarif giysi, fildişi düğmeler, harika bir vücudu sarıp sarmalamıştı. Ancak yüzünün ve boynunun her tarafı çiziklerle kaplıydı.

Gözlerini aşağıya indirdiği zaman ellerinin de bu kesiklerden muzdarip olduğunu fark etti. Henüz açılmış yaralardı. Yine de normal bir demirciye göre bu derin kesiklere fazla kayıtsız davranmıyor muydu?

Aimin Shi’nın kısa, kestane kahverengisi saçları hafifçe savrulurdu, başından alnına doğru sarkan, ucunda ay taşı olan taç, meltemle birlikte hafifçe salındı.

Aimin Shi eski bir ordu askeri olsa bile vücudu bir askerinki kadar gelişmiş değildi. Kaslı olmasına karşın beli inceydi, ve üzerindeki zırhla, sivil olan Jian Yi kadar bile güçlü durmuyordu. O zekası ve çevikliğiyle bilinirdi.

Aimin Shi aynı şekilde karşılık verdi: “Hoş geldiniz,”

Lord Lei Bing öne doğru çıktığı zaman, Aimin Shi’yı selamladıkları gibi onu da selamladılar.

Jian Yi başını kaldırdığında, Lordun gerçekten korkutucu göründüğünü düşündü. Tıpkı yurtsuz yamyamlara benziyordu, bedenini saran savaş alevini görmemek mümkün değildi.

“İçeriye gelin.” Lord Lei Bing’in gözleri, arkadaki umursamaz ölümsüzdeydi.

Alanı kontrol eden görünmez enerji, tabi ki Lord Lei Bing’in tasarladığı ve o yaşadıkça burayı saracak olan bir kuvvetti. İçeriye giren her efsuncu, ister iyi ister kötü olsun, Lord izin vermedikçe enerjisini kullanamazdı, normal insanlardan hiçbir farkları olmuyordu. Lord böylece, Yi Bai’nin kurulduğu dağı çevrelerken, hem koruyor hem de müritlerin, bedensel gücünü test ediyordu. Ve böylece daha dayanıklı, kurallara uyan, itaatkar askerler yetiştiriyordu.

“Shen Xingyun, görüşmeyeli uzun zaman oldu.” dedi Lord Lei Bing,

Da Fu hiçbir şey söylemeden öylece dikildi, kolları göğsünün önünde birleşmişti. Lei Bing’in kelime oyunlarına verecek bir cevabı yoktu.

“Ah, yine kan revan içindesin. Yoksa…” Gözleri Jian Yi tarafına baktığı zaman, Jian Yi kesin olarak başını hayır anlamında salladı.

Lei Bing hafifçe gülümsedi: “Geride durma, genç adam. Sen de içeriye gir.”

Alanı kaplayan enerji, giriş olarak adlandırılan tahtadan, yukarıda yazan “İtaat Askerin İlk Görevidir” tabelasıyla başlıyordu. Oradan sonra, adımını atan her kimse efsun güçleri geçici olarak mühürleniyordu. Dışarı çıkmak da bir seçenekti. Yine de Lord Lei Bing, içeriden çıkan ve dışarıdan giren herkesin enerjisini hissedebiliyordu.

Jian Yi, avluya adımını attıktan sonra vücudunun birden tuhaf bir ağırlıkla sarmalandığını fark etmişti. Bu acı vermiyordu, yine de vücudunun ağırlaştığı barizdi.

Geride duran Da Fu’ya doğru baktı. Daha demin oynanan küçük oyun yüzünden etraf bir hayli kalabalıktı, müritler yavaş yavaş avluyu terk ederken, adım sesleri ve fısıltılar dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Hiç kimse onlardan tarafa bakmadı. Ölümsüzün gelişini görmezden geliyor gibiydiler.

Da Fu bir süre durduktan sonra istemeye istemeye Lord Lei Bing’e doğru ilerledi. Lord memnuniyetle gülümsedi ve ellerinden birini ölümsüze uzatarak memnuniyetini dile getirdi.

Da Fu elini soğukça uzattı, Lei Bing’in alanına girdi.

” A Yun, keşke sana yazdığım her şeyi okusan. Böylece daha sık karşılaşırdık.”

Da Fu soğukça bakmakla yetindi. Aimin Shi yavaşça yaklaşırken göz ucuyla ona doğru baktı.

Aimin Shi, biraz uzakta durdu ve saygıyla eğildi. “Uzun zamandır iyi olduğunuzu merak edip duruyorduk efendim. Neyse ki gelmeyi kabul ettiniz.”

Da Fu başını eğdi. Yüzündeki ifade gerçekten korkutucuydu.

Lord Lei Bing, hafifçe gülümsedikten sonra, Da Fu’nun elini sıkıca tutup biraz daha ilerlemesini sağladı. “Onca kitabı çaldıktan ve Dong Ji’de kaosa sebep olduktan sonra hiçbir şey başaramamışsın. A Yun, buna alışık olman gerekmez miydi? Küçük bir aksilikten sonra kendini ölümün eline bırakıp kurtulabileceğini mi sandın?”

“Bunlar burada konuşulabilecek şeyler değil, gerzek herif.”

Lord Lei Bing hafifçe eğildi. Onu umursamadı. “Meridyenlerindeki enerji dengesiz ve zayıf. Tek dolunayda bu hale gelmiş olamazsın, değil mi? Uzun zamandır kendini yoruyorsun.”

Jian Yi, konuşmaları dinlerken yüzünü eğdi.

Lord Lei Bing : ” Burada konuşmak istemiyorsan konuşmayız.”

Aimin Shi elindeki siyah halatla öne çıkmıştı ve Da Fu’nun ince bileklerini göstermesini sağladı.

Lord Lei Bing hemen fark etmişti: “Bu bilezik de neyin nesi? Madam Yan ya da benim hediyelerimin arasında böyle basit bir şeyin olduğunu bilmiyordum.” dedi ilgiyle. Ona dokunmak üzereyken, Da Fu elini öfkeyle geri çekti.

“Seni ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokmayı bırak, sikik hediyelerini ne zaman taktığımı gördün ki?”

Jian Yi başını kaldırdığı zaman, Da Fu’nun öfkeyle açılmış olan gözleriyle karşılaştı. Bileziği sertçe yukarı çekip ellerini Aimin Shi’ya doğru uzatıyordu. Kendini sakin tutmaya çalışan vahşi kurt, oldukça öfkeli görünüyordu.

Aimin Shi, hiçbir şey söylemeden, Da Fu’yu bileklerinden sıkıca yakaladı. Ardından eliyle halatın üzerindeki mührü etkinleştirdi.

Da Fu birden irkildi, üç mürit olanları sakince izlerken Jian Yi gözlerine inanamıyordu.

Güzel gözlerin altındaki halkalar açıkça belirginleşmişti. Acıyla yüzünü buruşturan ölümsüz öne doğru tökezlerken, Lord Lei Bing dikkatlice yakaladı ve birbirine giren keskin dişlere bakarak açıkladı: “Gecenin ejderhası DunWu*  seni hala çok kayırıyor. Bizi bağışla, şimdilik ölmene izin veremeyiz.”

-dùn wù bir anlık aydınlanma anında gerçeğin farkına varma anı (genellikle Budist) Bahsedildiği gibi bir ejderha.-

“Lei bing, aynı diğer şerefsizler gibi davranıyorsun. Hala değişmemişsin.”

Lord Lei Bing’in kirpikleri hafifçe alçaldı, yüzünde anlayışlı bir ifade vardı. Doğrudan, kolunu sıkıca kavrayan Da Fu’nun, titreyen parmaklarına bakıyordu.

“A Yun, biliyorsun buraya geldiğin zaman, Aimin Shi seni kontrol etmeli. Neden dişlerini birden çıkarma gereği duydun ki?” dedi hafifçe azarlayan bir ses tonuyla.

“Saçma sapan konuşmayı bırak… A Yun mu? Komik olmaya mı çalışıyorsun Lei Bing?”

Lord Lei Bing hiç bozuntuya vermeden Da Fu’nun sıkıca kavradığı kolun üzerine elini attı. Da Fu yüzünü ekşitti, ve Lei Bing’in elinin altından kendini kurtarmaya çalıştığı sıra, Lord Lei Bing zayıf noktaya bastırıp Da Fu’nun hareket etmesini engelledi,

“Bak, ölümünde bile saldırıya hazırsın. Ama her zaman seni kandırdığımı unutup duruyorsun. Sevgili astım seni gerçekten dizginleyebilseydi buna gerek kalmazdı ki.”

Jian Yi, Lord Lei Bing’in bir süre tekrar ettiği ölüm kısmını biraz olsun anlayabilmişti. Sevgili Shen Xingyun, dolunay zamanında ölümcül bir darbe almış olmalıydı… Ama bunca zaman sonra kendisini nasıl toparlayamamıştı ki? Üstelik hiçbir şeyi yokmuş gibi görünmüyor muydu? Dün gece, Jian Yi Da Fu’yu yakından görmüştü. Bedeninde küçük bir çizik bile yoktu. Oysa şimdi…

Lord Lei Bing, ne yapmaya çalışıyordu?

Da Fu kaşlarını hafifçe çattı. Aimin- Shi geri çekilirken, Lei Bing’in büyük elleri yüzüne doğru geliyordu.

“Bana dokunup durma, midemi bulandırıyorsun.” diye tısladı Da Fu. Bedenini geri çekebilecek güce sahip değildi. Kara halat, en büyük iblisleri ve müsibetleri yakalayıp onları bir ölümlünün bedenine hapsedebilen efsunlu bir aletti. Da Fu ise ölümsüzlüğünü sağlayan salt enerjisi olmadan sıradan bir insandı ve kendi bedenine her zaman hoyrat davranırdı.

Bir ay boyunca gelen müritlerin asıl amacı sadece yedi gün boyunca olanlar yüzünden yargılamak değildi. Asıl amaç Da Fu’yu, Yi Bai’ye getirebilecek sebep bulmak ve tedavi edebilmekti. İki sekt arasında küçük bir anlaşmaydı bu.

Yi Bai ve Yun sektinin sahip olduğu her rün, flama ya da icat ilk önce Da Fu’nun elinden geçerdi. Yun sekti, Da Fu’dan haz etmese bile gönlünü hoş tutmak için ona küçük hazineler sunmaya hazırdı. Madam Yan ölümünü geciktiren, ya da yaraları için şifalı bitkiler hariç, göz boyamak adına her şeyi yapardı. Ancak Yi Bai, Yun sektinden farklıydı. Da Fu’nun sağlığı onlar için önemliydi. DunWu gibi kutsal bir ejderhaya boyun eğdiren, kendine aşık ettiren Da Fu’nun eceliyle ölmesine izin vermek aptallıktı. Lord Lei Bing, her zaman hatırlatırdı: ” Ben söylemedikçe ölemezsin.” on yedi yıl önce olan küçük kazada da Da Fu’ya iyi bakmışlardı. Ve şimdi de öyle olacaktı.

Henüz çenesini kavrayan Lei Bing şaşkınca baktı. Ve Da Fu’nun çenesini hoyratça yukarı çekti.

“Böyle şeyler söylememelisin, duyan da seni ellediğimi sanacak, İğrenç.”

Fısıldadı: “Seninle düzüşmek isteyen onca insan arasında değilim, A Yun.”

Da Fu gözlerini büyükçe açtı. Lei Bing’in ima ettiği şey midesini alt üst etmişti. Keskin kaşlarıyla ölümcül bakışları Lei Bing’in üzerindeydi.

Lei Bing, diğer elini Da Fu’nun boğazına götürdü “Hemen de sinirleniyorsun. Ne durumda olduğunu bilmeden. Bunu niçin yaptığımı düşünüyorsun ki? Seni kontrol etmem–“

Da Fu hışımla kolunu kaldırdı, ve Lei bing’in yüzüne elleri bağlı olmasına rağmen sert bir yumruk attı.

Aimin Shi hariç herkes şaşkındı. Da Fu’nun neye sinirlendiğini duyamadılar.

“Orospu çocuğu, sikeyim, çek terli ellerini üzerimden!”

Jian Yi şok içinde kavga eden ikiliyi izliyordu. Giden müritlerin hiçbiri dönüp olanlara bakmıyordu. Usta Aimin hiçbir şey yapmadan olanları izliyordu ve kalan üç kişinin de yapabileceği hiçbir şey yoktu. Lord Lei Bing devamlı fısıldayarak konuşuyor ve Da Fu’nun çıldırmasına izin veriyordu.

Sonunda Lei Bing Da Fu’nun bileklerini kavrayan kara halatın gücünü ikiye katladı. Ve ölümsüzün bedeni acıyla titrerken omuzlarını tutup ilerlemesini sağladı.

Jian Yi şok içinde olanları izledi! Lei bing nasıl olur da Da Fu dan daha güçlü olabilirdi ki?!

Aimin Shi, Jian Yi’nin dehşet içerisinde bakan yüzünü hemencecik fark etmişti. Öne doğru atılan ilk üç adımı hemen engelledi: ” İsminizi sorabilir miyim?”

Jian Yi, nutku tutulmuş bir biçimde konuştu: “Jian Yi.”

“Sonuna kadar tereddüt ettin, şimdi de kahramancılık mı oynuyorsun küçük demirci?” Jian Yi, Saniyesinde bakışlarını aşağıya çevirdi. Hafifçe gülümseyen Aimin Shi’ya buzdan gözlerle baktı.

” Merak etme,” diye ekledi Aimin Shi ardından, hakareti önemsizmiş gibi görmezden geldi: “Bu onun iyiliği için.” dedi.” Buraya geldiği zaman kurallara uymak zorunda.”

“Bir sürü yarası var. Güney Söğüdü tekrar inşa edip, imparator kaplanı ayakta tutmak ve kendisini tedavi etmek zor iş. O her zaman kendisini ihmal eder,”

Hafifçe gülümsedi. ” “Dinlenmek acıyı keskin hale getirir, ve görmezden gelmek ise her şekilde iyidir.” Her zaman bunu söylerdi.”

Jian Yi, Da fu’nun yaralarını gizlediğini hiç düşünmemişti. Her zaman güçlüydü, ve bir an bile gizlendiğini fark ettirmemişti… yoksa, ettirmiş miydi?

Donuk yüzü gördüğü zaman Aimin Shi rehavetle konuşmaya devam etti: “Üç gün istirahat, sonra şifalı kaynaklara gidecek. Cezasını çekerken ölmesini kimse istemez.”

Neden ölmesini kimse istemesin?

“A Yang ve diğerleri ile birlikte, biraz dinlenmeye ne dersiniz? Lord’um gücünüze gerçekten de hayran kaldı. Sorgu gününe kadar biraz dinlenip, şifalı kaynaklara gidersiniz ve bizimle birlikte antrenmanlara katılırsınız?”

Two Thin Worlds (BL)

Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla