Two Thin Worlds 38. Bölüm

''...'' Güney Söğüt'ün Büyük Şeytanı - Senin İçin Bir Kitap.

Da Fu bekledi, uzaklardaki çalılarda hışırtılar duyulmaya başladığı zaman omzunun üzerinden o tarafa bakmaya başladı, uzun bir zaman sonra küçük çocuğun silueti görünmeye başladığında izlemeye devam ediyordu.

Küçük arkadaşı bugün pek memnun değildi, mutlu görünmüyordu. Da Fu, hafifçe gözlerini kıstı.

Yüzü yorgun, belirgin göz kapakları şişti. Burnu parlıyor, güzel büyük gözleri attığı adımları gözlüyordu. Büyük dudaklarını büzmüş, kolları bedeninin her iki tarafında öylece durmuş yürüyordu.

İçi koyun kürküyle işlenmiş soluk kırmızı bir kaban giymişti.* Küçük bir şans tılsımına benziyordu. Kafasına geçirdiği kürklü kapüşon ve ellerindeki eldivenle paytak paytak yürürken Da Fu, yavaş yavaş gelmesini izledi. Bugün biraz geç gelmişti, uykusundan uyanamamış, küçük aksilikler yüzünden bir de ölümsüzü beklettiği ve oyun zamanını kaçırdığı için canı sıkılmıştı.

-Kırmızı şans ve bereketle ilişkilendirilir.-

Da Fu’nun keskin gözleri, küçük bedeni dikkatle izliyordu. Ve sonunda Jian Yi’nin arkasından kurt benzeri bir köpek çıkıp sinsice yaklaşınca kaşlarını iyice çatmıştı.

Jian Yi, arkasından gelen köpeği fark etmeden yürüdü. Hışırtıları duyduğu zaman durdu, ve arkasına döndü.

Başını kaldırmaya fırsat kalmadan üzerine kapanan gölgeyle birlikte korkuyla açılmış gözlerini sıkıca kapattı. Köpek üzerine atlayarak küçük bedeni anında yere sermişti!

Jian Yi, çok kötü düşmüştü. Başını kaldırdığında korkmuş, dudakları çoktan titremeye başlamıştı.

Acıyla nemlenmiş gözlerini yerden kaldıramadan üzerindeki köpek başını uzatıp gururla kendini gösterince Jian Yi’nin buğulanmış gözleri şaşkınlıkla açıldı, belirsiz kaşları yukarıya doğru kalkmıştı.

Jian Yi ağlamak üzereydi, ancak sevimli arkadaşını gördüğü zaman titreyen dudaklarını bir süre sıktı ve sonra kocaman bir gülümsemeyle bedenini köpeğin altında döndürdükten sonra kürküne yüzünü gömdü, kollarını sardı. Acısını içinde tuttu.

“Beni korkuttun Mao Taimei*!” Dizleri ve elleri sızladığı için, yüzünü köpeğin kürküne iyice gömüp ağlak suratını sakladı ve kollarını sıkıştırdı.

-Tüyleri çok güzel demekmiş-

Köpek kıvrık ve kabarık kuyruğunu hızla iki yana sallarken çok mutlu görünüyordu. Kulaklarını heyecanla yukarıya dikmişti. İki düğmeye benzeyen sevimli gözleri, küçük çocuğu heyecanla izliyordu. Dışarıdaki dili ve gösterdiği dişleriyle tehdit oluşturmasa bile, mutluluktan ağzından akan salyalar Jian Yi’nin omzunu ıslatıyordu, onu yemek isteyecek kadar seviyordu.

Jian Yi kafasını kaldırdı, kapüşonunun altından görünen saç tutamları ve sevimli gamzeleriyle güzel bir çocuktu.

Esmer olmasına karşın yüzü berraktı. Yüzündeki saflığın kendine has bir havası vardı. Yanakları birer küçük ekmek gibi yuvarlak ve sarkıktı; küçük bir çenesi, parlak kırmızı ve küçük olmasına karşın dolgun dudakları vardı. Göz yapısının çekik ve göz kapaklarının kalın olmasından dolayı dayanılmaz bir sevimliliğe sahipti. Büyük gözleri, gecenin yüzü gibi kara ve bin yıldızı barındıracak kadar hayat doluydu.

Köpeğin altından kendini kurtardıktan sonra beceriksizce doğruldu. Gözlerinin kenarında biriken ve uzun kıvırcık kirpiklerini ıslatan göz yaşlarını hızlıca sildikten sonra, köpeğe küçük ellerinden birini uzatarak kaşlarını hafifçe çattı. Parmaksız eldivenleri yüzünden öne çıkan işaret parmağı biraz olsun belli olmuyordu. Azarladı: “Böyle yapmaya devam edersen incinirim, sonra çok üzülürsün bak.”

Köpek kuyruğunu sallamaya devam ederken Jian Yi, bir şey hatırlamış gibi anında arkasına döndü, ve güzel ellerinden birini bariyere koymuş, ona doğru bakan ölümsüzü gördü. Soğuk havada burnu kızarmış, dudakları pembeleşmişti. Yıllar, acımasız savaşlar ve Da Fu’nun kötü şöhreti, zarafetinden hiçbir şey eksiltmemişti.

Jian Yi’yi bekliyordu. Onun için endişelenmiş olmalıydı.

“Shen Xingyun!!”

Da Fu hafifçe kaşlarını çattı ve ona doğru, kalın giysilerinden dolayı paytak paytak koşan çocuğu izlemeye devam etti. Sonunda bariyerin önüne geldiğinde Jian Yi’nin esmer yanakları daha da kızarmıştı.

Mao Taimei de, sevinçle koşarak Jian Yi’yi takip etti.

Ancak rehavetle, tekrar Jian Yi’nin üzerine atlayacağı sırada büyük sarmaşıklar hareketlenip köpeğin önüne çıktı, onu korkuttu. Sonunda Mao Taimei, korkuyla kaçarken Jian Yi hayranlıkla Da Fu’nun karanlık yüz ifadesini izleyip, kendini pat diye yere bıraktı.

“Seni çok özledim.” dedi Jian Yi. Büyük bir özlemle ve sevgiyle parlayan kara gözlerini, ölümsüzün yüzünden bir an olsun ayırmadı.

Da Fu, köpeğin iyice uzaklaştığını düşündüğü zaman sert yüzünü Jian Yi’ye doğru döndü, hiçbir şey söylemeden izledi. Güzel elleri yine kucağındaydı, kirli cüppesi üzerindeydi ve hafifçe dalgalanmış, kabarmış saçları ile ona doğru bakıyordu. Pisliğin içinde gizlenmiş bir inci gibiydi. Jian Yi’ye bir süre baktıktan sonra sert yüz ifadesi hafifçe gevşedi ve eski haline geri döndü.

Jian Yi, yavaşça etrafını saran çiçeklerle kıkırdadı, “Beni gördüğüne sevindiğini söylemiyorsun ama evcil çiçeklerin beni çok seviyor, bak, hemen de sardılar etrafımı.”

Da Fu kendi kendine kıkırdayıp eğlenen küçük çocuğu izledi. Kehribar gözleri eskisi gibi donuk değildi, önceleri neredeyse kör bir adamınki gibi bakıyordu. Şimdi ise, uzun zamandır baktığı gibi büyük bir sakinlikle küçük ziyaretçisini izliyor, eğlenmesi ve güzel kahkahasını duyabilmek için onunla oynuyordu. Da Fu kendine geleli çok olmamıştı.

Jiqing’in güzel haberlerini duyduktan sonra gözyaşları akıp durmuştu. İki gün sonra elinde küçük bir içki kavanozuyla gelen Jiqing, Da Fu’nun kızarmış gözlerini, burnunu ve titreyen dudaklarını gördüğü zaman kahkahalara boğulmuştu.

Onca iftira, yaşanan onca kötü günden sonra ve tüm dostlarının ona sırt çevirdiğinde bile, bir defa bile suratını asmamış, hayatını normal geçirmeye çalışmıştı. İmparatorlukta yaşanan katliamdan sonra Da Fu’nun mental sağlığı iyice bozulmuştu ve hapsedildiği zaman bunu bilmeyecek, bilse bile tepki veremeyecek kadar delirmişti.

Ancak küçük A Huan’ın yüzünü gördüğünden bu yana tepki verir oldu. Jiqing buna çok sevindi. A Huan’ın doğum haritasında görünenlerin bir kısmı doğru sayılabilirdi. Ve kendi kendine hayıflandı; eğer verebilecek daha çok parası olsaydı doğum haritasına daha iyi bakabilen birini bulabilirdi.

Neyse ki Da Fu, iyileşmeye başlamıştı. Kalbini kaplayan kötülük yavaşça kalkmış olabilirdi. Kendi lanetiyle savaşıyor olabilirdi.

Jiqing o gün gece boyunca Da Fu’nun yanında kaldı, ve ağlak suratıyla dalga geçerek içki içip onunla beraber Yangtze’a bakmaya devam etti.

Beş yıl boyunca Da Fu, kendisini ziyaret eden küçük çocuğun takma ismini duydu. Sıcak günlerde babanın sırtına bağladığı küçük çıkınla geldi. Ve bazen Liu MinYu bile onlara katılmıştı. Da Fu’yu affetmiş sayılmazdı. Yine de küçük kalbi, oğlunun ölümünü zorlukla kabul etmişti ve daha fazla kin tutamazdı.

Da Fu hafif bir sıcaklıkla örtülü gözlerini HeHuan hua’dan alamadı. Çiçeklerin sarmaşıkları Jian Yi’nin bedenini sarıyor ve onu hafifçe havaya kaldırıyorlardı. Buz çiçeklerinin güzel yaprakları yüzünü gıdıklarken güzel kokular üzerindeki kıyafete sindi, dökülen yapraklar etrafını rengarenk boyadı. Da Fu’nun bu dünyaya ait olmayan açık renkli gözleri bile, bu sahneye karşı koyamamış, göz bebekleri yavaşça büyümüştü.

Jian Yi, sarmaşıklarla oynamayı bitirdiğinde sevimli yüzünü merakla Da Fu tarafına çevirdi. Bacakları iki tarafa açıktı, elleri bacaklarının önünde, yerde duruyordu.

“Üşümüyor musun? ” diye sordu Da Fu’ya doğru. Elbette cevap almayacağını biliyordu. Her zaman olduğu gibi; tek başına konuşacak, soracak, Da Fu yerine cevaplayacaktı.

“Bence çok üşüyorsun, ama güçlü olduğun için bunu umursamıyorsun. Annem bedenime iyi bakmanın çok önemli olduğunu söyledi, sen de bedenine dikkat etmelisin. Bak, Babam senden daha büyük görünüyor… “

Da Fu: “…”

“Ayrıca annem kendimi çok yormamamı, gördüğüm her şeyle oynamamamı, herkesin peşinden gitmemem gerektiğini falan da söyledi… Ben bunların hepsini biliyorum, her neyse.”

” Shen Xingyun, buraya tek başıma gelmek istedim, annem izin vermedi bir türlü… Bir hediye aldım, bir kitap. Onu sana getirmek istiyordum, tek başıma yapmak istiyordum.” hafifçe somurttu.

“Annem dedi ki, buraya gelene kadar çok yorulurmuşum, ve bir yerde dinlenmek için oturursam ve uyuya kalırsam baykuşlar beni yiyebilirmiş…”

Başını hafifçe yana eğip genişçe gülümsedi. “Bence baykuşlardan daha büyüğüm, beni yemek isteyecek bir sürü hayvan varken baykuşlardan korkmam gerektiğini söyleyip duruyordu. Çok komik, hala küçük olduğumu düşünüyor. Ama ben büyüdüm. Görüyorsun değil mi?”

Jian Yi beceriksizce ayağa kalktı ve bariyere iyice yaklaştı. Da Fu’nun yüzü de bariyere epeyi yakındı. Küçük çocuğun yüzünü inceleyebilmek için iyice yaklaşmıştı. Ancak Jian Yi’nin ayağa kalktığını gördüğü zaman kendisini biraz geri çekerek izlemeye koyuldu.

“Bak, bana bak!” Kollarını büktü ve güçlü olduğunu göstermek için kendini sıkıp durdu.

“Babam böyle yaptığında kolu birden büyüyor. Dedi ki, büyürken iyi beslendiği ve bedenine iyi baktığı içinmiş.”

Jian Yi, o kadar büyümemişti bile, üstelik üzerindeki kalın giysilerle Da Fu’nun kol genişliğini görebilmesini umması çok komikti!

“Ben güçlüyüm! …Bir de bugün boyumu ölçtüm. Önceden kapıyı tek başıma açamıyordum ama şimdi açabiliyorum, dedem büyüyünce çok uzun ve güçlü olacağımı söyledi ve bulabildiği en güzel balıkları bana getirip duruyor… Keşke balıklarımı ve eriştelerimi seninle paylaşabilseydim… Yumurtalarımızı da paylaşabilirim. Hangisini istersin?” Jian Yi, geç kaldığı için acele acele konuşuyordu, zaman bile bırakmadan anlatmak istediği her şeyi aynı diğer çocuklar gibi düşünmeden anlatıyordu.

Da Fu: “…”

“Yemek yemezsen zayıf ve güçsüz olursun, ölmemek marifet değil.”

Da Fu çocuğu dinlemeye devam ediyordu. Her gün kendisini ziyaret etmeye gelen bu çocuk zamanla, Da Fu’nun sakinliğini ve dinginliğini geri getirmişti. Her gelişinde çok konuşur ve sonra da uyuklardı, onunla birlikte kimsenin gelmesini istemezdi. Da Fu’yu her zaman kendine saklıyordu.

“Sana yumurta getirmedim, ya da mantar, ama bir kitabım var.”

“Sana okumamda bir sorun yok değil mi?”

“Okumamı istiyorsan hiçbir şey söyleme.”

Da Fu gözlerini kırpıştırdı. “…”

“Tamam, sana okuyacağım.”

Jian Yi, kabanının tahta düğmelerini söktü ve bir kitap çıkardı. Kitap yıpranmış ve eski görünüyordu. Üzerinde bir cilt yoktu ve kağıtların ucu iyice buruşmuştu. Yeni olmadığı çok barizdi, ayrıca kitaplar çok pahalıydı. Dede, muhtemelen bunu ucuz bir dükkanda bulup torununa getirmişti.

Jian Yi ,yere sakince oturdu ve ciddiyetle kitabı açtı. Da Fu’nun görmesi için kitabı ona doğru çevirdi. Güzel çizimleri olan bir çocuk kitabıydı bu.

“Dün bunu iyice ezberledim, çünkü yazmak ya da okumak çok zor. Böylesi daha iyi.”

“Senin için iyice ezberledim, bu daha değerli değil mi?… Bu basit bir çocuk kitabı, yeterince zevkli olması için babamın yaptığı gibi konuşabilirim, ama sanırım bundan pek hoşlanmazsın Shen Xingyun. Hem ben, beni dinlemeni daha çok isterim…Ama bu bir sır olmalı, bu kitabı sana getirdiğimi dedem bilmemeli,… Yani ben kimseye söylemeyeceğim. Sen de kimseye söyleyemezsin. Evet, istesen bile söyleyemezsin değil mi haha! Ah,Bir de bunu bilmen gerekiyor: Tavşanlar ya da kirpiler konuşamaz. “

Jian Yi Da Fu’nun durgun suratını incelemek için başını kaldırdı, ardından kitaba geri döndü. Kitabın adı Kirpi ve tavşan.”

Sayfayı eldivenle birlikte büyük bir zorlukla çevirdi ve ciddi bir yüz ifadesi takındı. “Küçük kirpi bir top gibi yuvarlanabilir, ama o dikenli bir toptur.” Parmağıyla resmi işaret ederek anlattı.

“Ona dokunursanız eliniz yaralanabilir, çünkü kendini korurken sakar davranabilir, yine de kirpi aslında dost canlısıdır.Her hayvan gibi o da iyidir, dostu olmak istediği bay tavşanla iyi geçinmenin yolunu arayıp durur.”

Da Fu, eldivenle tutulduğu için doğru dürüst yerinde durmayan kitaba, Jian Yi gibi ciddiyetle bakıyor ve Jian Yi’nin işaret ettiği resimleri iyice inceliyordu.

“Bak Shen Xingyun, kirpi burada. Onu iyice görüyorsun değil mi? İstersen yaklaştırabilirim. Dikenleri çok keskin görünüyor, daha önce hiç kirpi görmediysen buna biraz daha bakabilirsin, beklerim. İşte bak, çok tuhaf değil mi? “

“….Bak burada kirpi bilmediği için kızıyor, daha sonra arkadaşı tavşan, bay kirpinin öfkesi yüzünden üzülüyor. Bay kirpi sakince arkadaşına sorabilirdi… Ama öfkelenmek normaldir, bu yüzden… çok öfkeli olduğun için üzülme. Her zaman yanında olacağım.”

“Bir de uzun, güçlü bir adam olduğumda, burada oturup canını yakmalarını beklemene müsaade etmeyeceğim. Seni hep koruyacağım.”

Da Fu’nun kaşları hafifçe havalandı. Ne söylediğini bilmeyen çocuğu dinlemekten başka çaresi yoktu. Jian Yi anlatırken başını kaldırmadığı için Da Fu’nun yüz ifadesini göremiyordu.

“Bak, bay tavşan evi için bir delik açıyor. Arkadaşı kirpi ise nasıl kazacağını bilmiyor, yardım etmeyi seviyor, bu yüzden yaptığı en iyi şeyi yapıp arkadaşı için yemek bulmaya gidiyor………… Beni dinliyorsun, değil mi?”

Jian Yi başını kaldırdığında Da Fu ile göz göze geldi, ve sonra mutlulukla tebessüm etti. ” Bay kirpi kitabın sonunda bay tavşanla daha iyi anlaşmanın bir yolunu buluyor…”

“Ellerimle kitabı tutmak çok zor, bu yüzden kitabı biraz biraz okusam olur mu?”

” Merak etmemen için sonunu hemencecik söyledim. Çünkü ben sonunu bilmeseydim, uyuyamazdım.”

Da Fu, anladığını belirten ifadeyle başını bir defa salladı.

Jian Yi, uzunca bir süre Da Fu’ya baktı, ağzı okumaktan ve konuşmaktan yorulmuştu. Gözleri Da Fu’Nun ince yüzünde oyalandı, sonra kabarmış ve dalgalanmış saçlarını izledi. Da Fu kirliyken, saçları özensiz iken bile güzel duruyordu. Küçük ellerinden biri, kendi saçlarına doğru gitti. Da Fu’nun saçlarının aksine onun saçları doğuştan dalgalıydı, hatta önüne düşen küçük saç tutamları, yeterince uzun olmadığı için iyice kıvrılmıştı.

Kendini karşılaştırmayı bitirdikten sonra, gözlerini; dikkatini uzun zamandır çeken Da Fu’nun ellerine indirdi. İnce elleri, zayıf vücudunun yapısını ortaya koyuyordu. Jian Yi, tüm hayatını bariyerde geçirmesi gereken ölümsüzün, dünyayı tehdit eden bir canavar olamayacak kadar zayıf olduğunu düşündü. Elleri toprakla kirlenmişti, derisinin içine saklanmış olan kan ve pislik tabakası tırnaklarının dibini bile istila etmişti. Sonunda şöyle söyledi:

“Avuç içlerin ne zaman iyileşecek, canın çok acıyor olmalı.”

Da Fu bir süre durdu, sonra ellerinden birini yavaşça kaldırıp avuç içine baktı. Yara izi ya da herhangi bir kırık, burkulma yoktu. Jian Yi’nin ne demek istediğini anlayamadı. İnce ellerini biraz daha inceledikten sonra avuç içini yeniden kucağına bıraktı.

Jian Yi kitabı bir tarafa bırakıp Bariyere iyice yaklaştı ve merakla Da Fu’nun ellerini incelemeye devam etti.

Bu kez düşünceli bir şekilde kaşlarını hafifçe çatarak sordu:

” Buradan kurtulmak senin için çok kolay değil mi? Yoksa öyle değil mi?”

Da Fu başını bir kez sallamıştı.

“Babam savaştığın için yorgun düştüğünü söyledi, avuç içlerin gerçekten canın çok acıyor olmalı, çünkü görmek bile tüylerimi diken diken ediyor… Bu yüzden mi bariyeri kaldıramıyorsun?”

Da Fu, birden bire ciddiyetle konuşan çocuğu merakla izliyordu; nasıl bunca şeyi bilebilir ya da görebilirdi ki? O daha küçük bir çocuktu, ayrıca Da Fu ellerinde herhangi bir sorun olduğunu hissetmiyordu. Yine de Jian Yi, küçüklüğünden beri şanslı ve tuhaf bir çocuktu.

‘Görebiliyorum’ diyorsa, görebiliyordu. Yalan söylemekte beceriksizdi, ve yalan söylemek için hiçbir sebebi yoktu.

Jian Yi, bir süre izledikten sonra etrafını saran küçük çiçeklerden birini kopardı. Ve bariyere iyice yaklaştı. “Ben senin için geldim.” ciddi bir şekilde konuştu.

“Bariyeri kaldırabilmeni çok isterdim…” Avucunu bariyere yasladı, kehribar gözlerin içinde kendi yansımasını görebilecek kadar yaklaşmıştı.

Da Fu, ne olduğunu anlamadan çocuğun yüzüne bakıyordu.

Sevimli yüzü birden ağır bir havayla sarılmış, durulmuştu. Güzel gülümsemesi ve gamzeleri olduğu gibi gözler önündeydi ancak yine de Da Fu, Jian Yi’nin önemli bir şey söyleyebildiğini anlayabilmişti.

Da Fu anlamadan dinlemeye devam etti. Daha sonra Jian Yi, ellerinden birini dişleyerek eldivenini çıkarıp çiçeği o eline aldı ve eldiveni yere fırlattı.

“Bunu biliyor musun? Bunu biliyor musun? Sana söyleyeceğim şeyi dinle. Bana rüyamda fısıldadın, Shen Xingyun. Sana bunu daha önceden söylemeliydim. Sesim çok güzel değil, ama eminim beğeneceksin.”

Yaşadığımız günler geçip gidiyor,

Seni bir gün görmemişken, niçin özlem duyarım?

Çiçeklenen ağaçların yaprakları suya izler bırakıyor,

Yüzümdeki yaşın, yanaklarıma bıraktığı gibi izler,

İçimdeki ihtiyar adamı susturmalıyız,

Bana söz ver,

Bir daha geleceksin.

Kalbimdeki ağırlık kaybolana kadar,

Gelmelisin,

Nehri örten çiçeklerin ince yaprakları, yavaşça süzülürken,

Geleceksin.

Ve seninle öğreneceğim.

Bana fısıldadığın her bir kelimeyi,

Her şeyi seninle öğreneceğim.”

Duyduğu şarkıyla birlikte Da Fu’nun tüyleri diken diken olmuştu. Bu şarkıyı bir yerde duyduğunu biliyordu. Şimdi karşısındaki küçük çocuk toy ve boğuk sesiyle söyleyince, kehribar gözleri heyecanla parlıyordu. Kendisine doğru uzatılan çiçeğe baktı, uzun düz kirpikleri hafifçe titremişti.

Jian Yi şarkıyı bitirdiğinde Da Fu’ya döndü, . ” Shen Xingyun.” dedi bir defa daha.

“Hiç kan taşın var mı?”

Da Fu gözlerini kaldırdı ve şaşkınca başını hayır anlamında salladı.

Kan taşı onun için çok faydalı olabilirdi. Ancak cezalandırılıp sürülmüşken ona şifalı taş ya da yaralarını sarmak için bitki, sargı bezi vereceklerini düşünmek biraz komikti. Olanlardan sonra Ahmak Lei Bing’in ve diğerlerinin onu öldürmemesi bile şaşırtıcıydı. Ona neden kan taşı versinler ki? Ölümsüzü kim tedavi etmek ister ki?

Tabii ki He Huan Hua!

Sevgili A-Huan’dan başka, yer yüzündeki hangi ruh böylesine yüce gönüllü ve saf olabilirdi!?

“Sorun değil senin için bir tane bulabilirim.” Jian Yi gülümsedi, ve ellerini bariyerden çekti. Uzattığı çiçeği, alacak güçte olmayan ölümsüzü daha fazla üzmek istemiyordu. Yere çömeldi ve sırtını bariyere doğru verdi.

Durduğu yer Da Fu’nun tam önüydü, bariyer olmasaydı kucağında kıvrılarak uyuyabilirdi bile.

Güzel gözlerini kapatırken, Da Fu’nun endişelerini tetiklediğini bir an bile anlamamıştı. Kan taşını bulduktan sonra Da Fu’ya ulaştırmanın ya da canı acısa bile kendisini zorlayarak bariyeri kaldırmasının bir yolu olduğunu düşünerek, ölümsüzü korkularıyla baş başa bırakmıştı.

Eğer ona bir kan taşı verebilirse, zihinsel olarak tükenen Da Fu’nun avuçlarının ağrısını giderebileceğini, onu dengede tutacak olan taşın saldırganlığını engelleyebileceğini ve böylece artık bu bariyerde kalmasına gerek duymayacağını düşünüyordu.

Bilmediği şey, Da Fu’nun öfkesinin fazlasıyla yıkıcı olmasıydı. Yani ona bir mağara dolusu kan taşı da getirse, Da Fu sinirlenecek bir şey bulduğu zaman ruhsal dengesi yeniden bozulacak ve yeniden bir yıkıma sebep olacaktı.

Two Thin Worlds (BL)

Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla