Two Thin Worlds 36. Bölüm

Sevgili Ölümsüz,Her şey hazır, kaderin için hazır ol. |Sekizinci Kısım

“Kendimi daha iyi hissediyorum, kesiklerin de kanaması durdu.” Jian Yi, arkası dönük bir biçimde oturan Mu Yang’a seslendi. Uzun zamandır odada kaldığı için sıkılmıştı.

Mu Yang hafifçe homurdandı. O, Jian Yi aksine gece boyunca bir gram bile uyuyamamıştı. Şimdiki sessizlik, beynini uyuştursa da uyumakta zorluk çekiyordu, Jian Yi’nin göremediği gözleri, ortamın sessizliğiyle beraber çoktan mayışmıştı.

“Sessiz olsan iyi olur Xiong,”

Mu Yang, fark edilmese bile, kavganın ortasında çok çevik davranamamış sadece iki kişiyi yakalayabilmişti, ve bu onu daha da sinirlendirmiş, kalabalık içinde A-Feng denilen genci fark ettiğinde ise öfkesine hakim olamadan saldırmıştı.

Yi Bai’ye gittiği zaman sorgulanmalıydı, ayrıca Askeri General olmasına rağmen o hala 17 yaşında bir genç sayılıyordu, Yi Bai’nin kuralları ondan üstündü. Bütün bunları düşündükçe yorgunluğu dayanılmaz bir hal alıyordu. Ne zaman göreve çıksa sonunda bir ceza alıyor ya da azarlanıyordu!

Jian Yi sustu ve hafifçe yatağa yayıldı. Daha fazla beklemek istemiyordu. Yeterince dinlenmiş olduğunu düşündü. Ve bu küçük oyunu bir an önce bitirmek için can atıyordu.

İstediği şey Yi Bai’ye gitmek, Da Fu’nun masum olduğunu söylemekti, böylece Da Fu’nun hayatından hiç iz bırakmadan çıkabilecekti. Daha sonra İhtiyar Gang ve karısı için An-Wen’i bulmalıydı… ve artık memleketi olarak benimsediği Jingdezhen’e geri dönebilecekti.

Ne kadar yorucu, tuhaf ve tehlikeli geçerse geçsin, bu küçük yolculuğunda bir sürü şey öğrenmişti. Öğrendiği ilk şey, beklentilerini her zaman düşük tutmaktı. Ve ikincisi ise hatırladığı hiçbir şeyin eskisi gibi kalmayacağıydı.

Aslında Da Fu, başından beri huysuzun ve oyun bozanın tekiydi. Ancak, Jian Yi için onu hatırlamaması büyük bir şoktu. Nitekim sarsıcı bir ayrılık yaşamışlardı. Ve onun dışında, Da Fu’nun her zaman peşinde dolanıp duran başka bir çocuk var mıydı ki? O kötü günden sonra, başka bir şehre kaçması, ailesinden ayrılması, ve belki de babasının üzüntülü ölümü birbiriyle bağlantılı olabilirdi.

Her şey yapılan küçük bir hata yüzünden olmamış mıydı zaten?

Ve olan bunca şeyden sonra Da Fu, Jian Yi’yi nasıl hatırlayamazdı ki? Jian Yi affetmeye o kadar meyilliyken, Da Fu kendi elleriyle onu diğer tarafa itmişti.

Jian Yi, artık istese bile, Da Fu’ya sıcak davranamayacağını anlayabildi. Onunla yakın olmasa bile, yanında dursa bile zarar görecekti.

Sessizce iç çekti, ve uyuklayan Mu Yang’a göz attıktan sonra sıkıntıyla dışarıya çıkıp kapıyı dikkatlice kapattı. Yorgunca etrafına göz attı.

Hiçbir ses yoktu, ayak seslerinin bile yankısı duyuluyordu.

Hanın içinde kasırga çıkarabilecek güçte olan ölümsüz herkesi korkutmuş olmalıydı. Kırılan korkulukların yerini iki uzun kalasla kapatmaya çalışanlar Da Fu buradayken, muhtemelen daha fazla fark edilmeyi göze alamamışlardı.

Elinden geldiğince sessiz oldu çünkü muhtemelen Da Fu, yemeğini çoktan bitirmiş ve üst kata çoktan çıkmıştı.

Jian Yi, burada hiç kimsenin kalmadığını düşündü. Ve sağlam olan korkuluklara doğru yol aldıktan sonra çenesini avucunun içine bıraktıktan sonra büyük gözlerini aşağıdaki yemek salonuna dikti. Dün sıcak renkler, güzel kokular ve değişik bir sürü insanla dolup taşan alan, çorak bir toprak gibi görünüyordu. İyi olan her şey gitmiş, yerine kuru dallar kalmıştı.

Jian Yi, dudaklarını birbirine bastırdı. İki derin gamzesi hemencecik öne çıkmıştı. Kara gözlerinin içini kaplayan endişe ve üzüntü karışımı bakışları ortaya çıkmıştı.

Düşündükçe kalbi kırıldığı için Da Fu’yu unutmaya çalıştı, onu son kez koruduğunu ve son kez koruyacağını biliyordu.

Artık onunla hiçbir bağı olamazdı. Güzel ve keskin, kendini beğenmiş bakışları, ince dudakları ve keskin hatlarla bezenmiş yüzü kirli kana bulanmıştı.

Savaşın esareti, getirdiği öfke ve suçluluk duygusu, güzel tenine nüfus etmişti. Gözlerine kolaylıkla bakmak mümkün müydü kim bilir, zaten bu yüzden reddetmemiş miydi onunla yemek yemeyi?

Jian Yi boş olan masalara teker teker baktı, açık olan paravanların her birine kısaca göz gezdirdi. Hiçbir katta gözükmeyen çalışanları aradı, bu saatlerde çekilmesi gereken ipleri inceledi…

Çok sonra gözüne bir paravan ilişti.

Diğerleri gibi ardına değin açık değildi bu paravan. Uzaktan göründüğü gibi kapalıydı, hafif bir aralığı vardı ve bu aralıktan yemek masasının dolu olduğu fark ediliyordu.

Jian Yi, burada birinin kalabilecek kadar yürekli olduğunu düşünmemişti.

Henüz diğer odaya girecek kadar cesaretli değildi, bu yüzden Da Fu’nun odada olduğunu düşünmüştü. Yemek davetinin üzerinden saatler geçmişti, sonuçta onu bunca zaman bekliyor olamazdı ya? Üstelik, gördüğü kadarıyla tabaklar ağzına kadar doluydu. Evet, evet, muhtemelen o değildi…Fei Xiao, ya da Ah Guo etrafta görünmüyordu. Belki de Fei Xiao’dur, sonuçta onun giysisi de beyazdı…

Bu uzaklıktan nasıl fark edebilirdi?

Paravanın küçük deliklerinden gözüken beyaz siluet Fei Xiao’ya, ya da Da Fu’ya ait olabilirdi, üçüncü bir kişinin orada olması kesinlikle söz konusu değildi.

Jian Yi gözlerini kıstı, ve aralık paravandan fark edilen ince beyaz elleri hemen tanıdı. Çay bardağına uzanan güzel eller Da Fu’dan başka kime ait olabilirdi ki?

Jian Yi gözlerini kırpıştırdı.

Aniden soğumuştu, onunla karşılaşmak istemiyordu.

Ve daha geri çekilmeden, ince eller yavaşça uzanıp paravanı geriye doğru itmişti.

Tanıdık bir siluetle karşılaştı; Üzerine attığı mavi pelerin ve büyük samur kürküyle, uzun saçlarını hemencecik tanımıştı. Soğuk yüzü ve çatık keskin kaşlarıyla, yemek salonunda oturan tek kişinin Da Fu olduğunu fark etti.

Da Fu, dürtüsel olarak başını yukarıya doğru çevirdiği zaman hoşnutsuz yüzünü, birbirine bastırılmış ince dudaklarını görmüştü. Keskin gözleri onu izleyen küçük fareyi anında yakalamıştı.

Korkutucu ifadesi ve soğuk kehribar gözler, loş ve tozlu havanın soğukluğuna bulanmadan, bu uzaklıktan fark edilebilecek derecede parlaklardı. Uzun saçları omzunun iki yanından kucağına doğru dökülüyordu.

Jian Yi irkildi ve anında geri çekildi. Çünkü bu efsunlu gözler, doğrudan ona bakıyordu. Kayıtsız, yine de ağır bakışlar yüzünde delik açacak kadar güçlü bir etki bırakıyordu.

Da Fu, dik bir şekilde oturmuş olsa da hafifçe öne doğru eğilerek yukarıda olan Jian Yi’ye daha iyi bakmak için başını biraz daha yukarıya kaldırmıştı. Kar beyazı teni, ince ve düz dudakları, mimiksiz yüzüyle rahatsız ediciydi.

Jian Yi, Da Fu’nun sert suratını bu uzaklıktan net bir şekilde görebiliyordu. Gözlerinin parlak ve benzersiz rengini, birbirine bastırılmış ince dudaklarının birden pembeleştiğini, ve onu saran samur kürkünün keskin çenesini nasıl sakladığını bu uzaklıktan görebiliyordu.

Jian Yi sadece biraz geri çekilmişti.

Bir nedenden ötürü ona emir veren gözlere bakma ihtiyacı hissediyordu. Artık Da Fu’ya kibar davranmak istemiyordu; her şey için yeterince yalvarıp özür dilemişti.

Fakat Da Fu’nun aynı şeyi yaptığı söylenemezdi. Yüz yıllardır yaşayan bu ölümsüz kim bilir hangi pisliğe batmış, kimleri katletmiş, kimlerin ölümüne sebep olmuştu. Ve şimdi de gücüyle övünerek Jian Yi’yi korkutmaya mı çalışıyordu?

Jian Yi’nin ona sunabileceği hiçbir duygusu yoktu. Büyük gözleri, ketum ve düz bir tavırla Da Fu’nunkilerle buluştuğunda hiçbir şey hissedemedi.

Saygı, sevgi ve hayranlık; öfke, kin, hayal kırıklığı hiçbiri yoktu.

Ne öfkeliydi, ne de kırgın. Durgun suratı, ve çarpan kalbiyle, Da Fu’ya baktığı zaman sadece ağırlaştığını hissedebiliyordu.

Jian Yi, Jiangxi’ye geldiğinden beri Da Fu’dan hiç korkmamıştı, şimdi korkması gereken hiçbir neden de bulmuyordu… her şeyi kafasından bir çırpıda sildi.

Hiçbir şey için pişman olmayacak, ya da kısa ömründe bir daha hiçbir şey için hasret çekmeyeceğini fısıldadı kendine. Artık elinden tutmak istemiyordu. Küçük anıları ise çoktan balık olup okyanusa karışmıştı.

O, hem affetmek istemenin hem de birinden uzak durmanın zorluğunu unutmuştu. Sevgili kahramanına yeniden kavuştuğu zaman, görmezden gelmek hiç de kolay değildi.

Neticesinde artık bir çocuk değildi, ve ağaçların, yaprakların ve çalılarına arasında gizlenip, vazgeçmeyi ağırdan alan biri olamazdı.

Buraya gelirken içinde küçük bir umut tohumu çoktan yeşermiş ve yapraklarının arasından çoktan küçük çiçek tomurcukları görünmeye başlamıştı. Beklentisini düşük tutmak istemiş, başaramamıştı. Şimdi ise, çiçekler yapraklar teker teker yolunmuştu, küçük tohumun ince ve yaş, tek dalı Da Fu’nun acımasız eliyle sökülüp atılmıştı.

Sonuçta uzun zamandır bağlı olduğu birinin bir diğer yüzünü sahici bir ağızdan dinlemek herkesi sarsardı. Ve her ne kadar bir yanı anlatılanlara inanmıyor olsa da, yeterince incinmişti.

Neticesinde Jian Yi, herkes gibi bir insandı.

Gururu yeterince ayaklar altına alınmış, yeterince sakin kalmış ve yeterince anlamaya çalışmıştı.

Şimdi kendini bile bilmeyen biriyle sonsuz bir acı içinde kıvranamazdı. Kırılan kalbini yeniden toparlanmak için zamana ihtiyacı vardı.

Fakat Jian Yi’nin aksine Da Fu, gözlerini kaçırmadı. Aksine, gözlerini kırpmaktan bile çekiniyordu.

Duyduğu güzel şarkıyı uzun zamandır düşünmüştü, Şimdi onu gözetleyen Jian Yi’yi fark ettiğinde ise, ne yapacağını bilemedi. Hem öfkeliydi, hem de heyecanlı; bir de Jian Yi’nin etkileyici yüzünü gördüğünde biraz durulmak zorunda kalmıştı.

Jian Yi bir gecede değişmiş gözüküyordu. Etrafını saran arkadaş canlısı sıcak aura çoktan kaybolmuştu, bir gecede enerjisini gizlemeyi öğrenmiş, etrafına belirgin bir duvar örmüştü.

Sakin tavırları ve ciddi ifadesi Da Fu’nun dikkatini çekiyordu. Siyah cüppenin içinde geniş göğsü ve yukarıdan bakarken fark edilen keskin çene hattı ile büyük gözleri gerçekten hayranlık uyandırıcıydı.

Da Fu, Jian Yi’nin bu kadar güzel olduğunu hiçbir zaman fark etmemişti.

Çocuksu tavırları ve ısrarıyla hemen gözden çıkarabileceği biri olduğunu düşünmüştü; gerçek karakterini fark ettiğini anladığında, aslında Jian Yi’nin gerçekten de tanıdığı, Jian Jiqing’e benzediğini görebilmişti.

Bu uzun ve yapılı beden, keskin yüz yapısı, ve olgunlaşmış vücut, nasıl olur da onun küçük oğluna ait olabilirdi?

Küçükken kıçının dibinden ayrılmayan yuvarlak yüzlü, büyük şeftali çekirdeği gözleri ve küçük ağzıyla, minik elleriyle yüzünü tutmaya çalışan bu çocuk gerçekten otuz iki yaşında bir erkeğe mi dönüşmüştü?

Ne kadar tuhaf, diye düşündü Da Fu. Uzun zamandır burada oturup Jian Yi’yi beklediği için öfkeliydi, sonrasında kendisine çevrilmiş olan gözleri fark etmemesi ise mümkün değildi.

Birkaç saattir düşündüğü her kötü kelime birden uçup gitmişti. Da Fu, Jian Yi’yi biraz da olsa anladı: “Demek bu yüzden dibimden ayrılmıyordun? ” diye mırıldandı.

“Ve bu sabah, elimi bu yüzden tutmuştun.”

Da Fu, Jian Yi’nin yapışkan küçük bir velet olduğunu hatırlıyordu.

Onu ilk gördüğü zaman tek bir kolla tutulacak kadar küçük ve kırılgandı. Gözleri iki derin çizgiydi; yumuk küçük elleri, göğsünün iki yanında sakince durmuştu. Jian Jiqing’in doğudaki evinden geçit ormanının aşağısı boyunca, yürüyerek gelmesini, ve ona bariyerin diğer tarafından tanıtmasını hatırlıyordu.

Sonra Jian Jiqing bir süre hiç gelmemişti. Tekrar geldiği zaman, küçük çocuk ayakları üzerinde duracak kadar büyümüştü.

Da Fu bu küçük şeyi sevmemesine rağmen, çocuk, Da Fu’ya epeyi düşkündü. Da Fu çok yorgundu, o zamanlar kendini kontrol etmesi olanaksızdı. Güney Söğüdü örten bariyer oradan çıkmasını engelliyordu,ve bariyer diğer taraf için ses geçirmezdi; ancak dışarıdaki istediği gibi sesini duyurabiliyordu.

Da Fu etrafını saran çiçeklerin arasında, sisli bir perdenin ardından kendisine el sallayan ve her zaman konuşan toy sesi kulaklarında hissettiğinde kirpikleri hafifçe alçalmıştı.

Yavaşça doğrularak ayağa kalktı.

Jian Yi ,o zaman Da Fu’nun hiçbir şey yemeden onu beklediğini fark etti. Doldurduğu bardağın üzerinde duman kümesi görünmüyordu. yemekler çoktan soğumuştu ve hiçbirine dokunulmamıştı.

Da Fu yüzünü çevirdi, ve keskin kaşlarının çatıldığını göstermeden, yüzünü pelerinin kürküyle gizleyerek ağır ağır yürüyüp merdivenlere yöneldi.

Jian Yi, Da Fu’nun en küçük hareketini bile gözledi. Ve ayak sesleri büyük hanın içinde yankılanırken kaşlarını hafifçe çatarak çıktığı odanın içine girdi.

Onu gördüğünde ne demesi gerektiğini bilememişti, ve doğrusu şimdilik ondan uzak durmanın en iyisi olduğunu biliyordu.

Kısa süre sonra, Da Fu’nun kapısı çaldı, Fei Xiao’nun sesi duyuldu.

“Efendim, birazdan yola çıkacağız,”

kapı usulca kapandı.

Ardından diğer kapı tıklandı ve Fei Xiao kapıyı yavaşça açıp içeriye girdi. “Ah Guo iki at kiraladı, birkaç bina ötedeki ahırı olan birine atları bırakmıştık.” Dedi,

Hafifçe Mu Yang’a döndü. “Buraya verdiğimiz hasarı karşılamak, ve atlar için bir keseden fazla para lazım.”

Mu Yang “Yeterince paramız var.” diye homurdandığı zaman Jian Yi onun uyanık olduğunu anlayabilmişti. O kadar sessiz ve kıpırtısızdı ki, odanın içi sessizlik doluyken, Mu Yang’ın uyumadığını sadece yakını anlayabilirdi diye düşündü.

Mu Yang kollarını gevşetti, kanı çekilmiş ellerine bakakaldı.

“Kendine geldin mi?” soğuk ses küçük cam parçaları gibi sırtına battığında Mu Yang kendine geldi ve irkilerek doğruldu.

“Mn.”

“Dediğimi duydun o halde, geç kalmadan gidelim.”

“…”

Fei Xiao gözlerini kısarak kinle yüzünü çevirmişti, Jian Yi onun rahatsız olduğunu anlayacak kadar bakmıştı yüzüne.

ancak geri çekilmeden gözlerini kırpıştırdı ve bakıp durdu. Jian Yi incelendiğini anlamıştı. Dün olanlardan sonra hiçbir şeye karışmak istemediğini anlayarak odadaki gerginliği görmezden gelerek: “Mu Yang, seçti.” dedi.

“Böyle giysiler sana çok yakıştı Xiong… Giydiklerine dikkat edersen daha çok kişinin dikkatini çekebilirsin.” Dedi açık sözlülükle. Ağzından çıkan kelimeleri kontrol edemedi.

Jian Yi şaşkınlıkla kaşlarını kaldırsa da küçük ve yamuk gülümsemesi hemen ortaya çıktı.

Fei Xiao cümlesini düzeltti. “Ondan bahsetmiyorum. Demirci olduğunu duydum ve dövdüğün eşyalar efsunlanıyormuş, yani demek istediğim daha çok dikkat çekseydin muhtemelen büyük sektlerin dikkatini daha çok çekebilirdin! Böylece daha çok paran olurdu.”

Jian Yi kıkırdadı. Para onun için çok önemli değildi. Dövdüğü aletleri ise, isteyen herkese vermeyecek kadar mantıklı biriydi. Hisleriyle çalışıyor, ve gerisini pek önemsemiyordu. Cimrilik yapmadan, alma-verme dengesini görmezden gelmeyerek yeterince şeye sahipti, daha fazlasına sahip olmayı hiç düşünmemişti.

Bir yandan, burada Jingdezhen’den daha yalnızdı. Resmi, ciddi ve duru bir karakteri olan Fei Xiao’nun ona arkadaşıymış gibi davranması, konuşması, Hatta kötü gecenin sabahında Mu Yang’ın bile değişmesi kırık kalbini görmezden gelebilecek kadar güç veriyordu; Bu yüzden Fei Xiao’yu duyduğunda iyi hissetti.

Mu Yang, uzun bir sessizlikten sonra kıpırdanıp, kolunu sandalyenin arkasına attıktan sonra odaya göz gezdirdi.

Jian Yi’nin çoktan ayağa kalktığını gördü. Yakışıklı yüzü bir sürü yarayla dolu olmasına rağmen gülümsemesi parlak bir hale gibi tüm kusurlarını kapatmıştı.

“Hiçbir şey unutmadınız değil mi, odaları güzelce kontrol edin,” dedi.

Jian Yi aklına birden gelmiş gibi meraklı bakışlarla sordu: “Hui, nerede?”

“Çoktan kaçmıştır, istediği yere gitmeyi seviyor.”

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla