Two Thin Worlds 3.Bölüm

Kolayca Kaçan Balık Ve Yaralı Kara Kurbağası

Dış kapı açıldığında, kendini orman yoluna açılan patikanın önünde bulmuştu.

Onu kaldıran her ne ise, oldukça uzun ve güçlüydü. Olabilirmiş gibi biraz daha yukarı kaldırılmış ve hızla fırlatılmıştı.

Bu canavarın hiç acıması yok gibi görünüyordu. Onu gömmek istermiş gibi, büyük bir güç kullanmıştı!

Jian Yi, kuru toprağa neredeyse çakıldı. Düşüşünün ardından çıkan toz bulutuyla birlikte birkaç metre sürüklenip yuvarlandıktan sonra durabilmek için sol kolunu çevik bir hareketle önüne attı, tırnakları kuru toprağa saplandı, bedeninin savrulmasını engelleyebilmişti.

Acıyla yüzünü buruşturmuştu, başını kaldıramadan kulaklarında kapının çarpması yankılandı. Sertçe kapanan kapının sesi, kalbinin çarpmasını bir anlığına durdurdu ve öylece kala kaldı. Kalbinin sesi, kulaklarını davul gibi dövüyordu.

Bunu hak edecek hiçbir şey yapmamıştı bile… Ancak Da Fu, onu dinlemek bile istememişti.

Koluna dayanarak vücudunu kaldırmaya çabalarken nefesi daraldı. Tüm bedeni düşüş yüzünden sarsılmıştı. Hissettiği keskin acıyla birlikte yüzünü buruşturdu.

Ancak kendini toparlayamadan, ve daha gözlerindeki hayal kırıklığı kaybolmadan arkasını döndüğünde dona kaldı.

Kulübe olduğu yerde değildi.

Jian Yi’nin aklı karıştı.

Eskiden, babanın söylediği gibi, dilden dile anlatılan bu adamın hoşgörülü yüzü, iyi kalbi ve berrak gözleri hangi cehennemdeydi? Buraya gelmek için o kadar çaba sarf etti, elindeki tüm parayı Da Fu’nun eline bıraktı ve yanında tek bir metalik yoktu. Parayı bırak, içebileceği bir damla su bile yoktu. Jiujiang’ın laneti hakkında hiçbir şey duymamıştı ve kim bilir bir yerden bir damla su bulsa başına neler gelirdi.

Orman ruhu laneti, Ulu Nehir Koruyucusu, bir Hayalet Uşak, ve daha da önemlisi bir anda kaybolan Da Fu’nun Çiçek Koruyucu Kulübesi.

“Sana ne yaptım ki?” diye haykırdı çaresizlik barındıran bir öfkeyle. Yumrukları sıkıydı. Giysileri hırpalanmıştı, kollarını saran bandajlar tozlarla kaplanmıştı.

“Bir kurban gibi davranmayı bırakmadığın sürece hiçbir zaman mutlu olmayacaksın. Yüz yaşında da olsan, o ahmak kırgınlıklarının arkasına saklanmaktan vazgeçmeyen biri, nehir ruhu için önemli mi olacak sanıyorsun? Oraya gittiğin her gün aklından neler geçiyordu, Güzel bir … mı bekliyordun-”

Beklenmedik bir şekilde karnına inen tekme ile iki büklüm olup tökezleyerek birkaç adım geri gitti. Boğazının iç çeperine yapışan toz bulutu ve tekmenin nefesini kesmesiyle birlikte sertçe birkaç defa öksürdü. Beline sarılan kollar sıkılaşırken, şaşkınlıktan yuvalarından fırlayan göz bebekleriyle, hırsla etrafına baktı.

Sağa sola, ardından etrafında şöyle bir döndü. Ve tam o sırada bileklerini kavrayan uzun bir şeyle kendini yerde buldu. Ardından yüzüne hızla bir yumruk indi.

İnlememek için yanağının iç tarafını ısırmaya gayret eden genç adam, gözlerini sımsıkı kapattı. Gelecek yeni bir darbenin acısına kendisini hazırlayarak konuşmaya devam ediyordu;

“Seni korkak, kendini göster! Sözlerimi geri almayacağım.”

“Da Fu, her şeyi mahveden senden başkası değildi.”

Kelimeler zehir gibi dudaklarının arasından aktı. Kendini durdurmayı becerememiş, içindeki öfkeyi kusmak istemişti adeta.

“O nehir ruhunu keşfettiğinde kendine saklasaydın bunları yaşamazdın!”

Sırtına inen darbeyle irkildi, ardından karnına güçlü bir tekme yedi. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Gözlerinden birini kapattı, canı acısa da dayanmaya çalışıyordu ve vuruşlar yavaşladığı zaman daha da öfkeleniyordu.

Etrafında dolanan kişi kesinlikle Da Fu idi. Ancak yediği sert tekmelerin arasından, nefretini bir kenara bırakarak şaşkınlıkla durdu. Aklına dolan düşünce kendine göre işe yarar gibiydi ve tekrar yalnız olduğunu hissettiğinde bıyık altından haylaz bir gülümseme ile ağzını araladı:

“Beni dövüyorsun çünkü gerçekleri söylüyorum.”

” Sen korkaksın.”

” Seni tutan kimse yoktu ama sen sadece üzülmeyi seçtin-”

“Beni rahat bırak!” diye haykırdı uzaklardan bir ses, var gücüyle bağırmış, hatta sonlara doğru sesi bile kısılmıştı.

Bu ses öylesine dayanılmaz bir acıyla inletmişti ki açıklığı, Jian Yi sözlerine devam edemedi.

İstediği şey kesinlikle bu değildi. Sadece sinirlenip kendini göstereceğini düşünmüştü. Ama Da Fu’nun yürek delen haykırışını duyduğunda, anında sustu.

Ardından boş alana uzun bir sessizlik çöktü. Yerde yuvarlanan Jian Yi, bu sessizlik içinde kılını bile kıpırdatmamış, nefes almaya dahi cesaret edememişti. Çok ileri gittiğini kesinlikle anlamayacak kadar dar kafalıydı.

Ve dudakları birbiriyle iyice iç içe girerken, kara gözleri kararsızlıkla titredi.

“Chuo Chuo, buraya gel. Sana saldırmanı söylemedim.”Diye devam etti yaşlı adam. Bir süre sonra kurduğu bu cümlelerin anlamı farklıydı.

‘Onun için değmez,’ gibi.

Sesi daha deminki haykırış kadar acı yüklü değildi. Hatta bu sessizlik içinde kendini kontrol etmiş bile sayılırdı. Sadece boğuktu, sakin ama buyurgan bir tavırla söyledi.

Jian Yi, üzerindeki ağırlıktan kurtulduğunda sırt üstü uzanıp sakinleşmeye çalıştı.

Hayalet uşağın eli oldukça ağırdı. Sağ tarafında küçük bir esinti hissettiğinde ‘Chuo Chuo’ denilen yaratığın doğrulduğunu anlamış ve derin bir nefes alarak rahatlamıştı.

Genç adamın kirpikleri hafifçe yanaklarına değerken yüzünü koluyla örtüp, yerde yatmaya devam etti.

Kendisi bile, sustuktan sonra yutkunmakta zorluk çekti. Ve kulaklarına dolan o acı dolu haykırışın titreme sesi…

Kötülüğe kötülükle karşılık vermek, nezaketsizliği nezaketsizlikle yok etmek, ona göre değildi. Yine de bir nedenden ötürü kendini durduramadan bir çırpıda söylemiş, ve üzerine onu kışkırtmanın iyi olacağını düşünerek söylemlerine devam etmişti.

Jian Yi, gücenmişti. Ancak Da Fu’nun onu affedebileceğini düşündü.

Karşısındaki bildiği ve tanıdığı eski Shen Xingyun ise, kırılsa bile onu isteksiz bir tavırla affedeceğini biliyordu.

Bir anlık gafletle ağzından çıkan ilk cümleyle dayak yemişti. Ama bu, bir yandan Jian Yi için iyiydi. Sonuçta, Da Fu’nun sabrı tükenmişti ve yerini belli etti. Bir yer değiştirme rünü yerine gizlenmeyi seçmişti.

Uzaklaşan hayalet uşağın ayak sesleri bile vahşi bir yıkıcılığa sahipti, neredeyse uyarı niteliğindeki bu adım sesleri, bir daha ki seferde bunun tekrarlanmayacağını bildiriyordu. Yani Jian Yi için ikinci sefer olabilirdi ancak bu, ikinci hatadan sonra bir üçüncünün ‘olabileceği ‘anlamına gelmiyordu.

‘pat, pat, pat.’ Hayalet uşak oldukça sinirliydi ve attığı her adımla Jian Yi irkildi.

Uzaktan gelen gıcırtılı bir kapı sesi duyduğunda gittiğini anlamıştı.

Sessizlik açık alanda adeta yankılandı.

Genç adam, uzun bir süre soluklanmaya çalıştı.

Birden esen rüzgarla birlikte, hışırdayarak kalkan kum zerrelerinin her biri, bir küme haline gelip sürüklendi ve uzaklarda kendi etraflarında bir tur döndükten sonra yere yığıldılar. O sırada bedenini kaplayan kum tanecikleri ve ciğerine dolan tozlarla nefes almak güçtü ,hele ki kaburgalarına aldığı darbelerle. Onlar en beteriydi.

Jian Yi kolunun birine dikkatlice ağırlığını verirken saplanan ani acı ile yüzünü buruşturdu. Yine de çıt bile çıkarmadı. Sadece biraz dinlenmesi gerektiğini düşündü. Birkaç sakin soluğa ihtiyacı vardı.

Böylece bir süre geçti. Alan hala sessizdi. Ormanın derinliklerinden yankılanan tek ses ağustos böceklerinin uğultusu idi. Jian Yi, bu sessizliğe daha fazla dayanamayacağını düşündü.

Geçen her saniye yine Da Fu’dan uzaklaştığını  hissetmekten kendini alamadı, ve vicdan azabı çekti.

Böylece açık alana doğru seslendi:

“Da Fu, bana bir şans ver. ”

“Söylediklerim için özür dilerim.. sadece, sadece-”

Bir bahane bulamadı. Sarf ettiği sözlerle elbette ki hemencecik affedilmeyi beklemiyordu.

Ardından düşüncelerini değiştirdi. Yüzündeki haksızlığa uğramış somurtkan çocuk ifadesi, yerini hayal kırıklığına bıraktı. Söyledikleri ağırdı ve çocukluk kahramanının hassas noktasına dokunduğunu bilmiyordu. Sadece, bir anlık gafletle ağzına hakim olmamış ve gerisi de gelmişti.

Bu yüzden Da Fu’yu ikna etmeye çalıştı. ” Belki de nehir ruhu hala oradadır. Onu hiç ziyaret etmedin mi?” diye atıldı. Sesindeki sıcaklığı özellikle vurgulamak amacıyla yavaş ve uysal bir şekilde sormuştu. Cevabı biliyordu.

Biraz bekledi. Ve bir ses yoktu. Bu yüzden doğrulurken kendi kendine konuşmaya devam etti.

“Nihayetinde Da Fu’sun, neden soruyorsam. Yüz yıl geçti, eminim birçok defa gitmişsindir.” Birbirine girmiş karmaşık saçlarını çözdü. Saçlarını topladı ve bandı ağzındayken küçük bir homurtuyla konuşmasına devam etti: ” Da Fu. Ama ben sadece hikayeni duymak istemiştim.” İşini bitirdiğinde sendeleyerek ayağa kalktı.

Kulübenin eskiden olduğu yere doğru yavaş yavaş ilerlerken ellerini öne doğru uzatıp evi bulmaya çalıştı. Görünmeyen evin bariyerini bulduğundaysa avuçlarıyla neyi tuttuğunu hissetmek için biraz üzerinde gezdirdi.

Bu bariyer, cam gibiydi, Yani evi bir bariyer örtmüştü gerçekten.

“İçimden bir ses; seni andığımda, içimden bir ses eğer bana bazı şeyleri anlatırsan rahatlayacağını söylemişti. Bu yüzden buraya kadar geldim. Neredeyse bütün birikimimi sana verdim-” Son cümleyi bilerek dile getirmişti ki; Da Fu, affetmek yahut kendini göstermek için bir bahane bulsun. Fakat genç adamın karşısındaki ihtiyar uzun zamandır buradaydı, ve gereğinden de inatçıydı.

Özellikle ona söylenen onca şeyden sonra sadece bir para kesesi için yüzünü gösterir mi sanıyorsun?

Ayaklarının ucuna düşen kesenin şıngırdamasını duyduğunda, bir an gözlerini yere indirdi. Ardından etrafına, gözlerinde belirsiz bir endişe pırıltısıyla bakarak konuşmaya devam etti.

Onu kaybetmeyi göze alamazdı. Ağır konuştuğunu biliyordu ama, ama cezası bu kadar ağır olmamalıydı! Nitekim bu tepkiyi beklemiyordu, Da Fu’nun bu kadar inatçı olacağını düşünmemişti.

Eğer susarsa, bir ömür kadar bir zaman daha ondan ayrı kalacağını biliyordu. Tekrar konuşmayacak, birbirlerinin yüzlerini görmeyeceklerdi. Ve bu tek ömür içinde, Jian Yi’nin kalbine çakılacak olan ikinci kazık olurdu. Jian Yi endişesini göz ardı edemezdi.. O çok şey görmüş küçük bir çocuk idi hala.

“Neden bilmiyorum ama içimden bir ses sen ne istersen yapmamı söylüyor…” dedi mırıldanarak. Kirpikleri istemsizce titredi.

“Gitmeni istiyorum.” Dedi boğukça, ardından burun çekme sesi duyuldu. Jian Yi’nin kalbi bir an için titredi.

Onu ağlatmış mıydı? Hem bu kadar hırçın, hem de bu kadar hassas bir ölümsüz nasıl idare edilebilirdi ki?

Üzüntüsünü kendine saklayarak şöyle söyledi; “Hayır, bunun dışında… Bana seni izlememi söylüyor. Ona göre sana yardım edebilirim. Bunca yolu sadece seni düşünerek geçirdim, buraya gelirken bile sana yardım edebileceğim konusunda şüphem yoktu.”

Yalan sıralamak konusunda usta sayılırdı.

İnatçı kişilikler hayatının her evresinde karşısına çıktı. Yalnız büyüyen bir çocuk, kavganın ve öfkenin bir süre sonra hiçbir işe yaramadığını idrak ederdi. Öyleyse sorunları nasıl çözecekti ki?

Bazı insanların görüşleri dardı ve kabalardı. Sahip oldukları bir avuç arpayı bile böbürlenerek, yere göğe sığdıramaz ve abarttıkça abartırdı. Bu insan tipi en sinir bozucu olandı ki-Da Fu bu kategoride değil- Jian Yi bir yerden sonra bu boş sohbetlere daha fazla dayanamayarak birkaç şey öğrendi.

Ve aklına gelen en yatıştırıcı kelimeleri kullanarak sakin ve iyi bir ses tonuyla Da Fu’nun öfkesini dindirmeye çalıştı.

Bu, bir yerden sonra işe yarıyor gibiydi. Yatıştırıcı sesi alanda bir mırıltıyla rüzgarda asılı kalıyordu.

Bir süre sonra, sesi öyle yatıştırıcı bir kıvama gelmişti ki masal anlatıyor gibi görünüyordu.

“Aslında, aslında daha demin söylediğim her şey sinirle söylenmiş sözlerdi. Sen iyi bir adamsın. Benimle yemeğini bile paylaştın.”

” Ve ölümsüzler arasında böylesine övülerek, güzel, beyaz yeşimden yüzünü gözyaşıyla hırpalamanın bir manası yok.”

“…”

“Güçlü cesur ve hoşgörülü. Küçüklüğümden beri ‘Da Fu’ deyince söylenen kelimelerdi bunlar Her zaman soğuk kanlılığını koruyan Saygıdeğer Efendimiz, kendini üzücü bir olaya adamamalı.”

Da Fu cevap vermeye niyetli değildi.

Bu sözlerin arasında sadece birkaç burun çekme sesi gelmişti, yine de Jian Yi güzel bir tebessümle etrafına bakarken, yanaklarındaki gamzeler çukurlaşmıştı. “Şu an gözyaşlarını küçük ellerinle nasıl sildiğini hayal edebiliyorum.” dedi tereddütle, bu sözler onun düşünceleri imiş ve bir an ağzından kaçmış gibi çıktı. Alan her ne kadar sessiz de olsa , etraftaki soğuk dalganın kırıldığını biliyor gibiydi.

Bunu bir sataşma olarak algılayan Da Fu: “Hah, neden ağlayacakmışım?” dedi uzaklardan. “Bu aptal sözlerine önem verdiğimi mi sanıyorsun?”dedi.

“Ah, lafın gelişi, böylesine önemli bir ölümsüzün benim sözlerimi kaale alması imkanız..”

Jian Yi, Da Fu’nun mızmız suratını görmek için can atsa da biraz daha sabretmesi gerektiğini biliyordu bu yüzden konuşacağı sırada yüzünü buruşturarak belini tuttu.

“Ah Saygı Değer Efendim, canım çok acıyor. Ayrıca kötü uşağınız tarafından giysilerim paçavraya döndü.”

Da Fu kaşlarını çattı, Jian Yi’nin onu görmediğini biliyordu. Bir bacağını diğerinin üzerine atmış, avucuna çenesini yaslamışken diğer elindeki mendille burnunu sildi. “Onlar her zaman öyleydi.” dedi umarsızca.

Jian Yi’nin gözleri hafifçe irileşti, yüzündeki ifade resmen çarpılmıştı. Yine de bozuntuya vermemeye çalışarak gözlerini kaçırıp etrafına bakmaya devam etti.

“Yine de… yine de, bana birkaç şifalı ilaç vermeniz mümkün değil mi? Buraya uzun bir yoldan geldim.” dedi, utanmazca. Sesini bilerek yumuşatmış, ve masum biraz da kırık bir maske takınmıştı.

Da Fu, saygı çerçevesindeki sözler ve Jian Yi’nin takındığı, üzgün ses tonuyla, hafifçe yumuşamış gibi görünse de soğuk bakıyordu. Düşünceyle kafasını kaldırdı ve hafifçe başını uzatarak Jian Yi’nin bedenine bir bakış attı.

Söylediği gibi giysileri geldiğinden beri paçavra gibiydi yine de sertçe yere atılmanın verdiği hasar da kötü kumaşı daha da yıpratmış, siyah cüppesi tamamen toz içinde kalmıştı. Bunun dışında, kumaşın altına saklanan bedeninden yaraları seçmek mümkün değildi. Dışarıdan görünen tek yara, sertçe yere düşmenin verdiği etkiyle yüzünün yan kısmının sürtünüp, derisinin soyulmasıydı.

Jian Yi, sızlayan yaralarına aldırış etmeyecek kadar güçlüydü. Bu yüzden yaraların acısını yüzünden okumak oldukça zordu. Yüzünü ne kadar buruştursa da bir yanı bunun sahte göründüğünü düşündüğü için zor durumda kalmış hissediyordu.

Bir yandan Da Fu’nun merhamet etmesini umut ediyordu.

Sert bir görünüş takınsa da elbet ona nazik davranacağı anların da olacağını düşündü. Bu yüzden üzerine gitmekte karar kılmıştı.

Eğer ona yardım etmeyi kabul etmezse sızlanarak orada kalmaya ve yatmaya devam edecekti. Eğer Da Fu’nun kalbi göründüğünden de kara ise ve o bunları düşünürken çoktan kaçmak için bir şeyler ayarlamışsa, yapacak bir şey yoktu. Belki de geri dönebilir, ve kılıç dövmeye devam ederdi. Belki de gelmesini beklerdi. Yine de, söylediklerinin bir kısmı doğru sayılabilirdi;

Dayandırdığı her kelime aslında tek bir duyguya odaklıydı,

Da Fu’yu aklından çıkaramadığı doğruydu. Onun acısını çözerse bir şeylerin hayatını etkileyeceğini biliyordu. Bu tamamıyla saf bir histi. Kalbi öyle dediği için yola çıkmış aptal bir adamdan başkası değildi Jian Yi. Ve bu kararı alırken hiç zorlanmamış olsa da, yol boyunca aklına sis gibi işleyen gri anı bulutlarının her biri, kalbinin derinliklerini sızlatmış; hatta, hayatı boyunca şükür içinde yaşayan bu adama keşkelerle dolu saatler geçirtmişti.

“Keşke, keşke daha önceden gitseydim,”

“Şu an ne yapıyordur? “

“Umarım hala aynı yerdedir.”

“Bıraktığım gibidir.”

“Keşke gitmeseydim.”

“Ona bunu yaparak hata ettim.”

Dalgın bakışlarla bariyere tutunmaya devam etti.

Kapı aniden açılıp da, Da Fu’nun soğuk yüzünü suratının hemen yanında gördüğünde tökezleyip yere düştü. Bunun işe yarayacağını gerçekten tahmin etmemişti!

Bu sefer gerçekten acıttı!

Da Fu: “Pekala, ilaç vereceğim.” dedi umursamazca gözlerini kaçırırken.

Jian Yi tam umutlanmıştı ki, işaret parmağını yüzünün ortasına sert bir şekilde çeviren adamın çatık kaşlarını fark etti.

Sesi sertti ve vahşi bir hayvan gibi tehditkardı ve beklediği mızmız surattan bir iz yoktu, “Ancak, ilacı aldığın gibi toz olmazsan seni Chuo Chuo’ya yem ederim.”

Jian Yi şaşkınlıkla ağzını araladığı sıra yakınlarından gelen alkış sesiyle iliklerine değin ürperdi. Chuo Chuo’nın bu anlaşmaya oldukça sevindiği açıktı.

Bir süre gözlerini Da Fu’dan ayıramayan Jian Yi, ağzını açtığı gibi utandı.

Ardından dikelmiş kol tüylerini hafifçe sıvazlarken,”Ah, kalkmama yardım eder misiniz?” dedi utangaçlıkla, rolden çıkamayarak. Da Fu ise yüzünü buruşturduktan sonra saçlarını arkasında savurarak içeri girdi.

Ne kadar da acımasızdı. O kadar dil döktükten sonra biraz daha dost canlısı olması gerekmiyor muydu?

“Ah teşekkürler, bunu bekliyordum… ”

 

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla