Two Thin Worlds 20.Bölüm

Yedinci Gün - Kısa Sorgu |Üçüncü Kısım

 

Böylece akşam olurken, Fei Xiao, kısa konuşmaların ardından ana konuya gelmek amacıyla yem atmıştı, “Mu Yang, kediye çok iyi bakıyordu.” dedi Da Fu’ya doğru. Ancak, Da Fu’nun bu küçük cümleyi umursamayacağını biliyordu. Fei Xiao, Da Fu’nun düşüncelerini biliyordu bu yüzden uzatmadan konuşmayı sürdürdü: “O aslında iyi biridir.” dedi.

Kendisine çevrilen bezgin bakışları fark ettiğinde,Fei Xiao gözlerini kaçırdı. Ve sırtını arkasına yaslayan adama göz ucuyla bakarak konuşmaya devam etti: “Onu ilk gördüğünüzde de katı davranmıştınız, ve her görüştüğünüzde baskınız hiç değişmiyordu. Aslında Efendim, o size hayrandı-”

“Beni ilgilendiren bir konu değil.” dedi geçiştirerek. Bu konu hakkında konuşmaya istekli olmadığını belli ediyordu.

Fei Xiao hayal kırıklığıyla bakışlarını yere indirse de bu sorunu çözmek istiyordu. Bir yanlış anlaşılma olup olmadığını soramasa da konuşmaya devam etmeliydi: ” Sadece anlatmak istedim… Mu Yang… Edepsiz değildir… Çoğu zaman sakindir, ciddidir ve öfkesini sadece yabancılara gösterir. İçtendir. Buraya gelirken, ilgisiz gibi davransa da heyecanlıydı.”

Da Fu, göz ucuyla Fei Xiao’ya baktı.

Fei Xiao, bir süre sessizlik içerisinde bekledi. Da Fu’nun cevap vermeyeceğini anladığında, dudaklarını dişliyordu. Fakat Güney Söğüt Efendisinin gözleri onun üzerinde oyalanıyordu. Fei Xiao bunu, onu dinleyeceğine dair bir işaret olarak algılamıştı.

Mu Yang’nın sabahki kötü sözlerini, Da Fu da duymuş olmalıydı, ve bu Mu Yang için iyi değildi. O sadece Fei Xiao’yu sıkıştırmaya çalışıyordu. Güney Söğüt Efendisini görmeyince büyük çenesini düşüncesizce açmıştı!

Fei Xiao, Da Fu’nun Mu Yang’a olan düşüncelerini biraz olsun değiştirmek istiyordu. “Benimle uğraşmayı sevdiği için bu cümleleri sarf etti. Arkadan gelirken diğerlerini nasıl susturduğunu duydum. Ama geldiğim zaman kışkırtmak için kullandı. Ve Önceden… Siz ona biraz fazla sert davranıyor gibiydiniz… Bunu fark ettiğinde onu bir dost olarak görmediğinizi anladığı an hayal kırıklığına uğramıştı.” dedi.

“Dost olarak görmediğim tek kişi Mu Yang değil: Sen de öyle.”

Fei Xiao, sözler karşısında ezildi. Birbirlerinden nefret etmelerinin nedeni kesinlikle birbirlerine benzemeleriydi. Sözcükler kamufle ederdi. Sert zırhların ardında aynı yerden yaralanan iki savaşçı, birbirini anlardı.

Bir nedenden ötürü Da Fu, Mu Yang’a sert davrandı ve Mu Yang altta kalmaya razı gelmeyerek, ona kin güttü. Böylece hala birbirlerinin nefretlerini körükleyecek şeyler yaparken, aynı zamanda birbirlerine yakındılar; ve bu yakınlık Fei Xiao’nun ara-bulucu, barışçıllığını yaralıyordu. İkisi de çekinmeden Fei Xiao’yu hırpalıyordu.

“Öyle olsa bile, bu görev için çok heyecanlıydık. Bugün güzelce dinlenmeniz gerektiğini düşündüm. Ama olanları anlatmanız için ikimizin de kayıt tutmaya ihtiyacı var. Mu Yang, sizinle iyi geçinmediğini görevliye söylemişti. Israr ettiğim için kabahat benim… Bu yüzden efendim… Lütfen, yarın Mu Yang geldiği zaman onun da sorguda görevini yapmasına izin verin. Bu önemli-”

“Fei Xiao, beni şimdi sorgulayabilirsin. Arkadaşına haber ver de buraya gelsin.” dedi soğukça. Da Fu açıkça dalga geçiyordu. Ancak Fei Xiao, Da Fu’nun kendisiyle alay edip etmediğini anlayamadı. Sormak istiyordu.

Sözler Da Fu’nun sivri dilinden çıkınca her zaman bir meydan okuma olarak algılanabilirdi. Bu yüzden Fei Xiao endişelendi.

“Efendim. Yedinci günün akşamındayız… Buraya gelemez.”

“Neden?” diye sordu Da Fu sinsice, biraz da uğraşmak istemişti. ” Yeterince iyi olmadığını mı söylüyorsun?”

Fei Xiao, anında kafasını kaldırıp derin bakışlarını Da Fu’ya sundu. Gözleri de, yüzü de hafifçe azarlar nitelikteydi. Güzel gözleri büyümüş ve kaşları hafifçe yukarı doğru kıvrılmıştı. “Hayır, kesinlikle hayır. A-Yang çok güçlüdür, henüz on beş yaşında iken askeri birlikte yeni komutanlığa aday gösterilmişti. Ayrıca güz zamanında yeni pavilyonda hayalet diyar ve dünya arasında kurulan yeni bariyerin inşasında çok işe yaradı.”

“Öyle diyorsan,” dedi umursamazca Da Fu. Sonra tekrar uykusu geldi. Şu an Mu Yang ya da başka birini düşünecek kadar sabırlı değildi. İstiyorsa yarın gelsin, böylece biraz dinlenmiş oldurdu.

Ancak Fei Xiao, bu kelimeleri çok ciddiye almıştı. Ve Da Fu’nun, ikisini de test ettiğini düşündü. Diğer gün Mu Yang geldiği zaman, kışkırtıcı sözler söylerse ne olacaktı?

Mu Yang, henüz on yedi yaşındaydı ve onun kadar olgun değildi. Da Fu’yu bir tehdit olarak algılıyordu ve söylediği her cümlenin altında bir anlam arıyordu. Diğer taraftan da düşününce, Da Fu hiçbir zaman çocuklarla uğraşan bir adam olmamıştı…

Fei Xiao başka seçeneği olmadığını düşündü. İsteksizce, boş bir odaya girdi ve haberleşme rünü ile, Mu Yang’a ulaştı. Mu yang ciddi sözlerin ardından sadece bir “Tamam,” demiş geleceğini belirtmişti.

Gece, Fei Xiao için eziyet gibi geçti. Da Fu, Mu Yang’ın yola çıktığını bilmiyordu. Aralıklı olarak uyudu ve Fei Xiao’nun ayakta dikilmelerini görmezden geldi.

Mu Yang, Fei Xiao’nun yanında aptal rolünü üstlense de, onun güçlü olduğunu, bu yüzden gece geçit ormanından geçerken, ona yaklaşmayacak bir sürü hayvan olduğunu ve at üzerinde olduğu için mantarlarla karşılaşsa bile, bunun fark edilmeyeceğini biliyordu. Yine de Da Fu’nun gereksiz inatçılık yaptığını düşündü. Tekrar öfkelenmiş ya da küçük hikayelerinden sıkılmış olmalıydı… Ve kendisine sataştı!

Fei Xiao kendini biraz rahatlattı, yine de geçit ormanında ne olacağı asla kestirilmiyordu bu yüzden o gece hiç uyuyamadı.

Mu Yang’ın iki saat içerisinde Güney Söğüt tarafında olması gerekirken o, sabaha karşı altıda kulübenin önünde belirdi. Uzun saçları, sabahın soğuk ve acımasız rüzgarıyla birlikte, arkaya doğru savruldu, bal rengi teni, soğukla birlikte hafifçe kızarmıştı. Gözleri, hafifçe sulanmış olsa da hala keskin ve güçlü bakıyordu.

Atı bağlamak üzere etrafa bakınırken, at rehavetle kişnedi. Mu Yang dikkatini, gürültücü beygire verdi ve hafifçe kaşlarını çatarak sessiz olması için burnunu okşadı. Ve daha ilerlememiş iken, kulübenin kapısı aniden açıldı. ” Yixing!*”

-Samimiyet ismi, Yang ikinci aldığı isim. Samimi olan insanlar birbirlerine ilk isimleriyle hitap eder. ismi yixing idi, yixing义行 doğruluk, büyüyünce de benzer isimler alıyorlar. Yang taoizm enerjisi parlaklık saflık doğruluk öğretisini kapsıyor.-

“Hei Chan-*”

İleride bilinecek olan bişey bu, ben isminin anlamını söyleyeyim, Hei karanlık, Chan da açgözlü anlamında söyleniyor. İlerde Hei Chan, yani Fei Xiao- kağıda ismini not alırken bu karakteri kullanmayacak. Bunun yerine ağustos böceği anlamına gelen karakteri kullanacak. Bunu spoiler olarak algılamayın.-

Kafasını önüne döndürdüğü gibi, Fei Xiao’nun ağlayan suratını görmesiyle birlikte yüzü karardı. Keskin bakışları, Fei Xiao’nun yüzünde oyalandı. Fei Xiao ne zaman ağlasa, kendini bastırmaya çalışırdı, bu yüzden göz kapakları ve burnu kızarırdı. Mu Yang, onu böyle görmeye alışık değildi. Uzun zamandır Fei Xiao’nun ağladığını anımsamıyordu bile.

“Ne oldu?” dedi, sert ve keskin bir tonda. Öfkeyle birlikte çene kasları gerilmişti. Ama elleri yüzüne göre oldukça şefkatliydi.

Bir elini omzuna koydu, diğeri ise Fei Xiao’nun küçük çenesini zarifçe kaldırdı. Ağladığını gizlemeye çalışan Fei Xiao, ellerini istemeyerek indirdi. Akan yaşlar sıcaktı. Ve kızarmış yanaklarından yavaşça süzülürken, Mu Yang, dikkatli bir şekilde göz yaşını baş parmağıyla sildi. Ve sıcak yanağı hafifçe sıvazladı.

“Yol iki saatten fazla sürmezdi. Çok geç kaldın, ben sandım ki…”

Mu Yang şefkatli ellerini geri çekerken gözlerini kaçırdı. Ne söyleyeceğini bilemedi. Fei Xiao’nun ağlama sebebinin Güney Söğüt Efendisi olduğunu düşünüyordu. Oysa kendiydi!

Kabahatliydi, Ona haber bile vermemişti. Gecenin karanlığında parıldayan rünü fark etmemiş, uyumuştu!

“Neden geç kaldın?” dedi endişeyle Fei Xiao. Gözlerini beyaz kol yenlerinin, bulut imgeleriyle süslenmiş şeritleriyle sildi. “Seni aramaya çıkacaktım. Ama Güney Söğüt Efendisi gece rahatsız-”

“Ben özür dilerim.” dedi içten bir şekilde Mu Yang. Tüm ciddiyetiyle Fei Xiao’nun gözlerine bakıyordu. “LianHua kasabasında, küçük bir hayalet sorun çıkarıyordu, onunla ilgilendikten sonra gelmeyi düşünüyordum ama beni zorladı.. Sonra üzerimi değiştirip geleceğim demiştim ve acıktım. Yemek yeyip biraz dinlenmeyi düşündüm. Gözümü kapattığım gibi… uyumuşum… Uyandığımda gün aymıştı…”

Fei Xiao başını sallayarak karşılık verdi.

“İyi misin?” diye sordu usulca Mu Yang.

“İyiyim.. Açıklaman olmasaydı bilerek olduğunu düşünecektim!” diye şaka yaptı gülümsemeye çalışarak. Mu Yang’ın yüzü karardı ama hiçbir şey söylemedi.

Fei Xiao’nun rengi yerine geldiğinde içeri girdiler.

Da Fu’nun önünde kare küçük bir masa duruyordu. Masanın üzerinde üç mavi çay bardağı, porselen bir çaydanlık ve bir de nereden geldiği belirsiz küçük bir kır çiçeği duruyordu. Güney Söğüt Efendisi, dün ya da diğer günlerde olduğu gibi zayıflıklarını göstermemekte kararlıydı. Saçları güzelce yukarıdan toplanmış, ipek kumaş gibi dökülüyordu. gözler zarifçe alçalmıştı ve kucağına yerleştirdiği yeşim beyazı güzel ellerine odaklanmıştı.

Üzerinde çivit mavisi bir cüppe vardı. Kollarındaki şeritler siyahtı ve kol yenlerinin başlangıcında altın iplikle işlenmiş küçük yıldızlar kondurulmuştu. Omzunda, ince bir hırka vardı. Dik bir şekilde oturmuş, sorgulamak için gelen müritleri bekliyordu.

Daha önceden öfkelendiği için kendine kızdı. Ucuz kelimeler ve basit insanlar, uzun zamandır onlarla uğraşmayışının bedeli, delicesine öfkelenmekti.

Onu kırmalarına, ve öfkelendirmelerine izin vermek yakışık almamıştı. O zaman Da Fu hassastı, ayrıca yaralanmanın etkisiyle duygu eşiği azalmıştı. Bu yüzden şimdi kendi halinde kalmakta karar kıldı.

Kapının girişinde küçük müritler gözükünce başını kaldırdı ve oturmalarını işaret etti. Da Fu, Chuo Chuo’ya gitmesini söylediği için şifa odası daha serin ve berrak görünüyordu. Pis şilteleri, tozlu yerleri ve kırık her bir tahtayı kendi elleriyle odadan çıkartmıştı.

Mu Yang geldiğinde sert, tutucu gözlerle ona bakıyordu. Da Fu bunu hissetti ve hiçbir şey söylemedi. Fei Xiao’nun aksine o hoyrattı, ve boyun eğmeyi sevmezdi.

İki mürit yerleştiği zaman, Fei Xiao kol yenlerinin içinden bir parşömen çıkardı. Aynı şekilde Mu Yang da elinde bir parşömen tutuyordu. Sessizce parşömenleri açtılar, ve Da Fu’ya doğru döndüler.

Mu Yang sordu: “Güney Söğüt Efendisi, sadece gerçeği söyleyeceğine yemin eder mi?”

Da Fu gözlerini Mu Yang’a çevirdi, ve bir ciddi bir şekilde cevap verdi: “Güney Söğüt Efendisi, Gören gözleri üzerine yemin ediyor.”

Mu Yang, başını salladı ve beline astığı keseden küçük bir mühür çıkararak kağıdın köşesine bastırdı. Kırmızı mühür saflıkla parıldarken kafasını salladı, ” Yi Bai’nin Askeri Generali, Ayrıca müridi; Mu Yixing, sözleşmeyi onaylıyor. Gökler sizinle olsun saygı değer efendi.”

Fei Xiao’da aynı şekilde tekrar etti. Sözleşme bittiğinde iki mühür, Da Fu’nun iki omzunun üzerinde durmuş, yavaşça dönmüş ve küçük birer ejderha ruhuna dönmüşlerdi.

“Güney Söğüt efendisi, Acaba bize o adam ile aranızdaki münasebeti adını söyleyerek anlatabilir mi? Orman müsibetleri yüzünden oldukça zarar görmüşsünüz. ”

Da Fu, mavi çay bardaklarına yeni demlenmiş olan Puer çayından döktü, ve her biri kendi bardağına uzandıktan sonra soruyu soran Mu Yang’a dönüp konuşmaya başladı: ” Adı Jian Yi. Birinci günün öncesinde, beni ziyaret etmek üzere Jingdezhen’den geldi. Gece, kabaca içeriye girdi. Ona kibar davrandım. Önemsiz sohbetlerden sonra, burada kalmasını istemediğimi söyledim.”

“O halde kasabaya mı döndü?” diye sordu merakla Fei Xiao. Da Fu başını ona çevirdi. “Hayır. Avluda yatmayı tercih etti.”

Mu Yang ve Fei Xiao, aynı anda birbirlerine kısa bir bakış atmışlardı. Daha sonra, Fei Xiao boğazını hafifçe temizledi ve “İlk günü sizinle geçirmiştir o halde, ”

“Mn.” Da Fu onayladı.

“Bize yedi gün boyunca ne olduğunu anlatabilir misiniz?”

“Küçük bir tartışma yaşadık. Ve, Chuo Chuo bana itaat etmeyerek Jian Yi’yi yaraladı…”

“Ne hakkında tartıştınız?” dedi araya girerek Mu Yang.

Da Fu gözlerini ellerine sabitledi. “Özel bir konu hakkında, ağza alınmayacak cümleler kurdu.”

İkisi de ne olduğunu sormak istiyordu ama ejderhaların gözleri hala kapalıydı bu da demek oluyordu ki doğru söylüyordu. “Efendim, lütfen devam edin.” Dedi  Fei Xiao, dingin ses tonuyla. Açık yaraya tuz basmak istememiş ve konuyu çevirmişti.

“Kavgadan sonra, onun için ilaç hazırladım. Ondan sonra, benim öğrencim olmak konusunda ısrar etti ve ben de çok konuşan çenesini kapatmak için burada kalmasının sorun olmayacağını, bugünün dolunay olduğunu ve giderse öleceğini söyledim.”

“Ona bu konuda bilgi vermiş miydiniz?” dedi Mu Yang.

“Çoğunlukla.”

Fei Xiao: “Aklınızda ne vardı peki? Güney söğüt efendisi, erdemlidir. Olanlardan sonra diğer yanağınızı mı çevirdiniz?”

“Ona işler vererek ceza verdim. Ve ona Erguvan ağacından iki dal getirmesini de istedim.”

“Efsuncu olmayan biri için oldukça zor bir iş efendim…” diye büzülerek söyledi Fei Xiao. Kaşları umutsuzlukla yukarı kalkmıştı.

Mu Yang: “Amacınız neydi?”

Da Fu çayından bir yudum aldıktan sonra yorgun gözlerini kaldırdı ve sakince cevapladı: “Caymasını sağlamaktı.”

“Anlatmaya devam edin lütfen…”

“Kasabaya geri dönmek yerine eşyalarımdan birkaç tanesini çalarak ormana gitti. Geldiğinde ağır yaralıydı. Ve tüm hortlakların ilgisi bir nedenden dolayı burasıydı. Kaplan İmparator Pan Chuo, kendinde değildi. Ve ikisiyle uğraşmak beni yıprattı.”

Fei Xiao, tüm yaraların sorumlusunun Chuo Chuo olduğunu anında anlamıştı, yüzü bembeyaz oldu. Chuo Chuo, kutsal bir silahtan farksızdı. Bir ölümsüz ya da ölümlü, herhangi bir yaralanma yaşarsa, iyileşmek çok güç olurdu. Neyse ki Da Fu’nun hayati bir tehlikesi yok gibi görünüyordu…

“Onu öldürmek istediniz.” dedi Mu Yang bir anda. Fei Xiao bu sözlerle yerinden sıçradı ve endişeli bir yüzle, Mu Yang’a baktı. Mu Yang’ın neden öfkeli olduğunu anlamamıştı.

Çenesi gerim gerim gerilmişti. Gözleri düşmanına bakar gibi Da Fu’nun kehribar gözlerine sabitlenmişti.

“Jian Yi ölebilirdi. Belki de rehavetli sözlerinizi yutma zamanıdır.”

Da Fu’nun soğuk bakışları bir anlığına parıldadı: ” Birçok kişiyi öldürdüm. Birini daha öldürebilirim.”

“Bu bir tehdit, onun canına kast ettin.” Diye parladı Mu Yang. Elleri sinirden hafifçe titrerken masaya bastırmıştı.

Da Fu’nun kaşları hafifçe havalandı. Gözleri alayla kısılmıştı. “Geçit ormanı tehlikelidir ve zehirlidir. Aynı şekilde burası da öyleydi. Jian Yi, kendi adına bir seçim yaptı ve kendi ayaklarıyla, bana geldi. Ona istediğimi yapabilirdim.”

Bundan sonra aldıkları her cevap alaycılıkla örtülmüştü. Ve sarsıcı derecede keskin gerçeklik barındırıyordu. Ona onun ölmesini isteyip istemediklerinde onayladı, ve hortlakların ortasına atmak istediğini söyledi. İlk tartışma anında Chuo Chuo, Jian Yi’yi hırpalarken ne yaptığını sordular ve o da; izlediğini, ve biraz bekledikten sonra müdahale ettiğini söyledi. Erguvan dalı istediğinde, onun gittiğini bilip bilmediklerini sordular ve Da Fu da, Jian Yi’nin bunu inat haline getirmiş olabileceğinin yüksek ihtimal olmasını göz ardı ettiğini açıkladı. Sonuçta birkaç saat konuştuğu bir adamın karakter analizini nasıl yapabilirdi ki?

Bütün bu konuşmalardan sonra Fei Xiao, dizlerinin üzerindeki kumaşı sımsıkı tutmuştu ve başını kaldıracak gücü bile olmadığını hissetti. Bu itiraflardan sonra, parşömenler kapatıldı ve ejderhalar geri çağrıldı. Yargıya hakim olan Mu Yang, bütün olayların seçimler üzerine kurulu olduğunu düşünüyordu. Ve Da Fu’nun ağır bir ceza alacağını düşünerek, sarsılmış bir şekilde Fei Xiao’yu yanında alarak kulübeden ayrıldı.

Fei Xiao iyi hissetmiyordu. Bu yüzden, Mu Yang onunla uğraşmayı bıraktı ve ata binmesini istedi. Kendisi de atın dizginini tutarak, Fei Xiao’ya eşlik ediyordu.

Her ne kadar belli etmese de, Mu Yang da onun kadar sarsılmıştı. Ve Da Fu’nun kötü biri olduğunu anında kabullense de ağır hissediyordu. İkisinin de iştahı kapanmıştı, ve ağızları düşünceleriyle beraber yorulmuştu. Beyinleri bataklık gibiydi ve her ikisi de, yola bakıp sessizce ilerlemekten başka bir şey yapmamışlardı.

Aynı günün akşamı, kasabanın sınırlarından uzaklaşmış ve dağa doğru yol alıyorlardı.

Fei Xiao’nun uzun ve kıvrık kirpikleri karanlıkta hafifçe titremişti. Dudakları birbirine üzüntüyle bastırılmıştı ve beyaz cüppesinin kol yenlerini sıkıca kavramıştı.

Mu Yang, Fei Xiao’nun aklından neler geçtiğini bilmiyordu. Sadece hissettiği bu ağırlık, karanlığın soğuk acımasızlığıyla birleşince, sessizliğe ve Fei Xiao’dan yayılan kasvetli haleye daha fazla dayanamayacağını düşünüp, derin bir nefes aldı.

” Küçük Xiao, öyle hayal kırıklığına uğramış olmalısın ki başını bile doğrultamıyorsun.”

Fei Xiao kaşlarını hafifçe çattı ve göz ucuyla kendisine sataşan Mu Yang’a baktı.

Biraz bekledikten sonra aynı ses tonuyla: “Oh, demek öyle ağır geldi ki dilini bile yuttun! Öyle mi?”

“Kes sesini.” Dedi soğukça Fei Xiao. Onunla uğraşmak istemedi.

Ama Mu Yang direnmekte kararlıydı. Yollarını kendi sektlerine gitmek için ayıracaklardı ve onun asık suratını görmek yerine öfkesini tercih ederdi. Elini ağzına atarak esnedi, gözleri hafifçe yaşarmıştı. Sonra yine ondan tarafa döndü. “Küçük Xiao, biraz daha surat asmaya devam edersen buruşacaksın! O zaman yanıma hiç de yakışmazsın.”

“Ne demek istiyorsun? Sadece on beş yaşındayım, sen kendin için endişelenmeye bak.”

Yarım ağız bir gülümsemeyle Mu Yang, Fei Xiao’ya doğru döndü ve masumca söyledi. “Kendim için endişeleniyorum zaten! Çirkin bir adamla göreve çıkmaktansa ölürüm daha iyi!”

“Kime çirkin diyorsun ahmak!?”

“Oh, ve ilk söylediğimde hiç anlamıyorsun. Öyleyse gerçekten ortaklığımızı bozmalıyız. Belki sen gittiğin zaman güzel bir kızla eşleştirilir-”

Fei Xiao, öfkeyle Mu Yang’a döndü. Kaşlarını çatmış, dudaklarını kötü bir söz söylememek için birbirine bastırmıştı. Karanlıkta parıldayan gözleri gördüğünde, Mu Yang kahkahalara boğuldu. “Söylesene küçük Xiao!” dedi kahkahalarının arasından. Omuzları bedeniyle birlikle gülmekten titriyordu. “Hangi kısma daha çok sinirlendin? Çirkin olduğunu söylememe mi yoksa yerine güzel bir kız tercih etmeme mi?”

Fei Xiao, bu sataşmalara daha fazla katlanamazdı ve yumruğunu savurdu. Ama dengesizdi bu yüzden sarsıldı.

Yumruktan kaçınan Mu Yang ise kıkırdıyordu.

“AHH!” Fei Xiao, dengesini koruyamadı.

Mu Yang anında öne atıldı! Refleksleri iyiydi, zayıf oğlanın gerçekten dengesini sağlayamadığını fark ettiği an harekete geçti onu havada yakaladı, ama ikisi de yere kapaklandı! Yere düşmesiyle birlikte anında toza bulandılar. Mu Yang’ın yüzü hem düşmenin etkisiyle hem de üzerindeki ağırlıkla hafifçe buruşmuştu. Yine de kolları içgüdüsel olarak arkadaşının omuzlarına sarılmıştı.

Bir süre, ikisi de ses çıkarmadı. Mu Yang, sızlayan sırtının acısı geçene kadar öylece yerde yattı. At uzakta duruyor, ikisine merakla bakıyordu. “İyi misin, küçük Hei Chan,” dedi aynı muziplikle.” Bir süre sustu.

Fei Xiao cevap vermeyince tekrar konuştu: “Üzerime düştün, bu yüzden ölü taklidi yapmana gerek yok. Benimle konuş.”

Aynı şekilde, Fei Xiao hiç ses çıkarmadı. İkisinin de göğüsü şiddetle inip kalkıyor, düzensizce birbirine çarpıyordu. Bu yüzden Mu Yang, Fei Xiao’nun bayılmış olacağına ihtimal vermedi. Genç çocuk kolları arasındaydı. Göz ucuyla baktığı zaman, bir elinin çenesinin altında durduğunu fark etti. Yumruk biçimindeydi ve hafifçe sıkılmıştı. Fei Xiao, hala kollarındaydı. Bu yüzden onunla alay etmek için sıkıştırdı.

Fei Xiao yine konuşmayınca, belli belirsiz kaşlarını çattı, ve hafif bir endişe ile doğruldu. “Hei Chan, iyi misin?” dedi. Kollarını gevşetti ve düşmemesi için omuzlarından tuttu. Kalbi korkuyla çarpıyordu. Fei Xiao’yu görmek istediği için bedenini yavaşça uzaklaştırdığında, şaşkınlıkla açılmış gözleriyle karşılaştı.

Göz bebeklerinin üzerine düşen nem tabakası, ayın parıltısını taşıyor, soğuk bir meltemi taşıyan bu gözler sarsılmışçasına titriyordu.

Mu Yang endişeyle sordu, “Korktun mu? İyi misin Hei Chan??” bir elini yüzüne attığında Fei Xiao irkilerek gözlerini Mu Yang’ın gözlerine sabitlemişti.

Daha demin söylediği hiçbir şeyi duymadığı için mi cevap vermemişti yani?

Kaşları hafifçe çatıldı. “Hey, neden dondun-”

Ay bulutların arasından çıkmıştı ve daha güçlü bir şekilde parlıyordu. Gümüşi ışıkla yavaşça aydınlanan yüze bakarken, Fei Xiao’nun kalbinin daha hızlı çarptığını hissediyordu. Anlamasa da güçlü vuruşlar göğsünü yumrukluyor gibiydi. Sadece kendisine bakan masum gözler ve kızarmış yüz ile kendisine bakan Fei Xiao’nun saf güzelliği onu şaşırtmıştı.

Bir an sonra, Fei Xiao’nun neden kızardığını idrak etti! Bacaklarının arasında öylece otururken, nasıl bir tepki vermesini bekliyordu ki!!

Üstelik onu sımsıkı kucaklamıştı bile! Mu Yang da kıpkırmızı kesildi, yüzünü diğer tarafa çevirdi. -Utanıyorsan, neden hızlı hareket edip benden kurtulmadın ki, öylece kucağımda iken bunun utanç verici olduğunu düşünmemiştim!!- Boğazı anında kurumuştu ve utancın etkisiyle o kadar kızarmıştı ki haşlanmış gibi hissetti, kafasından buhar çıkıyordu!

Bir an sonra panikle titredi, kendini ilk toparlayan Mu Yang olmuştu. Omuzlarını kavrayan eller, Fei Xiao’nun sırtına hafifçe vurdu ve kendini biraz uzaklaştırıp ayağa kalktıktan sonra, yüzü hiç pembe değilmiş gibi gülümseyip, elini şaşkın bakan gence doğru uzattı. “Kalk, gitmemiz gerekiyor.” dedi en sonunda boğuk bir ses tonuyla.

Fei Xiao, sesi işittiği gibi biraz daha büzüldü ve sonra istemeye istemeye elini tutarak kalktı.

Ve bu küçük kazadan sonra ikisi de yol boyunca saçma sapan şeylerden söz etmeye başladı.

Soru:

Henüz yeni olmasına rağmen, her zaman sözü kesilen karakter kimdir?

Fei Xiao: Bu tamamıyla prensiplerimle alakalı, görgü kuralı bilmiyorsanız elbette ki susmak zorunda–

Mu Yang: Bir dakika, yani o senden mi bahsediyordu??

 

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla