Two Thin Worlds 19.Bölüm

Yedinci Gün | İkinci Kısım

 

“Mu Yang, atınla onlara eşlik etmelisin.” Dedi Fei Xiao. Derin gözlerini Mu yang’a sabitlemişti. Mu yang arkasına baktı. Kalabalık, ormana doğru gidiyordu. Uzun ve hepsinin ortasında duran Jian Yi denilen adam bile tedirgindi. “Tamam, Hemen geleceğim.” d0iye belirtip, Fei Xiao’nun omzunu kavradı.

Söz konusu Fei Xiao olunca, Mu Yang’ın saçmalaması, ve gereksiz neşeyle ona sataşması normaldi. Birbirlerinin en kötü zamanlarında yan yanaydılar. Ama şimdi, Fei Xiao’yu ya da kendisini eğlendirebilecek ya da motive edecek bir cümle bile gelmedi aklına. O da gözlerini Fei Xiao’ya dikti, kendisinin bile bilmediği, korumacı ve sert gözlerini ona dikti.

“Git, atın uzaklaşıyor.” diye yarım ağızla alay etti Fei Xiao, omuzlarındaki elleri uzaklaştırdı, ve gitmesi için ellerini salladı.

“Gidiyorum öyleyse, Güney Söğüt Efendisine eşlik et. Hala sinirli ise üstelememelisin,” dedi son bir tavsiyede bulunarak.

Fei Xiao elini “boş ver” dercesine salladı, “Biz aslında oldukça yakınızdır. İyi anlaştığımız söylenir.”

Mu Yang tam da merdivenlerden iniyorken bu sözleri işittiği gibi omzunun üzerinden Fei Xiao’ya bir bakış attı. “Şimdi soru sorma zamanı değil, git de görevini yap.” diye çıkıştı Fei Xiao, ileriye atıldı, kaşlarını hafifçe çatmıştı ama yüzünde muzip bir gülümseme vardı.

Mu Yang başını iki yana salladıktan sonra sessizce çekip gitti.

Fei Xiao, içeriye kısa zaman önce girmiş olan Da Fu’nun kapısına gelmişti, “Efendim, İçeriye giriyorum.” dedikten sonra onaylama beklemeden kapıyı açtı ve ardından da kapattı.

Kulübeyi hiç bu şekilde görmemişti. Dolunay zamanı kendi hazırlıklarını yaptıktan sonra bile nasıl bu hale gelebilirdi burası? -Dur, hazırlığı doğru şekilde yaptı mı ki?-
“İyi misiniz?” diye sordu boşluğa doğru, kalas yığınları ve kırık birçok şeyin üzerinden dikkatle ilerlerken. Odaları kontrol etti. Ve Da Fu’yu arka odada buldu.

Üzerindeki, hafif giysilerden kurtulmuştu, iç gömleğiyle kalmıştı. Şans eseri, sırtı kapıya dönüktü ve iç gömleğin kanla kaplanmış halini Fei Xiao dehşet içerisinde açılan gözleriyle gördü. “Tanrılar… Ama daha demin… Yani siz bu kadar yaralıyken bile…”

Da Fu, belirsizce titreyen omuzlarının arkasından genç Yun sekti müridine baktı. “Yaralarım tekrar açılıyor.” diye belirtti soğukça. Oysa altıncı günde yavaş yavaş iyileştiğini düşünüyordu. Ama bu sabah…

“Kaplan ruhu yardım edemez mi?”  Tam o sırada üzerine düşen gölgeyle arkasına kaçamak bir bakış attıktan sonra, sarı gözleriyle başını eğmiş olan dev kaplanla yüz yüze geldi. Chuo Chuo’yı selamladıktan sonra, geri çekilip kaplanın içeri girmesine izin verdi.

“Edemez.” diye belirtti Da Fu. Gömleğini dikkatlice çözüyordu, ve kumaşın yaralarına yapışmamasını istediği için üzerini çıkarmaya çalıştı.

“Size yardım edebilir miyim Efendim?” dedi, yavaşça yaklaşırken Fei Xiao.

Böyle sorunca Da Fu’nun hiçbir şey söylemeyeceğini biliyordu. Kağıt üzerinde sormak kibarlıktı. Dizlerinin üzerine çökmüş gömleğini yüzünü buruşturarak çıkarmaya çalışıyordu, Fei Xiao solgun elleri nazikçe uzaklaştırdı. Da Fu’nun yüzü gence doğru döndüğünde Fei Xiao, sert gözler ve tepkisiz yüz ile birlikte, gözlerine kenetlenen adama şefkatle gülümsedi.

“Yorulmuş olmalısınız.” dedi. Gömleğin bağlarını dikkatlice çözdü ve ipek kumaşı yavaşça bir kabuk gibi sırtından çekti. “Bunlar…” Fei Xiao aynı ses tonuyla, siyah saçların kamufle ettiği yaranın ne denli kötü olduğunu söylemek istiyordu. Ama Da Fu’nun hafif merakla bakan gözlerine karşı bunu açıklamak istemedi, sadece: “Oldukça… derin yaralar efendim.” diye belirtti.

Da Fu: “Tekrar açılacak kadar kötü yaralandım… Fei Xiao, Madam Yan Yu Yan’ın bana söyleyecek bir şeyi mi var?”

Da Fu’nun uysal sesiyle direk konuya girmesi Fei Xiao’nun afallamasına neden olsa da tedirgin bir gülümseme takınmayı başardı ve gözlerini kaçırarak cevapladı. “O sadece sizi merak etmişti… Gerçek şu ki buradan gelen ışıkları ve diğer tüm o şeyleri ben de gördüm.. Size birkaç yardımda bulundum ama geri gitmem için bir sürü nedenim vardı ve sonra… Gizlice Yun Sektinden çıkmak, hele ki gece… Çok zordur.”

“Yan Yu Yan bana yardım etmek istemedi.” dedi anında Da Fu.

Fei Xiao sıkıntıyla ezilip büzüldü. Ve yarım ağızla anlatmaya çalıştı ama Da Fu bununla ilgilenmedi. Da Fu soğukça; “Madam Yan’ın kötü bir niyeti olmadığına eminim.” dedi. Ardından ellerini saçlarına atıp topladı, Chuo Chuo’nın anında getirdiği saç tokasıyla at kuyruğunu iyice tutturdu.

“O-O Zaman, Madam Yan yardım edemedi. Ama şimdi nasıl olduğunuzla ilgileniyor. Yani lütfen çekinmeyin ve bizimle iyileştirici kaynaklara gelin. Böylelikle efendim—”

Eğer ölmüş olsaydı herkes gibi sevinen bir Yun sekti olacaktı. Ama yaşıyorsa müttefik olduklarını hatırlatmak amacıyla kesinlikle bir ton yalakalık yapacaklardı. “Gelmeyeceğim.” Dedi, Da Fu. Asaletiyle doğrulurken, Fei Xiao biraz uzaklaştı. Kaslı vücudunun üzerindeki tüm o yara ve sıyrıklar müritin kötü hissetmesine neden olmuştu. Da Fu ona doğru döndüğünde belindeki yanığın korkunç büyüklüğünü görüp dehşete kapıldı.

Hiçbirine ses çıkarmadan karşısında dimdik duruyordu. Yüzü solgundu, dudakları susuzluktan çatlamıştı. “Lütfen benimle gelin…” diye yalvardı Fei Xiao, acı dolu sesi ve bakışlarıyla. Da Fu’nun suratına bile bakamadı.

Da Fu, bedenini her zaman ihmal ederdi. Görüneni görünmez kılar ve öylece kendi yolunda ilerlemekten çekinmezdi. Eğer kabul etmezse Da Fu, iyileşmekte zorluk çekebilirdi.

Aynı tonla Da Fu:”Görevinin beni Yun sektine götürmek olduğunu sanmıyorum.”

Da Fu: “Ne söyleyeceksen söyle, sonra çek git. Bir ton işim var.”

Fei Xiao, ses tellerine çarpan nefesle birlikte dışarıya çıkarken kırılan sesini bastıramadı. Bu görüntü karşısında, hele ki duyguları yüzünden okunan biri nasıl olur da sakin davranabilirdi?: “Hayır… Sizi öyle bırakamam.”

Da Fu alayla genç adamı süzdü. “Bana karşı mı geliyorsun? Öyleyse gerçekten de o sıska gencin söylediği gibi çok güçsüz görünüyorumdur, ve sen bile beni dinlemiyorsun.”

Odanın içinde birkaç adım attıktan sonra bir elini beline koyup hafifçe yaslandı. “Belki de fazla yumuşak görünüyorumdur?”

Fei Xiao, Da Fu’nun katı sesinden sızan öfkeyi hissedebiliyordu. Buna rağmen çabaladı, “Efendim, lütfen inat etmeyin…”

“Gelmeyeceğim, Fei Xiao. Konuşmaya devam edersen, takındığınız erdem maskesini ve saf görünüşünüzü yok etmek için bir dakika bile düşünmem.”

“Lütfen.” dedi Fei Xiao. Kollarını çenesinin altına doğru çekmişti. Ama sonra hafifçe bükülen bedenine aldırmaksızın hızla eğildi. Özür dilercesine başını eğmişti.

“Yalvarmayı kes! Kendi başımın çaresine bakarım!” diye gürledi Da Fu. Acımasız ve yukarıdan bakan bakışlarıyla genç müridi ezdi. Fei Xiao, Da Fu’nun kendisini başından atmasına ve her şeye sinirlenmesine alışıktı ama bu sözler… çok kırıcıydı. Onu tehdit etmesi çok kırıcıydı.

“Mu Yang gelmeyecek,” dedi başını aniden kaldırıp nemli gözleriyle Da Fu’ya bakarken. “Ona söylerim, gelmez. Ve siz de benimle gelmek zorunda değilsiniz. Sadece lütfen, sana yardım etmeme izin ver. Asla görmezden gelmem. Sizi asla görmezden gelemem.”

Titreyen göz bebekleri, kendisine şaşkınlıkla bakan efendide idi. Bal rengi gözleri bir anlığına öfkeyle bakmayı kesti. Şaşkınca gözlerini kırptı. Bir an tereddüt edip durmuştu. Öfkeli halesi sarsılmış gibiydi. Fei Xiao hitap şeklinin yanlışlığını fark ettiğinde tüyleri dikten diken oldu ve kulaklarına kadar kızardı!

Kafasından duman çıktığını hissedebiliyordu!

Da Fu daha sonra, bu küçük dil sürtmesini görmezden gelerek susmuştu. Geri çekilmedi ama bozuntuya vermemek için uzun bir sessizliğin ardından hafifçe öksürdü ve bir an sonra sağlam olan, bir sürü kumaşla dolup taşan köşeye gidip oturdu.

Chuo Chuo, tartışmanın galibi Fei Xiao’yu minik bir mırlamayla tebrik ederken, Fei Xiao da bu konuşma tarzı yüzünden yerin dibine girmişti. Bir süre başı utançla eğik ve omuzları kalkık bir şekilde, yüzündeki pembelik kaybolana kadar bekledi. Güney Söğüt Efendisinin bu şekilde sessiz durması alışıldık şey değildi! Susup oturmak mı… Fei Xiao düşündü: Belki de ona tolerans gösteriyordu, çünkü buna emindi! herhangi biri olsaydı kesinlikle şimdiye kadar azarlanmış ve yerin dibine girmiş olurdu.

Kısa sohbetleri olmuştu ve ardından Fei Xiao, sohbet ettiği adamın ne denli yüce olduğunu fark ettiğinde, şefkatli dostluğunu açmaya hazırdı, yani saygı çerçevesinde!

Henüz 15 yaşındaki  genç Fei Xiao, yaşı bir ağaca denk adama nasıl böyle seslenirdi!!?

Fei Xiao, Da Fu’ya herkesten çok değer verirdi. Onun sert mizacını anında kabul etmişti. Nasıl idare edileceğini bilmese bile saman alevi öfkesiyle her karşılaştığında afallayıp düzgün cümleler kuramayacak kadar korkuyor olsa da, bir yerden sonra Da Fu’nun yatışması için onu över ve yatıştırıcı bir ses tonuyla açıklardı. –Narsist amk bu adam ggbnjgb-

Yeterince sakinleştiği zaman kaçamak bakışlarla, kendini küçük bir yuvaya benzeyen kumaşların arasına atmış olan yorgun adamın uyukladığını fark etti. O kadar uzun bir sessizlik bile olmamıştı. Muhtemelen çok yorgundu. İnce ve ok gibi öne fırlayan kirpikleri, yorgunca bir süre açılıp kapandı.

Fei Xiao, tonunu ayarlayıp, sessizliğin içinde kulağı rahatsız etmeyecek biçimde tatlı sesiyle konuşmaya cesaret etti: “Aslında, Efendim… Madam Yan, yardım edemediği için size birkaç şey göndermişti. Bunlar süs eşyaları ve hoşunuza gidebilecek birkaç parçadan ibaret olsa da…”

Sesiyle Da Fu’nun dikkatini çekti. Onu gözleriyle takip ediyordu. Fei Xiao, bakışlarının arasından kol yeninin içinden bir kese çıkardı. Da Fu’nun görebileceği kadar yaklaştı. ” O şeyler atın eğer çantasının içinde… Ben de onların içinden birkaç şey taşıyordum.”

Kese ruh keseydi ve büyük şeyleri de kolaylıkla taşıyabilirdi. Da Fu izlerken, ruh kesesinin içinden 2 ruh taşı, küçük bir miktar ejderha kemiği tozu, ve birkaç şifalı güçlü bitki çıkarttı.

“Yani onları Madam Yan gönderdi.” dedi homurdanarak. İnanmadığı, kısık gözlerinden ve şüpheci bakışlarından belli oluyordu.

Genç adamın yüzü bir çiçekten farksızdı. Narin ve hassas bir cildi vardı. Gözleri, keskindi ve göz kapakları masum ve nemli bakışlarının ardından oldukça belirgin duruyordu. Düz bir burnu ve ince olmayan güzel dudakları vardı. Yüz çizgisi hala toyluğu nedeniyle belirgin olsa da keskin ve tehditkar değildi. Sakin ve barışçıl bir havası vardı. Yarım ağız gülümseyince kendini ele verdiğini anlamıştı.

“Bunlar çok pahalıya patladı… Madam Yan öyle söylüyor.”

Da Fu başını hafifçe salladı. “Oh, anladım. Çok pahalı..”

Fei Xiao, birkaç duru kelimeden sonra Da Fu’yu tedaviye ikna etti.

Tedavi bayağı uzun sürmüştü.

Da Fu’nun tüm bitki özleri de yok olmuştu ve iyileşecek kadar dengeli bir ruhani gücü yoktu. Fei Xiao, özünün dengesizliğini sorduğu zaman Da Fu, Chuo Chuo’yı karmaşanın içinde fazla beslediğini söyledi. Bu yüzden iyileşmek uzun bir zaman alacaktı.

Fei Xiao bulabildiği sargı bezlerinin en temizlerini seçerek yaralarını sardı. Acısı için güzel özler kaynattı ve ruhsal enerjisinden ödünç verdi. En azından su içerken bile acı çekmek zorunda kalmayacaktı ve o perişan yüz böylelikle toparlanacaktı. Düşündüğü gibi de oldu.

Bunca sıkıntının arasında Da Fu, dikenler üzerinde yürüyordu. Ve batan her iğne derinlere değin yol alıyordu. Fei Xiao’nun ruhani gücü uysal ve barışçıldı. Karın soğukluğunu ve sonbaharın ferahlığını taşıyordu. Ruhani güç bedenini yavaşça sarmalarken, Da Fu zorlandı ve biraz ateşi çıktı. Onun dışında iyi görünüyordu ve istediği sekiz kavanoz darı likörünü içmiş gibi gözleri kısılmış ve boynuna yayılan pembelik yüzüne kadar tırmanmıştı.

Fei Xiao, sıcaklığın iyi olduğuna kanaat getirdiği zaman, Da Fu’nun rahatça uyuklamasına izin verdi ve ses çıkarmamak için Chuo Chuo ile birlikte odadan çıktı. Fei Xiao, Da Fu yardımını kabul ettiği için mutluydu ve içi rahatlamıştı.

Sırada kolay sindirebilecek yemekler yapmaktaydı. Ancak ondan önce Mu Yang’a buraya gelmemesini söylemesi gerekiyordu.

Yun sektinin haberleşme rünlerini kullanmak istemişti, ama Chuo Chuo bu kadar sıkıntıya girmemesi için ağzında altın varaklardan birini getirdi. Ve oraya yazmasını söyledi.

Fei Xiao gelişmeleri yazdı ve varağın sonuna Mu Yang’ın ismini yazdıktan sonra onu dışarıya bıraktı.

Da Fu uyandığında güneş batmak üzereydi. Yüzüne vuran sıcak ve turuncu bir alev vardı. Kendi kendine düşündü; Uykusunun bu kadar uzun sürmesinin nedeni güvende hissettiğini bildiği için olmalıydı, Ve bu güzel sıcak ışık da gözlerinin ve bedeninin mayışmasına neden oluyordu.

Çok sonra yanındaki sıcak yemekleri fark ettiğinde doğrulup dışarıya baktı. Hava soğuktu, ve Gri bulutlar çivit mavisi gökyüzünü yavaş yavaş sarmaya başlamıştı.

Başını çevirdi. Yanında, büyük bir ateş kabı vardı. Ateş kabının yanında ise buharda pişirilmiş dumanı üstünde sebzelerle sunulan, şeffaf bir çorba vardı. Kapı tarafında küçük bir hareketlenme olunca, başını uyuşukça kaldırdı. Gelen Fei Xiao’ydu.

“İyi dinlenebildiniz mi Efendim?” diye sordu merakla, küçük bir minder alıp oturdu. Da Fu uyuşukça gözlerini kırpıştırdıktan sonra elinin tersiyle bir gözünü kapatıp esnememek için kendini tuttu. Sonra başını salladı: “İyiyim. Bu nedir?”

İkisi de sabahki küçük dil sürtmesini bir kenara atmıştı. Fei Xiao hevesle anlatmaya başladı: “Yun sekti, müritler hastalandığında bu çorbadan yapar. Sebze az ve buharda pişirilmişse içindeki besin değeri ölmez böylelikle bağışıklık desteklenir. Bu çorba midenizi rahatsız edecek baharat çeşnilerinden arındırılmıştır ve oldukça hafiftir. Bunun için kısa süreliğine kasabaya indim. Kemik ve iliklerin iyice kaynatılmasından elde edilen su ve ilik yağı ile yapılıyor. Çok tuzlu da değil ve rahatsız da etmez. Ruhsal enerjimden çok kolay etkilendiniz, ben de bağışıklığınızın iyi olmadığından endişe ettim efendim.”

Da Fu yemeğe merakla baktı. Onun merak ettiğini gören Fei Xiao: “Defne yaprağından rahatsız olacağınızı düşündüğüm için eklemedim. Hatırladığım kadarıyla keskin yemek tatlarını diğerlerine tercih ediyordunuz. Defne yaprağı koymama sebebim ağzınızda nahoş bir tat bırakmaması, yani içtiğinizde hafif tatlı ve mayhoş bir tattan başka bir şey hissetmeyeceksiniz.” dedi.

Da Fu, dizlerinin üzerindeydi. Meraklı gözleri Fei Xiao’nun ateşi yansıtan berrak ve barışçıl yüzüne kaydı. “Lütfen için,” diye ısrar etti Fei Xiao aynı ses tonuyla. Da Fu bu sıcak teklifle, tereddüt ederek eline kaşığı aldı. Ve çorbadan biraz aldıktan sonra üfleyip dudaklarına götürmüştü.

İlk kaşığın ağzında bıraktığı tat gerçekten Fei Xiao’nun anlattığı gibiydi. Yağlı ve hafif mayhoş bir tatlı boğazına doğru akmıştı. Tuzu yeterince iyiydi ve çok sıcak olmadığı için kolaylıkla mideye indirilebiliyordu. Yutkunduktan sonra, aynı Chuo Chuo’nın yemek yaptığı zamanki gibi ,kendisinden bir yorum bekleyen Fei Xiao’nun toy yüzüne baktı. Dudakları ilik yağıyla hafifçe parlarken, Fei Xiao’nun yemek çubuklarının yanında bıraktığı mendille ağzını sildi.

Gözlerini kaldırıp, gencin suratını süzdü. Ve daha, düşünmeden dudaklarından fırladı: “Teşekkür ederim.”

Fei Xiao’nun parlak siyah gözleri anında yıldızlarla çevrelenmişti. Kol yenleri mutlulukla hışırdarken heyecanlandı. Bu sözler Da Fu için iltifat sayılırdı!

Biraz sonra Chuo Chuo, hantal hantal geldi ve Da Fu yemek yerken sağ tarafına yığıldı. Sıkılmışa benziyordu. Kedicik hala tüylerinin arasındaydı. Fei Xiao, onu güzelce temizlemişti. Evin içindeki yıkıntıların bir çoğunu toplamıştı ve yemek de yapmıştı.

Kedicik kafasını kaldırıp Da Fu’ya doğru miyavlarken, yorgun adam son lokmasını ağzına attı.

“Hui*, sizi oldukça beğeniyor olmalı.” dedi Fei Xiao kediye bakarak,mutlulukla konuşmaya heveslenmişti.

Da Fu hafifçe kaşlarını çattı ve katıldı. “Bu kediyi biliyorsun, öyle mi?”

-HUİSE, Gri demek-

“Evet,” kol yenleriyle gülümseyen ağzını bir süreliğine kapattıktan sonra devam etti: “Asker birlikleri onu çok sever.”

Da Fu gözlerini kıstı kaşları dümdüz olmuştu. ” Yani bu akılsız kedi, sizin kediniz mi?”

Fei Xiao, başını hafifçe iki yana salladıktan sonra “Bu kedi çok özeldir, Yi Bai’de doğmuş, A-Yang öyle söyledi. Ama her defasında yerinde durmayıp başka yerlerde görünüyor.”

Da Fu: “Bir süredir odamda kalıyormuş… Ve sonra her yeri kirletti.”

Fei Xiao onayladı, “Oldukça haylazdır. Ama zekidir. Hui şans getirir..”

Da Fu şans getirdiğini söyleyemezdi. Kedi ona kokmuş bir balık getirmişti. Ama zeki olduğunu kabul edebilirdi. Sonuçta iris çiçeğini de o göstermişti.

Fei Xiao, Da Fu ile sıcak bağını korumak istiyordu bu yüzden konuştu: “Yi Bai, o gün şansız bir yıl geçiriyormuş…”

Da Fu kafasını hafifçe kaldırıp dikkatini verdi.

“Eline gelen bütün işleri söylenenlere göre bir nedenden dolayı iptal ediliyormuş. Neyse ki yeterince zenginlermiş ve etkilenmemişler. Bir gün, hasat zamanı köylülerin yüzdelik ve iyi niyetle verdikleri baklaları depoya götürüyorlarmış. Hui, kapının önündeymiş. Yi Bai, hayvanları hoş karşılar, ve herkes A-Yang’ın bu kediyle ilgilendiğini biliyormuş. Ama kedi epey agresifmiş. Deponun kapısında durup herkese tıslamış. Öfkelenen askerler kediyi kovalayacağı sırada Hui birinin bacağını ısırmış ve tıslamaya devam etmiş.”

Da Fu ilgiyle dinliyordu. Ve Fei Xiao’nun heyecanlı anlatımı ile sessiz ve yıkık dökük kulübesi yine sıcak bir hal almaya başlamıştı.

” Komutan, kediye zarar vermek isteyen askeri tesadüf olarak fark etmiş ve onu azarlamak için seslenmiş, askerlerin her biri korkuyla komutana döndüğü sırada arkalarında büyük bir ışık parlamış ve güm! Oraya bir yıldırım düşmüş!!”

Chuo Chuo ilgiyle mırıldandı ve kedi aşağı inince onu burnuyla dürttü.

Da Fu, altıncı hissi kuvvetli bir kedi tanımıyordu, ve bu olası olsa bile yıldırımın düşmesi… Kedi kesinlikle göklerden gönderilmiş küçük bir hediye olmalı. “İlginçmiş,” dedi dinlediğini belirtmek için.

Fei Xiao ilgiyle başını salladıktan sonra, ” Yıldırım düştükten sonra, kalkan toz ile birlikte gerçek rengini kaybetmiş, ve A-Yang da o sırada dağdan indiği için askerler bunu iki hafta boyunca fark etmemişler bile. Herkes hasarla ilgileniyor ve kediye ödül ziyafeti veriyordu, kazayla üzerine dökülen kova olmasaydı gerçek rengini bilemeyeceklerdi bile!” keyifle kıkırdadı.

 

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla