Two Thin Worlds 18.Bölüm

Yedinci Gün- Veda | Birinci Kısım

 

Not: ismin önüne getirirken A Eki samimiyet bildiren bir ektir, aile üyeleri kullanır ya da samimi kişiler. Da Fu, malum kişiye bilerek öyle seslendi. Onunla alay etti bir nevi.

Güneş yedinci güne doğarken, Geçit ormanının içindeki güvenli patika, ayak sesleriyle uğuldadı. Önde siyah giyimli göğsünde bir arma bulunan, cesur bir adam vardı: Mu Yang. Kaslı siyah bir atın üzerinde gidiyordu. Diğerleri ise efsuncu değildi, arkasından fısıldaşarak ve konuşarak ilerliyorlardı.

Yanlarında kanı kaynayan bir efsuncunun bulunması herkesin güvende hissetmesini sağladı.

Ağaçlar aynıydı, ve hiçbir işaret yoktu. Her şey yeterince normaldi. Ağaçların solgun yeşil renkleri vardı, sık dallar iç içe girmişti, kuşlar yukarıdan küçük şarkılarını mırıldandılar. Biraz sonra açıklığa yetişince Mu Yang, yüzünde yarım bir gülümsemeyle arkasına döndü.

Onu takip eden kalabalığa önce hiçbir şey sormamıştı. Meraklandıklarını düşünmüştü. Ama geçit ormanında bile dibinden ayrılmamışlardı. “Buraya neden gelmek istemiştiniz?” diye sordu şüpheyle. Küçük fısıltılar yavaşça kesildi ve kalabalık adama dikkatini verdi.

İçlerinde birkaç kadın vardı, biri oldukça yaşlıydı. Geri kalan bir avuç kişi ise erkeklerden ve iki çocuktan oluşuyordu. Onları kimse kovmayı akıl edememişti.

“Efendim..” dedi içlerinden biri, kalabalık hareketlendi ve konuşan kişi için yolu açtılar. Konuşan yüzü temiz esmer ve sıska genç bir erkekti. Küçük bir selamlamadan sonra başını eğerek konuşmasını sürdürdü; ” Siz de biliyorsunuz ki altı gündür geçit ormanından tekinsiz sesler yükseldi. Korkunç kükremeler ve haykırışlar duyduk. Aynı zamanda bu taraftan gelen kırmızı bir ışık da vardı.”

Göz ucuyla, atın üzerindeki efsuncuya kısa bir bakış attı. “Ve biz de düşündük…”

Yaşlı bir adam ileriye atılıp genci susturdu ve öne geçerek devam etti. ” Yedi gün önce bariyerlerimizi oluşturduğumuz zaman her şeye hazırlıklıydık, ama hiçbir şey olmadı. Tüm o çığlık ve haykırıştan sonra tedirgin olduk, buraya gelmek gibi bir niyetimiz yoktu. Siz burayı sorunca…”

“Güney Söğüt her zaman sessizdir, ve korktunuz öyle mi?” diye sordu Mu Yang. Saçlarını özenle toplamıştı ve omzuna değen at kuyruğu, atın sızlanmasıyla arkaya düştü. Genç adam dizginleri çektikten sonra dinlemeye geri döndü.

“Bunu bana bırakmalıydınız. Tek başıma hepinizi koruyamam.”

“Biz düşündük ki…”

Konuşana fırsat vermedi. Mu Yang, atı yönlendirerek ilerledi.

Çalıların arasından çıktığında bariyerle örülmüş bir alan buldular. Hemen sonra kalabalık sessizleşti ve genç adam atından indikten sonra dizginlerini tutup ilerledi.

“Korkunç…” dedi etrafa bakarken. Kan gölü, kurumuş ceset parçaları ve o iğrenç ölü kokusu zihnini açmıştı. Bariyerin arkasında görünen kulübe harabe gibiydi. Orada hala birinin olduğunu bilmek Mu Yang’ı heyecanlandırdı.

Kalabalık fısıldaşıyordu:

“Gördünüz mü.. burada yaşayan birileri var.”

“Kesinlikle o lanet tohumu olmalı,”

“Sht, kesin sesinizi. O değildir. Uzun zamandır burada değildi, şimdi bu küçük kulübeye dönmek için niye bir nedeni olsun ki?”

“Onun bir nedene ihtiyacı olduğunu mu düşünüyorsun gerçekten? Ahmak…”

“Eğer burada olsaydı kasaba yakınlarında görünürdü.”

“Aiya, sen de süzme bir salakmışsın. Yüzünü hatırlıyor musun ki, kasabada gördüğüne şahit olasın?”

“Kesin sesinizi.” dedi Mu Yang. Tereddütsüz ve keskindi. Çevik bir hareketle atın sırtından atladı. Daha deminki o hoşgörülü adam kesinlikle bu lafı edemezdi.

Mu Yang ilerlerken çalıların arasından beyaz giyimli bir genç fırladı. Gözleri öfkeyle parıldıyordu. “Uzaklaş!”

“A-Yang, Sana uzaklaşmanı söyledim!”

Genç Mu Yang  alayla güldü ve ondan tarafa dönüp dik bir şekilde durdu. “Kim oluyorsun da bana emir veriyorsun sen?”

Nefes nefese kalan Fei Xiao, hızla doğrulup öfkeyle, sözünü dinlemeyen ortağının suratına baktı. “Küstahlaşma. Burası yun sekti için önemli. Yi  Bai saygısızlık edemez. Burası sizin bölgeniz değil bu yüzden adımlarına dikkat edeceksin.”

Mu Yang, keskin gözleriyle kendine meydan okuyan adamı süzdü. Kalabalığın gözleri iksi arasında gidip geliyordu.

“Sadece bakmak istiyorum.” dedi yüzünde bir gülümseme vardı ve sesi oldukça masum çıkmıştı.

“Dokunma, Saygısızlık etme.” dedi Fei Xiao.

“Biliyorsun,” diye araya girdi Mu Yang, dizgini bıraktı ve ellerini arkada bağlayıp geriye birkaç adım attı. “Güney Söğüt ilgimi her zaman çekmiştir. Şimdi yakından bakınca… O harabe. Haha,” zevkle kıkırdadıktan sonra omzunun üzerinden geri bir bakış attı. ” Sen de öyle düşünmüyor musun? Mağarasına çekilmiş yaralı bir kurt gibi, çok acınası bir görünüş…”

“Kes sesini!” diye öfkeyle bağırdı Fei Xiao, birkaç adımda yanına gelmişti bile.

“Uh, halk arasında ne diyordunuz şu bomboş alana? Hangi ahmak ona böyle seslenir ki? Çiçek koruyan, koruyucu çiçek- koruyan kulübe mi? O da nereden çıktı ki?” düşünüyormuş gibi başını yana attı.

İnsanlar merakla aralarında fısıldaşırken Fei Xiao, Mu Yang’a vurmak için elini kaldırmıştı ki içeriden bir gümleme sesi yükseldi!

“O da neydi öyle?”

Fei Xiao etrafına bakındı, birkaç çocuk vardı ve bu görüntüler yetişkinler için bile uygun değilken kimsenin ses çıkarmayarak çocukları buraya kadar getirmeleri sinirini bozdu.

“Onları neden getirdiniz?” diye çıkıştı Fei Xiao. Dışarıdaki katliam ve içerisinin belirsizliği yüzünden endişelendi. Bunlar küçük çocuklar için uygun değildi, Mu Yang neden onları önceden uyarmamıştı ki?

Fei Xiao tam ağzını açıyordu ki, Mu Yang boşluktan istifade elini bariyerin üzerine koydu.

Bariyer yetersiz görünüyordu ama bu kadar zayıf olmasını kimse beklememişti. Küçük parçalar kristal gibi yere düşerken Fei Xiao hiç düşünmeden, hışımla önüne döndüğü gibi Mu Yang’ın yüzüne bir yumruk indirdi.

Fei Xiao:”NE YAPTIĞINI SANIYORSUN!?”

Mu Yang: “Siktir, Ne yaptım ki? Elimi koydum sadece! Yun sektinin dilinden düşüremediği o lanet adam yeterince iyi değilse benim ne suçum var?”

Fei Xiao, yüzüne bir yumruk daha attı, Mu Yang öfkeyle köpürüyordu ama zehrini içinde tuttu.

İnsan kalabalığı, merakla kulübenin kapalı olan kapısının önüne doluşmuşlardı. Kırık verandanın merdivenlerinden kapıya kadar insan kaynıyordu. Fei Xiao, İnsanlara geri çekilmesi için seslenirken en ön saflara geçmişti bile.

İçeriden bir gümleme daha duyulduğunda endişelendi ve üzerindeki tüm gözlerle seslendi: “Efendim, iyi misiniz?”

İçerisi tekrar sessizleşmişti. Mu Yang arkadan seslendi: “Ne kadar dokunaklı! Kibir heykeli cevap vermeye tenezzül bile etmiyor, ama sen benim arkamdan buraya kadar koşarak gelmiştin!”

Fei Xiao hiçbir şey söylemedi. Öfkeliydi, ama aynı zamanda endişeliydi. Henüz yeni gelmişti ve kalbi hızla atıyordu. İnsanların fısıltıları ve gereksiz yakınlık onu ağırlığıyla ezerken bir süre sessiz kaldı. Hemen sonra, içeriden ayak sesleri geldi. Fei Xiao’nun gözleri heyecanla parıldarken, küçük dudakları birbirini ezdi. “Efendim, Ben Yun sekti müritlerinden baş vekilin sağ kolu Fei Xiao. Sizin için endişeliyiz… Biz…”

Kapı gıcırtıyla açıldığında kalabalıktan bir şaşırma nidası yükseldi.

Beti benzi solmuş, göz altı morlukları ve solgun dudaklarıyla kapı pervazını tutan adam sert bakışlarını birden önündeki kişiye odakladı.

Kalabalık korkuyla geri çekilirken, Fei Xiao’nun yüzü de korkuyla kaplandı: ” Gökler… Size ne oldu böyle..?”

“Neden bu kadar kalabalıksınız?” diye sordu donuk bir sesle Da Fu. Keskin gözler Mu Yang’ı yakalamış ardından aynı ruhsuzlukla önüne geri dönmüştü.

“Efendim, Madam Yan bir sorun olup olmadığını kontrol etmek için..”

Da Fu”Fei Xiao.”dedi  tereddütsüzce. Fei Xiao, Da Fu’nun derinden ve hoşnutsuz gelen sesini duyduğu zaman hafifçe kızardı.

“Onlar, Bizden bağımsız olarak, burada bir sorun olup olmadığını kontrol etmek için gelmişlerdi.” dedi Mu Yang, aceleci olmayan adımlarla kalabalığın arasından yavaşça göründü. Yüzünde kendini beğenmiş bir ifade vardı ve Da Fu’nun solgun suratını gördüğünde heyecanlanmıştı. Başını hızla Fei Xiao’ya çevirdi ” Şuna bakın, A-Xiao, bütün öfken nasıl da uçup gitmiş. Şimdi bu sevimli yüzle, ben olmasaydım asla kapıyı çalmaya cürret edemeyecektin.”

Fei Xiao’nun yüzü atılan iftirayla anında kararmıştı. Da Fu’nun önünde ona vurmak cürretinde bulunamazdı.

Da Fu kendini doğrulttu ve : “Edepsiz kelimeler ve kendini beğenmiş bir mürit.” Dedi Ardından kısık gözlerle Mu Yang’ın alaycı gözlerini yakaladı ” Ak ve kara nasıl da birbirinden ayrılıyor. Bu kesinlikle Yi Bai’nin elçisi olmalı.”

Mu Yang, kulaklarına değin kızardı. Fei Xiao da böyle bir çıkış beklemiyordu. Da Fu, sivri dilliydi ama ilk defa birini kalabalığın içinde rezil etmekten tereddüt etmemişti.

Kalabalığın arasından öfkeli olan sıska genç birden araya girdi: “Sen Da Fu’sun öyle mi? Wu ailesinin katili ve aynı zamanda bütün bu lanetin sorumlusu?”

Henüz gençti, ve ne üslup biliyordu ne de öfkesini gizlemeyi. Anlatılan bütün o felaket hikayelerini adı gibi biliyordu. “Yun sekti bu kadar pervasız öyle mi? Burnumuzun dibinde olan Lanetli tohumu bile söylemediler. ” Yaşlılardan biri çıkıp gencin ağzını kapatmayı ve onu geri çekmeyi denedi ama genç adam şoktaydı. Da Fu’yu ilk defa görüyordu.

” Bir suçlunun yeri hapishanedir! Ama Yun sekti, ondan güçlü her şeyi gizlemekle meşgul, değil mi? Şu Adam,” Parmağıyla Da Fu’yu işaret etti. ” Bu hastalıklı adam tüm sektlerden daha mı güçlü diyorsun? Hıh. Gülünç…”

Mu Yang bile gencin cahil cesareti karşısında donup kalmıştı. Bir de parmağıyla, Da Fu’yu işaret etmeye bile cür’et edebilmişti.

“İğrenç.” dedi  genç fısıltıyla.

Fei Xiao dehşet içerisinde arkasına döndü. “Mu Yang, sustur şunu!”

“Susmayacağım, mhpf!” Ağzına kapanan elle birlikte geriye doğru çekildi. Ama daha verandadan bir adım bile geri çekilmemişken Mu Yang acıyla haykırdı, “Ah, Şerefsiz, beni ısırmaya nasıl cesaret edersin?”

Genç kurtulduğu gibi hırladı: “Ben gördüm! Ve duydum! Yedi gün önce buraya gelen bir adam vardı, sesi sevecendi ve iyi yürekliydi! Onun acıyla bağıran sesini duydum! Söyle Gege nerede! Ne yaptın ona!!!.. Mhpf!”

Kalabalığın içindeki mırıltılar arttı. Bu gösteri karşısında sessiz duramazlardı. Küçük bir çocuk bile bu aşağılık adama kafa tutabiliyordu, öyleyse hastalık yeterince yorucu ve kötüydü. Bu kadar kalabalıkken ona karşılık vermemek için bir neden yoktu.

Ben de tanıyorum o genç adamı! A-Feng asla yalan söylemez!

“Duydu diyorsa duymuştur!”

“Ona zarar verdin öyle değil mi? Korkunç yaratık!”

“Öldürmeden duramıyor”

Da Fu titreyen göz bebeklerini kalabalıktan alamadı. Ne kadar öfkelilerdi öyle… Dehşetle açılmış gözleri söz hakkı alan herkesin yüzünde tek tek durdu. O kadar odaklanmıştı ki, önüne aniden geçen Fei Xiao’nun siyah saçlarını gördüğünde donup kaldı.

Fei Xiao: “KESİN SESİNİZİ!”

Fei Xiao: “Hiçbir şey bildiğiniz yok ve konuşmaya devam ediyorsunuz! Size susun dedim. Biz anlaşmıştık—”

Kalabalık çoktan galeyana gelmişti ve birkaç hakaretten sonra, Fei Xiao ve Da Fu’nun üzerine yürümeye başladılar.

Da Fu tereddütle içeriye bir baktı. Chuo Chuo’nın bir yerlerde saklandığını umuyordu. Talimat almadıkça insanlara saldırmaması gerektiğini öğrenmişti. Ve Da Fu, bütün bu öfkeli kalabalığı haklı çıkartıp üzerilerine kaplan salmak istemedi!

Yana kaydı, Fei Xiao’nun bileğini kavradı ve üzerilerine gelen kalabalıktan sakınmak için onu arkasına gizledi.

“Onu içeride mi saklıyorsun?”

“Onu kesin içeride saklıyorsun, seni iğrenç yaratık!”

Bu haykırışların arasında geriye çekildi. İçeri, dalga gibi istila edilirken, Fei Xiao sıkıca tutulmuş bileğine boş boş baktı.

Verandada o ve Da Fu vardı.

Da Fu hiçbir şey söylemedi.

Ne kendini savunmuştu ne de girmemeleri için direnmişti.

Bir ölümsüzün ve Da Fu gibi küstah birinin yapacağı bir hareket değildi. Ancak, mürit en mantıklı olanı düşündü: O kadar yara almıştı ki, Da Fu kendini yormak istemiyordu.

Mu Yang öfkeyle soludu ve genç adamı bıraktı.

“Yi Bai, müritleri yüzünden güçlü olduğunu düşünüyor. Bana böyle davranamazsınız,”

kara bir aurayla Mu Yang, “Ayağımın altından çekilmezsen, sana vururum.” O da öfkeliydi.

Genç Feng, korkuyla birkaç adım geri gidip tökezledi.

“Cesaretin palavraymış,” diye dalga geçti Mu Yang.

Genç adam dudaklarını öfkeyle büzdü, ve yumrukları sıkılı bir şekilde, içeri girmeye yeltendiği sırada bir çığlık koptu.

“İĞRENÇ! ”

“ONU DÖVMÜŞ,”

“BİZİ BİLE DUYAMAYACAK KADAR DÖVÜLMÜŞ!”

Kalabalık bir uğultuyla dışarı çıktı. Uzun ve cüsseli Jian Yi’nin silueti, hepsinin arasından belli oluyordu. Rengi solmuş olsa da yüzünde dehşet dolu bir ifade vardı ve bir kolu sıkıca karnını sarmalamıştı. Yaşlı kadın ve yaşlı bir adam onu kolundan tutup dışarı çıktılar. Açıklığa kadar yürüdüler.

“Yüzünü görüyor musun?”

“Ona acımamış, tek kişi,”

“İyi kalpli bir adamı nasıl bu hale getirebilirsin!?”

Jian Yi şaşkındı ve tek bir cümle dahi kuramadı. Gözleri verandada, Da Fu’daydı. Beden dili ona öfkeli ve çaresiz olduğunu söylüyordu.

O dirençli ve gururlu adam nasıl bütün bu insan sürüsünün içeri girmesine izin verebilirdi? Gözleri tırmandı ve öfkeyle gölgelenmiş, kirpiklerinin arasına gizlenen göz bebeklerini buldu.

“Bize gel gege, sana yardımcı olacağız.” Dedi biri.

“Ben sana güzel bir merhem getireceğim ve sıcak yemek ve biraz dinlenmekle kendine geleceksin.” Dedi yaşlı bir kadın.

Bu konuşmalar Jian Yi’nin kulağına değmiyordu bile. Sanki zaman durmuştu. Geniş omuzlarının arkasında sakladığı, ve avucuyla bileğini istemsizce sıkmış olan; omuzları öfkeyle yukarı kalkmış olan Shen Xingyun’e bakıyordu.

Daha demin onu görmemiş gibiydi. O kadar yakından baktığı solgun tenli adamın o olmadığından o kadar emindi ki… Ama şimdi bu uzaklıktan bütün detaylar yerine oturmuştu. Solgun ten, çatlamış dudaklar ve çaresizlikle parıldayan gözlerin altındaki morluklar. O kesinlikle Shen Xingyun’di. Hiçbir şeye cevap vermemiş, öylece durmayı seçmişti. Göğü delen bir sessizlik vardı dudaklarında.

“Yun sekti güvenilmez, sözde güçlü denilen çakma savaş kralına bir bakın. Bir tek dolunay ile yerle bir oldu.”

“Diğer efsuncular olmasaydı onun gerçek olduğuna inanmazdım! Gülünç derecede zayıf.”

Son sözler adı Feng olan gençten yükselmişti.

Tüm konuşmaları bastıran içten kahkaha karşısında sustular ve hangi delinin böylesine bir ortamda gülmeye cesaret ettiğini merak ettiler.

Ses verandadan geliyordu. Da Fu, Fei Xiao’nun bileğini sonunda bırakmıştı. Bir eli karnında diğeri ise dizinde, kahkahalara boğuldu ve iki büklüm oldu. A-Feng önce şaşırmıştı. Ama bu gösteri karşısında daha fazla dayanamadı ve sinirlendi.

“Bütün bu güzel sözleriniz beni yüceltiyor.” Dedi en sonunda kahkahalarının arasından Da Fu. Gülmekten kısılmış ve kaybolmuş gözleri, kafasını yavaşça kaldırırken saç tutamlarının arasından göründü. İçtenlikle gülüyordu. Gerçekten mutlu gibiydi. Soluk dudaklarının üzerindeki çatlaklar gergindi.

“Sen Bir delisin! Bundan öteye gidemezsin!”

A-Feng susmayı bir türlü beceremedi. Gözlerinin önünde kötülükleriyle ve aşağılığıyla övünen kişiye nasıl saygı gösterebilirdi, nasıl susmayı tercih ederdi? kinle kaplanmış sözler dudaklarının arasından çıkmıştı.

O ağzını kapatmadan önce kahkahadan kısılmış gözler öldürme iç güdüsüyle anında açıldı. Kehribar gözleri, kötü bir aurayla çevrelenmişti. A-Feng, göz göze geldiği bu adamın kötü düşüncelerini hissettiği gibi geriye doğru tökezleyip düşmüştü.

“Çok cesursunuz.” Dedi Da Fu, yavaşça doğruldu. Arkasında fısıldayan Fei Xiao’nun şefkatli sesi yapmamasını söylüyordu. Ama kendini tutamadı.

“Yoksa fazla mı meraklı demeliyim!?”

Kalabalık, ses çıkarmaya cesaret edemedi. Mu yang, Da Fu’nun arkasından göz göze geldiği Fei Xiao’nun endişeli bakışlarını yakaladığı gibi bu hikayenin iyiye gitmeyeceğini anlamıştı. “Öyle demek istemediler,” dedi Mu Yang, Da Fu’nun ilgisini çekmeye çalışarak.

Ama Da Fu ondan tarafa bakmadı bile. Gözleri evine izinsiz giren, ona hakaret edip aşağılayan ve şimdi küçük bir bakışta köşelerine çekilip sessizleşen insan sürüsündeydi. Tepeden baktı.

Jian Yi, korkuyla bakıyordu.Bu kelimeler ona tanıdık geldi. Aynı ona ilk gece kurduğu o sözcükler gibiydi. Ama o gün ne öyle bakıyordu ne de o kadar öfkeliydi. Da Fu’nun bu gözleri öyle farklıydı ki, sanki gerçekten tanıdığı eski adamın gittiğini haykırıyorlardı. Parlak, öfkeyle karanlıkta bile parlayan kehribar gözlerin üzerinde, ince bir buğu gibi duran ışık kümesi, onu gerçek bir deliden ayırt edememesine sebep oldu.

Genç Feng, dürüst bir çocuktu ve gururluydu. Bu tehditkar gözler karşısında yapabileceği bir şey olmadığını biliyordu. Şimdi sessizce giderlerse rahat bir uyku çekemeyecekti, ve boğazında yer edinen bu yumru uzun zaman boyunca kendisini rahatsız eden, gururunu iki paralık eden bir hatıra olarak zihninde saklı kalacaktı. Cesaret etti: “Biz, kötülüğünüzden payımızı aldık. Beni tehdit etmen hiçbir şey ifade etmeyecek.” Zorda olsa alayla gülümsedi. “Bu genç efendiler seni sorgulamak için burada. Kapıyı açarken seni merak ettiklerini sanıp, kendini beğenmişlik bile ettin.”

Da Fu öfkeyle öne doğru atıldığında elinde anında Jue Chang belirmişti, Eğer Fei Xiao onu sımsıkı kavramasaydı ve Mu Yang aniden önünde belirip görüşünü engellemeseydi, çoktan bir kasırga ile A-Feng’in iğrenç sesine bir son vermiş olurdu.

Jian Yi de Genç adamın susmasını istedi, ve seslendi. Ama küçük bir mırıltı dışında hiçbir şey çıkmadı.

“Güçlüyüm.” Dedi en sonunda Da Fu öfkeli nefeslerinin arasından. Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Sonuna kadar açık gözleri ve korkutucu sırıtışıyla Mu yang’ın omzunun üzerinden kafasını kaldırdı. “Bu yüzden kibirliyim. Hepinizi öldürecek kadar, kurduğunuz küçük oyun alanını toprağa gömecek ve arkamda bir iz bırakmayacak kadar güçlüyüm. Sen; Çocuk… A- Feng.”

A Feng ismini duyunca iliklerine değin ürperdi. “Bir daha karşıma çıkmamaya dikkat et.”

Genç adamın kanı yüzünden anında çekilmişti. Ama geri çekilmek bir seçenek değildi. Sadece kara gözlerini meydan okurcasına Da Fu’nun zehirli gözlerine dikmeye çalıştı.

Bu kısa çaba, anında son bulmuştu. Gözleri korkudan odaklanamıyordu bile. Sadece keyifsizce yutkundu.

Fei Xiao endişeyle mırıldandı :”Efendim… Bu sözler, çok fazla…”

Ama Da Fu yine Fei Xiao’yu görmezden geldi, ve bir süre daha genci süzdü. Sonunda bakışlarını sakındı ve Mu Yang kalabalığı dağıtırken hiç birine bakmadı bile. Keskin gerginlik yavaşça dağılırken, kalabalık uzaklaşır ve Da Fu’nun yanındaki gençler ondan uzaklaşırken Jian Yi arkasına dönüp bakmadan duramamıştı. Gözleri Da Fu’daydı. O üzerini düzeltirken, kirpikleri yanaklarına değerken ve sessizce dudaklarını birbirine bastırırken, görmüştü.

Bir şey söyle, diye düşündü Jian Yi. Bu rezilliğin sorumlusu kesinlikle kendisiydi; Sadece bir şey söyle. Tek bir şey.

Sürüklenerek geri gidiyordu. Aştığı yollardan geri dönüyordu.

Da Fu, üzerine sabitlenmiş olan delici bakışları fark ettiğinde, sonunda sağ tarafına bakma cürretinde bulunmıştu. Jian Yi’nin endişeli gözleri, bedenini öylesine kavramıştı ki neredeyse onu delip geçiyordu.

Titreyen dudakların arasından, dişlerini birbirine geçirdi.

Jian Yi, onu iten kalabalık karşısında bir süre sonra direnememişti, göz kapakları yarıya indi. Başını hafifçe eğdi ve önüne dönüp birkaç adım attığı sırada hızla doğruldu, döndü.

“Jian Yi!” diye seslendi Da Fu ona doğru. Dimdikti, ve gözleri nefret ve hayal kırıklığıyla parıldıyordu.

Jian Yi, parlayan gözlere daha fazla bakmak istedi ama yapamadı. Duyduğu sözler kalbini bıçak gibi kesti,

“Ne ölü, ne diri… Bir daha asla karşılaşmayacağız!”

Bu da neydi şimdi?

Kalbinin her çarpışında hissettiği o derin acı da neydi öyle?

Ve sözcükler… bir daha karşılaşmamak mı?

Bu bir emir gibiydi.

Ve bir tehdit.

Ve… belki de…

bir veda.

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla