Two Thin Worlds 17.Bölüm

Bu Ölümsüz İzni Olmadan Dağlanıyor | Üçüncü Kısım

 

Da Fu göz ucuyla, buharı üzerinde lapaya baktı. Çoğunlukla yumuşak ya da yapışkan şeyler lezzetli olsa da, yememeyi seçiyordu. Mesela, ballı, olgunlaşmış cennet hurmalarına uzaktı, daha çok içi koyu ve dışı sert olanları severdi. Diğerleri ağız sulandıran ve hoş kokusuyla sarmalanmış meyveyi afiyetle yerken o bir bıçakla meyvesini küçük dilimlere bölüp aheste aheste çiğnemeyi severdi.

Kavun ve karpuzlar yeterince iyiydi. Ağzında dağılması hoşuna gidiyordu ve onun dışında yumuşak şeyleri zorla yediyse ve tadını beğense bile, ağzında kokmuş tofu varmış gibi yüzü ekşi görünürdü. Bu yüzden yutkunurken tereddüt etti.

Başını biraz daha önüne döndürdükten sonra; “Sadece birazcık… Kızarmış pilav istiyordum.” dedi kendinden emin olmayarak. Chuo Chuo’nın kızarmış pirinci, bir yanık tatlı kül yemeğine evirip çeviremeyeceği konusunda emin olamamıştı.

“Seni rahatsız edecektir.” Chuo Chuo, Da Fu’yu ikna etmeye çalışan ama belli etmeyen bir tavırla söyledi.

Da Fu düşünceyle kaşlarını çattı. Ve yere bırakılan kaseye kötü bir bakış attı. “İyi gözükmüyor.” dedi en sonunda. Aklındakini bir anda söylediğinde Chuo Chuo’nın sakin suratı kararmıştı.

Ardından aynı ses tonuyla: ” Yemeğe saygısızlık etme.”

Da Fu umursamaz bir şekilde omuzlarını silkti ve elini şöyle bir salladıktan sonra mizacından kaynaklanan sert gözlerini Chuo Chuo’ya çevirip, “Yemeğe saygısızlık etmiyorum. Beceremediğin için söyledim.” dedi.

Chuo Chuo, sözlerini görmezden gelerek temiz mendili ona uzattı. Ve ağzının kenarlarındaki kurumuş kanı temizlemesini bir süre izledikten sonra yere oturdu.

Da Fu, ağzını temizledikten sonra kaşığı kaldırıp tereddütle biraz aldı. Buharı üstünde güzel kokan bir lapaydı. Acıkmıştı, ve direnmekle uğraşmak istemiyordu. Midesine sıcak yemek girdiğinde iç organlarının ve karnının da tokluk ve sıcaklıkla ısınacağını, rahat hissedeceğini düşünerek, Chuo Chuo’nın delici bakışları arasında kaşığındaki sıcak pilavı üfledi, ardından tereddütle bir ısırık aldı.

Tadı kötü sayılmazdı, ama yeterince iyi değildi. Yumuşak şeyleri yemeyi sevmeyen Da Fu için ise ‘kötü sayılmazdı’ ve ‘berbat’ ya da ‘korkunç!’ arasında bir fark yoktu. İstemsizce yüzü ekşidi ve zorlukla yuttuktan sonra Chuo Chuo’ya döndü.

Chuo Chuo çok meraklanmıştı. Ama bunu belli etmedi(!). Sadece, gözleri Da Fu’nun yüzünde bir delik açacak kadar odaklanmıştı!

Da Fu, titreyen ellerini sabitlemek için çabalıyordu. Beklenti içerisinde kendisine bakan agresif dostunun kalbini mi kıracaktı yoksa yalan mı söyleyecekti pek emin olamadı. Bu yüzden tereddütle biraz daha yedi. Yüzü hala aynı ifadeye bürünmüştü. Sadece biraz daha tereddütlü ve endişeliydi. Chuo Chuo, Da Fu’nun yemeye devam ettiğini gördüğü zaman dikleşti. Saçları bile şaşkınlığı yüzünden havalandı, komik görünüyordu.

“İyi, …ÖYLE BAKMA BANA!” Aniden sinirlendi!

Chuo Chuo, öfkesinin hedefi olmak istemediği için yerinde büzüldü ve gözlerini kocaman açan ihtiyar ile göz temasını kesip bacaklarını topladı.

Gece iki kişi için kısa sürecek gibi görünüyordu.

Da Fu yemek yediği gibi uyumak istemişti.

Chuo Chuo da bunu engelleyebilmek için elinden geleni yapmak zorundaydı.

Bir süredir, ilgisini çekmek için etrafında bulduğu her şeyi alışkanlık gereği Da Fu’nun ayakları altına topluyordu.

Da Fu, kendisine getirilen her parça için kısa bir bakış sundu. İlgisini çekmek hiç de kolay değildi. Şımarık bir kedi gibi davranıyordu! Kasenin yarısını bitirmişken, doyduğunu hissedip, elindeki kaşığı bıraktı ve doyduğunu belirtmek için Chuo Chuo’ya doğru itti. Sonra bacaklarından birini kendisine çekip sırtını duvara verdi. Göz ucuyla Chuo Chuo’nın getirdiği şeylere göz gezdirdi.

Hepsi işe yaramaz küçük parçalardı sadece. Parçaların arasından bir şey fark etti; büyük ejderha tırnağını gerçekten burada mı saklamıştı? Çok özensizdi. Bunu almak için biraz uğraşmıştı oysa… Peki ya bu… kırmızı mercan kolyesi, Bu kimdendi? Ah, Bu Yi bai’nin iyi dileklerini sunduğu sırada verdiği şeydi… pek iyi geçindikleri söylenmezdi gerçi. Neden saklamıştı? Oh, rengini beğenmişti tabi ki.

Bu bulut işlemeli güzel cüppeyi, kasabanın terzisinden almıştı. ‘Sadece zenginler, soylular ve saygın kişiler giyiyor’ demişti satıcı. Bunu neden almıştı..? Oh, desenlerini beğenmişti tabi ki. Ve yeterince zengindi?

Düşünceyle, küçük bir tepecik haline gelmeye başlayan yığına baktı. Bu gereksiz şeyleri kendisi mi almıştı yani? Kolu tepeye doğru uzattı ve eline gelen ilk şeyi kapıp kendine doğru çekti.

Gök zümrüt*, ah… bu rengi çok seviyordu.. Ona muhteşem mavi rengi verebilmek için dört yüz derecede ısıtılması gerekir. Sakinlik taşı olarak adlandırılır.. ve ve.. Daha da önemlisi, bu gereksiz saçma düşünceler de neydi?

 

Da Fu oyalandığını anlayıp gözlerini hiddetle Chuo Chuo’ya çevirdiğinde, kucağında getirdiği bütün o ıvır zıvırlarla bir saniyeliğine olduğu yerde kaldı.

Göz temasını kesmemişti, hala küçük kaplan kulakları olsaydı kesinlikle  çekinerek büzülmüşlerdi.

Daha sonra elini yığının aşağısından çekerek, hepsini yavaş bir biçimde düşürdü. Çıkan her ses agresif Saygıdeğer Efendinin beyninde bir zonklamaya neden olurken Da Fu, burnundan derin bir soluk aldı.

Alan yine yeterince sessizleştiği zaman, Chuo Chuo da oynamayı bırakmıştı. Güzelce giymediği gömleği, köprücük kemiklerini ortaya çıkarmıştı. Bundan habersizce diz çöktü ve bacaklarını altına alıp sessizce Saygıdeğer Efendinin sessiz emri olan sözüne itaat etti.

Sarı parlak irisler, karanlıkla birlikte bir kedininki gibi parlıyordu. Ancak bu gözler doğuştan güçle bütünleşmişti. Ağır ve duygusuz gözleri Da Fu’ya bakarken, uzun zaman önce, vücudunun sıcaklığında uykuya dalmış olan kedi, kıpırdandı. Büyük bir yumru durdu ve sonra yukarıya doğru tırmandı.

Yakası gevşeyen gömlekten bir ses yükseldi. ” Miaoo.”

Da Fu, bakışlarını Chuo Chuo tarafına çevirdi ve nazlı bir şekilde mırlayan kedinin nerede olduğuna bakındı. Kedi, yaka kısmından kafasını çıkarıp dağınık tüylerini salladıktan sonra yüzünü merakla Da Fu’ya çevirdi ve göz göze geldiler. Da Fu, kediyi gördüğü gibi gözlerini devirip, yüzünü çevirdi. Bu iki şaşkın oldukça sevimli görünse de canı acırken her şeyin katlanılmaz geldiği hissi çoktan bedeninin kara bir haleyle çevrelenmesine neden olmuştu.

Chuo Chuo, bakışlarını meraklı kediye çevirip yakadan çıkmasını sağladıktan sonra gevşek kıyafetlerini düzeltti ve Da Fu’nun saldığı öfkeli haleyi görmezden gelmeye çalıştı.

İnsan duygularını bilmeyen Chuo Chuo çabalıyordu. Da Fu’nun neden öfkelendiğini anlamamıştı, saman alevi öfkenin her zaman biraz zorlayıcı olduğunu düşünmüştü.

Bir kaplan ve bir kurt.

Ve kaplan, huysuz ve dişlerini her zaman gösteren kurda göz kulak olmalıydı.

Chuo Chuo düşündü, Shen Xingyun’ile uğraşmaktan daha güç ne olabilirdi ki?

Tabi ki hasta ve huysuz bir Shen Xingyun ile uğraşmak!

Chuo Chuo yavaşça oturdu. Etrafın biraz sessizleşmesine izin verdi. Karoların üzerinde bıraktığı kedinin kucağına çıkıp korkusuzca oturuşunu izledi. Gerçekten cesur olmalıydı. Beden dili halinden memnun olduğunu söylüyordu.

Büyük eller, kedinin kürküne gömüldü. Uzun zaman sonra, kedi gerçekten derin bir uykuya daldığı zamana değin küçük kedinin genzinden çıkan rahatlatıcı hırlamalar dışında kimse ses çıkarmadı.

Odayı aydınlatan gaz lambasının sıcak alevleri ikisinin de yüzünü ısıtıyordu.

Chuo Chuo ilgisini tekrar Shen Xingyun’e verdiği zaman, kirpiklerinin arasından izlemeye başladı.

İzlendiğinin farkında olmayan Da Fu, sersemlemiş bir şekilde kirpiklerini kırpıştırdı. Düşen ışığın karoların arasındaki karartıları derin göstermesine odaklanmıştı. Göz kapakları ağır geliyordu ve her göz kırma işleminden sonra, biraz daha sersemlemiş görünüyordu.

Kırptı, zorla açtı. Ardından daha yavaş bir tane daha.

Bir dakika geçmemişti ki kafası önüne düştüğü gibi irkildi ve kendini dik tuttu.

…Sonra tekrar mayıştı.

Gözlerini esir alan sıcak ve gizemli uykunun verdiği huzurlu his ile hipnotize olmuş olan düşünceleri, bariyeri ayakta tutmaya çalışan diğer yarı ile savaş içerisindeydi.

Chuo Chuo, Da Fu’nun sessizliğine ortak olmayarak, onu uyanık tutacak bir şeyler bulmalıydı. Aklına Da Fu’nun ilgisini çeken tek bir şey gelmişti.

Jian Yi.

Ona olan öfkesi, Jian Yi gittiğinde bile sıcak kalacaktı, bu yüzden ilgisini şimdi onun üzerine çekerse Da Fu, Chuo Chuo’yla konuşmayı reddetmeyecektir, diye düşündü. Boştaki eliyle, hala bir kaplanın gözlerini andıran keskin gözlerini ovuşturduktan sonra öylesine meraklanmış gibi sordu:

“Saygıdeğer efendi, Genç adamı nereden tanıyor?”

Sesle birlikte Da Fu, gözlerini tekrar irkilerek açmış ve birkaç defa kırpıştırdıktan sonra, kirpiklerinin arasından Chuo Chuo’ya doğru baktı ve bulanık zihni ile bir kaşını kaldırdı.

“Huh?…”

“Dedim ki…”

“Ne dediğini duydum.” dedi uykulu sesiyle bölerek, canını acıtmayacak şekilde gerindikten sonra Chuo Chuo tarafına döndü. Arkasında, hala istikrarla nefes alan genç duruyordu ve gözleri istemsizce o tarafa bir anlığına kaydıktan sonra kendisine bakan sarı safir gözlere odaklandı.

“Ben onu tanımıyorum. O beni tanıyor?” dedi.

“Öyle mi?” dedi kaplan ruhu düşünce ile. İlgisini çektiği için memnundu. “Sadece efendiyi tanıdığı için buraya gelmesi mantıklı değil.”

Da Fu, Chuo Chuo’nın fikrine katılarak hafifçe başını salladı. “Ben de öyle düşünmüştüm.”

Chuo Chuo: “Oldukça inatçı, Shen Xingyun ile bir münasebeti mi vardı?”

Açıkçası Da Fu bunları düşünmemişti. Hayatını etkilemeyecek her şeyi dış kapıda bırakıyordu. Onu tanımak ya da yakınlık, ortak bir geçmiş kimin umurundaydı ki? Sonuçta her şey geride kaldı. Ayrıca 32 yaşında bir adam ile nasıl bir geçmişe sahip olabilirdi? Öyle aptal birini hatırlardı… Yani muhtemelen?

Yakın geçmişte, kimseyle bir alıp veremediği olduğunu da hatırlamıyordu. Umursadığı tek şey, diğer dünyaya geçerken dağılan ruhların nasıl çağrılacağıydı.

“Onu tanımıyorum.” dedi bir defa daha, sesi kendinden emin çıktı. Hemen sonra, ağzını kapattığı gibi puslu zihni gözlerinin önünde bulutsu bir siluet bıraktı. Aklına, eskiden yakın arkadaşı olan Jian JiQing geldiğinde sessizleşti.

Onunla bir bağlantısı olduğunu düşünmemişti. Ama ilk adları aynıydı. Üstelik LianHua’dan olduğunu söylemişti… Jian JiQing’in Uzaktan bir akrabası olabilirdi. Sonuçta başka kim Da Fu’ya sempati beslerdi ki?

Chuo Chuo’nın gözleri; önünde, yerine pısmış olan adamın beden dili farklı bir şeyler olduğunu gösteriyordu. -Yine ne düşünüyordu? Yüzünü önüne eğmiş ne düşünüyordu öyle?-

Shen Xingyun, başka bir şey söylemediğine göre bir şeyleri sonunda fark etmiş olmalıydı. Chuo Chuo, nefretten daha kötü bir duyguyu serbest bıraktığını anlayabildi.

“Kokusu Pan Chuo’ya yabancı değildi.” dedi dikkatle Da Fu’nun yüzünü incelerken.

Da Fu, bakışlarını kaldırıp şüpheyle ona doğru bir bakış attıktan sonra; “Onunla karşılaşmış olduğumuzu söylüyorsun..”

“Ona yabancı olmadığını söylüyorum.” diye düzeltti Chuo Chuo. Ardından gence bir bakış attı. ” Ne zaman bilmiyorum. Ama onun kokusunu biliyorum.”

Da Fu Sessizce önüne döndükten sonra oturuşunu düzeltmek istedi. Belindeki sızıyı göz ardı edip yaraların tekrar açılmaması için düzgünce oturdu.

“Shen Xingyun, daha ihtiyatlı davranmalı mı?”

Da Fu kaşlarını çattı ve anlamayarak Chuo Chuo’nın mimiksiz yüzüne döndü.

“Neden ihtiyatlı davranmalıymışım?” Bu sadece bir ihtimaldi. Ve ondan da öte , Jian Ji Qing’in soyundan gelse bile, ona merhamet etmek söz konusu değildi. Geçmiş geçmişte kaldı.

Chuo Chuo söylemek istediklerini söyleyemeden, Da Fu, çaresizlik dolu bir öfkeyle gözlerini ona sabitledi.

” Ona gitmesini söyledim. Burada kalmamasını tembih ettim. Başımdan savdım. Sözlerinin beni ilgilendirmeyen her bir kısmını dinledim. Öyleyse neden ona ihtiyatlı davranacağım?” Dudakları titredi. Birden değişen ruh haliyle Chuo Chuo bile afallamıştı ve ağzını açmadan Da Fu ona sordu: ” Neden sen de beni suçluyorsun?”

Chuo Chuo onu suçlamış mıydı?

Da Fu, cevap almak için üzüntüyle parlayan öfkeli gözlerini ona dikmişti. Uzun zaman önce yakılmış olan gaz lambasının ateşi sadece yüzünün sağ kısmını yalamıştı.

“Pan Chuo kıdemli ölümsüz hakkında olumsuz hiçbir şey söylemedi… Sadece, yarına dayanabilir mi, o ile bilinmezken Shen Xingyun’in ona gereğinden fazla ön yargı beslediğini düşündüm.”

Da Fu’nun dudakları belli belirsiz kımıldadı. Yüzünde alaycılığın izlerini taşırken , çiğnenmiş kolunu sımsıkı kavradı. ” Başına bir şey gelirse, ona yardım etmeyeceğimi söyledim.” Ardından doğruldu.

“Ben de yaralıyım. Onun için endişelenmene gerek var mı?”

Sarı gözlere öfkeyle kilitlenmişti. Cevap vermeyen Chuo Chuo şaşkın bakışlarla ona bakmaya devam ederken, Da Fu gücenmiş hissetti. Onu anlamaktan aciz miydi? Gözlerini kaçırsa da aynı kararlılıkla, “ Herhangi biri, ve ölüp ölmemesi ikimizi de ilgilendirmiyor. O sadece şansızdı. Burnunun dikine giden en sonunda cezalandırılır.”

Chuo Chuo, mantığını bir saniyeliğine yitiren adama sadece bakmakla yetindi. Bu sözler acımasızdı, ama haklıydı…

Chuo Chuo, Da Fu’yu sadece biraz dürtmüştü ve neredeyse Jian Yi ile aynı kaderi paylaşmıştı. Bacaklarını bedeninin altına alıp dikleşti, ve eğildi. ” Bu hayalet İmparator, Saygıdeğer efendisinden af diliyor.” dedi.

Da Fu, önünde eğilen adamın bedenine tepeden baktı. Sıktığı elini az da olsa gevşemişti. Karşı çıkmadığı için içi soğudu ve sustu.

Chuo Chuo yavaşça doğrulurken, Da Fu’nun tekrar üzgün bir ruh haline büründüğünü hissettiği gibi kirpiklerini aşağı indirmişti. Sessizce oturmak en iyisiydi belli ki. -Shen Xingyun yaralıyken daha somurtkandı ve daha öfkeli ve daha tahammülsüz ve ve… daha kırılgan mı?-

Da Fu yavaşça zemine uzandı. Chuo Chuo ayaklandı. Gözlerini kapatan ihtiyarın soğuk yüzü ona gitmesinin en iyisi olduğunu söylüyordu. En azından küçük bir tartışmaydı. Yine de göz ardı edilemeyecek derecede çığırından çıkmış öfke barındırıyordu. Da Fu, ne olursa olsun Chuo Chuo’ya bu ses tonuyla asla cevap vermemişti.

Chuo Chuo, Da Fu ile daha fazla ilgilenmeye karar verdi.

Belli ki yorulmuştu. Bütün bu zaman boyunca tüm o yaralarla, kırık tahta ve ıvır zıvırların arasında yatarken tek kelime bile etmemişti. Chuo Chuo da, ona bir minder ya da şilte getirmeyi akıl edememişti.

Bundan sonraki saatlerde aralarındaki soğukluk kalktı ve eski hallerine geri döndüler.

Üçüncü gün olaysız gelip geçmişti. Chuo Chuo, Da Fu’ya daha ilgili davrandı.

Onun için yeni yıkanmış ve kokusunu kaybetmemiş yer yatağını getirdi. Gücü de yerindeydi. Büyülü varaklar ya da gaz lambası olmadan avuç içinde biriktirdiği gücü ışık olarak kullanabiliyordu. Özü dengelendiği için yaların kapanmasına yardım etmişti.

Da Fu’nunkiler göründüğünden kötü olduğu için kapanmasalar da en azından zonklayan sıcak acıyı alabilmişti, kolu ve sırtındaki yaralar da kapansa da ani hareketlerde açılacağa benziyordu.

Jian Yi’de ise hiç böyle bir sorunla karşılaşmamıştı. Hatta yaraların izi bile yok olmak üzereydi. Onun yaraları, kutsal bir savaş aletiyle açılmamıştı. Ama ateşi düşmedi. Ve kolu da hala yerine oturmamıştı.

Dördüncü gün Chuo Chuo, Da Fu’nun uyumasına izin verdi.

Jue Chang ile kulübeyi korudu. Kaplan bedeni güçlüydü ama en iyi bedeni kesinlikle insan bedeni olandı. Kullanmak daha basitti, ve bu beden Da Fu’nun özüyle besleniyordu. Dolayısıyla, kaplan imparatorun orijinal bedeninden daha farklı hissettiriyordu. Da Fu’nun soğuk ve güçlü enerjisi, bir katman gibi çepeçevre etrafını sarıyordu. Onun; kaynayan, savaşa susamış imparator kanı yerinde durmayı reddediyordu.

Dördüncü günün akşamı, Da Fu kendine geldiğinde bariyer tekrar inşa edildi. Baygın bir şekilde uyumuş ve hiçbir ses kulaklarına bile değmemişti. Kesik ve puslu rüyaların arasında uyuduğunu hatırladığı zaman kendini uyanmaya zorlamıştı. Chuo Chuo da, dövüşmeyi o zamana kadar hiç bırakmamıştı.

Bariyer eski haline geldiği zaman, hiçbir şey olmamış gibi üzerindeki kirli kıyafetleri çıkarıp Da Fu için yemek yapmış ve onun iyi hissetmesi için küçük ve yorucu olmayan sohbetiyle eşlik etmişti.

Da Fu, ne kadar enerji alsa da hala kötü görünüyordu. Yaraları çok ağırdı ve yeterince dinlenmemişti. Yeşim beyazı ten rengi hastalıklı bir renge bürünüp solgunlaştı. Chuo Chuo endişelense de, aralarında bunun bahsi geçmedi ve onu rahat ve sıcak hissettirmeye çalıştı.

Da Fu dördüncü gün, her zamankinden daha fazla üşüyordu. Dudakları, kar gibi solgunlaşmıştı. Güzel renklerini yitiren pembe dudaklar, hafifçe öne çıkmışlardı. Gözlerinin altında belli belirsiz kahverengi halkalar oluşmuştu.

Chuo Chuo, Da Fu’nun giyinmesine yardım etti, saçlarını güzelce taradıktan sonra önüne düşen kısımlar onu rahatsız etmesin diye koyu mavi bir saç tokasıyla saçlarını topladı. İyi nefes alabilmesi için sırtına kışlıklardan çıkardığı yatağı sıcak tutan kürkü koydu.

Da Fu, iyi olduğuna inat etmesine rağmen, Chuo Chuo’nın üzerine titremesi iyi hissettirmişti. Kaşları çatık olmasına rağmen, Chuo Chuo arkasını döndüğü zaman ruhsuz gözleri belli belirsiz bir sıcaklıkla parlıyordu.

Belki de bu insani duyguları kaybetmemek için daha sık hastalanmalıydı? Diye düşünmüştü Chuo Chuo.

Jian Yi, dördüncü günde de uyanmamıştı. Chuo Chuo onun üzerindeki kokuyu temizlemek için vücudunun görünen kısımlarını iyice temizledi. O sırada Da Fu, Chuo Chuo’nın sert ellerini dikkatle izledi ve her zaman hatırlattı. “Nazik ol. Derisini yüzüyor gibisin.”

Sıvının kalıntıları gittikten sonra daha iyi nefes alabiliyordu. Ve ona biraz su içirdikten sonra tekrar dinlenmeye bıraktılar.

Beşinci gün, Da Fu’nun yaptığı her şey etkisini kaybetti ve Chuo Chuo yeniden kaplan bedenine geri döndü.

Ara sıra dışarı çıkıp Da Fu’nun dinlenmesini istese de, Da Fu, kötü kanın onun etkileyebileceğini düşünerek buna izin vermedi.

Chuo Chuo, Da Fu’nun soğuk ayaklarının altında, karanlıkta parlayan muhteşem gözlerle, Da Fu’ya göz kulak oldu. Ona, zarar almamış kitaplardan getirdi ve sessizce okumasını izledi. Küçük kedi kaplan kürkü arasında yuvarlanırken, her şey sorunsuz ilerliyordu.

Altıncı gün Da Fu daha iyi görünüyordu. Chuo Chuo’yı enerjisiyle beslemediği için biraz daha rahattı. Hala üşüyordu, dudakları eskisi kadar solgun değildi, gözlerinin altındaki koyu halkalar geldiği gibi kayboldular ama gözleri hala yorgun ve yıpranmış görünüyordu.

 

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla