Two Thin Worlds 14.Bölüm

Bu Ölümsüz Düzgün Düşünemiyor. |Dördüncü Kısım

 

Tüm bu olanlar, Jian Yi’nin gelmesi ile başlamıştı. Eğer uslu olup onu dinleseydi, gece kapısında sokak köpeği gibi yatmayı seçmeseydi… Bunların hiçbiri olmayacaktı!!!

Da Fu’nun yüzü hala ifadesizdi. Ama gözlerini kaplayan iki öfke alevi, o kadar kuvvetliydi ki bir mimik yapmasına dahi gerek yoktu. Jue Chang’ın ucuyla, Jian Yi’nin yana düşen başını hafifçe dürttü. Çenesinin altına getirip itti. Ama Jian Yi baygındı.

Kendini tuttu.”Bunun sorumluluğunu almalısın…” dedi mırıldanarak. Ardından, arkasındaki yıkık dökük odanın duvarından, dışarıya baktı.

Onu hortlaklara vermek düşününce karlıydı. Bir taşla iki kuş vurmuş olurdu. Hortlaklar, öfke ve tiksinti sebebini öldürürdü, Da Fu da hortlakları..?

Fakat, detaylıca düşünüldüğünde bazı cevapları almaya ihtiyacı vardı: Öncelikle, bunlardan nasıl kurtulmuştu? Tüm o karanlığın içinde, nasıl kulübeyi bulmuştu? Ve daha da önemlisi, vücudunu saran bu iğrenç sıvıya nasıl bulanmıştı?

Tüm işlevini yitirmesine sebep olan kesinlikle bu sıvı olmalıydı. Kendine değdiği zaman, ısıyla irkilmesine şaşmamalıydı. Bunların cevabını aldıktan sonra onu öldürebilirdi, ya da ona yol verebilirdi… Buna daha sonra karar vermesi gerektiğini düşündü.

Gözlerinden biri hafifçe seğirdikten sonra, arkasını dönüp atletik bir şekilde yıkıntıların üzerine zıplayıp, içeri girmeye çalışan hortlaklara doğru yöneldi.

Öfkeliydi. Yeterince zarar görmüştü. Yaraların sızlaması, hiç de eğlenceli değildi. Hatta bu onu daha da öfkelendiriyordu. Chuo Chuo’dan gizlediği tüm o kötü aura, bir anda ortaya çıkmış gibiydi. Yıkıcı aurası bedeninin etrafında kuvvetle süzülüp savrulurken, kınından çıkmadan Jue Chang ile birlikte üç hortlağı saniyesinde öldürmüştü.

Bu dehşet verici ve canice ölümler onu tatmin etmemiş olacak ki, kılıcı kınından hızla çekti. Kın yerinden çıktığı gibi kudretli bir hale etrafta patladı, kalkanın içindeki bütün hortlakları tekrar birer et yığınına çevirmişti. Ancak Da Fu, Jue Chang’ın tüm gücünü kullanamazdı.

Bir sürü vardı. Çatıya çıkanlar, kalasların arasındakiler, ve etrafını saran çokça ölü beden vardı. Sadece hortlaklar için büyük bir gücü uyandıramazdı. Yapacağı şey gerçek bir savaşçı gibi evini savunmak ve gerektiğinde efsun güçlerini kullanmaktı.

Jian Yi’yi yakalamak için hızla buraya akın eden tüm o iğrenç yaratıklar, Da Fu’nun düşündüğünden güçlüydü. İkiye bölünmedikçe, ya da kafaları kopmadıkça hareket etmeye devam ediyorlardı. Tırnakları çok uzundu, ve etrafa sinen iğrenç bir ceset kokusu vardı.

Bu, ilk başta Da Fu’nun yüzünü buruşturmasına neden olsa da, kılıcına davranıp her biriyle tek tek ilgilendi! Tek bir yara bile almadan, onlarca bedeni dörtten az olmayacak biçimde parçalara ayırdı!!!!

Bedeni terliydi, saçları ise hala ıslaktı. Ayakları kan ve çamur içinde yüzüyordu.

Zehirli ceset kokusu, dalga dalga burnuna çarparken öfkesinin geçmesi için elinden geleni yapmıştı. Ama bu hiçbir işe yaramadı. Kapılar bir kere açılmıştı; Öfkeli olmasaydı soğuk kanlılıkla çabucak halledebilirdi.

Savaş çığlıkları ile yaptığı her atakla birlikte yarası daha da kötü duruma gelmiş, açılmıştı. Ve sızısı da ilk baştaki baş döndürücü acıyı aratmıyordu!

Saatler sonra yere indiğinde; etrafını, ayaklarını ve yer yer terli bedenini kaplayan kara ve kokuşmuş kan onu daha da kasvetli bir yapıya bürüdü. Göz kapakları yarıya inmişti, dudakları ise ince birer çizgi halini aldı. Başını hafifçe öne eğerken, omuzlarında toplanan saçla birlikte öne doğru eğildi. Rengi atmıştı, ve belli ki ayakta durmakta zorlanıyordu. Çok geçmeden öne doğru iki adım attıktan sonra belini koluyla kapattı ve devam etmeye zorladı.

Jue Chang’ın kınını bulmalıydı.

Kötü ve uzun zamandır ölülerin içinde durmuş olan kan, her yere yayılırken, bütün bu ceset kokusu, burnunu yaktı. Tek istediği yıkılmış olsa da kulübesinin içerisine girmek ve tüm bu kaostan uzaklaşmaktı.

Bariyerin diğer tarafından gelen bütün o haykırışlar, tırmalama sesleri, salyaları akan bütün ruhsuz bedenleri görmezden gelip sıcak evine çekilmek istiyordu. Adımları yavaşladı ve kendine zaman tanıdı. O kadar yorulmuştu ve o kadar kan kaybetmişti ki dizleri tir tir titriyordu.

Kendine gelmek için bir süre olduğu yerde kaldı. Sonra, ruhsuz göz bebekleri etrafını kolaçan etti.

Gözleri, cesetlerin arasında, siyaha dönmüş olan lapis lazuli taşının pırıltısını anında tanımıştı.

İçgüdüsel olarak, parlayan taşların ışığını aramaya fırsat vermeden ustalıkla bulmuştu. Ama ayakları hareket etmeyi reddediyordu. Da Fu, gözlerini yavaşça ayaklarına doğru indirirken kana bulanmış her yeri santim santim gördü.

Bu savaşta hırpalanan tek şey ayaklarıydı. Yara bere içinde tüm o pislik çamurun içine gömülüyken bile zarif bir savaşçının ki gibi görünüyorlardı. Toprağı özlemiş gibi batmış, bulanmışlardı. Yer yer kan ve yaralar birbirine karışırken, yerlerinin burası olduklarını vurguluyorlardı. O doğuştan bir savaşçıydı.

Ve bunu kabul etmeyenlere karşı çıkmıştı, sonra binlerce insana. Sonra yoruldu. Neyden yorulduğunu tam olarak anlamadı.

Geriye dönüp baktığında, kaynayan kanın damarlarında durmadan aktığını, inatla parlamaya devam eden gözlerinin niçin canlılığını yitirdiğini bile bilmeden bir sabaha uyandı. Ve o sabah, geçen diğer yıllardan günlerden ve saatlerden en uzunu olandı. Çaresizlik yüzyıl boyunca kapılarını zorladı ve işte şimdi, her yerdeydi. O zamandan bu güne kadar belki de hiçbir zaman böyle yorulmamıştı.

Da Fu bunu komik buldu. Kanla kaplı ağzı, deli bir gülüşle aydınlandı. Yorulduğu için kendine kızdı ve gözlerini tekrar kılıca sabitlemeden önce bir süre geçti. Bakışları teniyle beraber biraz daha solgunlaşmıştı ve bir adım atamadan hafifçe sendeledi.

İç sesi haykırıyordu; Buraya düşemezdi, buraya yığılı kalma!!!

Ama dizlerinin bağı onu özellikle dinlememiş gibi anında çözülmüşlerdi…

Da Fu’nun gördüğü son şey üzerine doğru koşan kara, büyük bir siluetti. Ama bilinci kapanmadan önce, rahat ve sıcak bir yere düştüğünü hissetmiş, ve son gücüyle katı ifadesini rahatlatmıştı.

Bariyer, Da Fu’nun kendinden geçmesiyle beraber kırıldı.

Kan kokusu dayanılmazdı.

Ölülerin keskin ceset kokusu ve etin altında beklemiş siyaha bulanmış arasından yükselen taze koku, bir defa daha hortlakları harekete geçirmişti.

Da Fu’nun yüzü bir ölünün ki kadar solgundu. Düşüncelerle başı dertteydi, bedenini neredeyse ikiye ayıracak olan Chuo Chuo’nın pençe darbelerinden nasibini fazlasıyla almıştı. Bütün bunlardan sonra bir ağız dolusu kan kusmak daha rahatlatıcı olabilirdi, ama o olduğu yerde yığılı kalmıştı.

Chuo Chuo’nın kükremesi, kilometrelerce yankılandı.

Chuo Chuo, sonunda kendine gelebilmişti. Gücünü saldı. Kükremenin etkisiyle beraber, donup kalan hortlak sürüsü, içgüdüsel olarak hareket eden bu güçlü canavara diz çökmek zorundaydı. Fakat henüz bitmiş değildi. Chuo Chuo’nın zihni hala berrak değildi , iradesini kullanarak sakinleşiyordu, ne kadar zorlandığını sadece gökyüzü bilirdi. Gözlerindeki açlık parıltıları kontrol edilemez bir dürtünün esiri olmak için savaştığını belli ediyordu. Sarı safir renkteki gözleri kısıldı ve bir defa daha kükredi!

Ardından tehditkar, kendi bölgesini işgal etmiş olan yırtıcılara göz dağı verircesine hırladıktan sonra yavaşça, başını; sırtına yığılmış olan Da Fu’nun savunmasız, kanla kaplanmış, yarı çıplak bedenine döndü.

Kaplanın gücü yüz ölümlüye diz çöktürecek cinstendi. Ve saldığı enerji ile, bedenlerinin kontrolünü kaybeden ölüler, heykel gibi oldukları yere mıhlandılar.

Chuo Chuo, itaat edenleri görünce önüne döndü.

Küçük bir hırıltı çıkardı ve kısık kısık nefesler vererek, onu uyanması için teşvik etti. Ama bu hareketten sonra Da Fu, sadece biraz aşağıya doğru kaymıştı, saçları hafifçe önüne doğru savuldu.

Chuo Chuo, sakince mırıldandı, ve büyük burnuyla Da Fu’nun karnını dürttü. Ama Da Fu, hareket etmedi bile.

Dürtmeyi bıraktıktan sonra, soğuk kanlılıkla doğruldu ve üzerindeki beden çamura yığılmadan önce sağlam kolunu tutup çekmeye başladı.

Hortlaklar, yaklaşmak için doğru anı kolluyordu. Burası Kaplan Ruhunun alanıydı. Her ne kadar düşünemeyen yaratıklar da olsa, sezgisel olarak hareket ediyorlardı. Ama Chuo Chuo içeriye girdikten bir süre sonra bölgesini koruyan işaretleri kontrol edemeyecekti, böylelikle hortlaklar da içeriye dolacaklar, ve şanslılarsa Da Fu’dan arta kalanları yiyecek ve daha sonra öldürüleceklerdi.

Chuo Chuo, onu tütsülenmiş odanın içerisine çekti. Ateşin üzerine atılan melek otu ve erguvan ağacı kalıntıları hafifçe çatırdarken, karanlığı aydınlatan turuncu ışıkla birlikte koklayarak bir şeyler bulmayı ümit ediyordu.

Her şey yerle bir olmuştu. Küçük kavanozların hepsi kırılmış yahut birbirine karışmıştı. Chuo Chuo hırıldayarak etrafı aramaya devam etti. Uzun ve karanlık bir sessizlik, puslu ve kirli odaya dolup taştı. Bir tütsünün yanma saati kadar bir süre geçti. Uğuldayan tepelerin çığlıklarını taşıyan rüzgar, yerle bir olan araziye taşıdı kutsal dağların seslerini. Dışarıdan bilinmeyen bir ses yükseldi, ve sonra bir gümleme.

Da Fu karanlığın içerisinde kendine gelmeye başladığında, zihni uçsuz bucaksız bir orman gibiydi. Dışarıdaki gürültülerin hiçbiri kulaklarına değmedi, ince kirpikleri çaresizce titredi. Üşüyordu. Boğazından boğuk bir inilti yükselirken, titreyen kirpikler birbirinden ayrıldı, göz kapakları yolu yarılayınca, durdu.

Rüzgarın, uğuldayan vadilerin şarkısını duyuyordu.

Önce panikledi ve nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Çok karanlıktı, kirpiklerinin arasından sızan küçük bir ışık bile yoktu. Gözleri odaklanamadı ve yuvaları etrafında birkaç kez döndü, karanlıkta küçük bir ışık arıyordu.

Ve, yavaşça kendine gelirken önce her yerinin ağrıdığını ve yandığını hissetti. Derin bir nefes alarak zar zor aralanan göz kapaklarını biraz daha ayırdıktan sonra, bulanık bir şekilde tepesinde bir şeyin beklediğini fark ederek irkildi.

Tam zamanında mı uyanmıştı!

Chuo Chuo onu yemek üzereydi!?

Ama şaşkınlık ve telaşla aralanan gözlerin önündeki perde yavaşça kaybolmaya başladığı zaman, tepesinde dikilenin akşamüzeri bulduğu kedi olduğunu anladığında bedeni gevşedi. Yine de gözleri merakla ona bakmaktaydı.

Kedinin büyük ve kıvrık gözleri onun suratına sabitlenmişti, ve tombul ağzının içinden pembe dili hafifçe dışarıya çıkmıştı. Göz bebekleri kocamandı, muhtemelen karanlık yüzünden büyümüştü. Da Fu gözlerini açtığında gururla söylendi; “Miaoo~~!”

Da Fu, kafasının üzerindeki kedinin çıkardığı sesi duydu, belli belirsiz kaşlarını hafifçe çattı ve gözlerini kaçırdı. Ardından zarif ellerinden birini kedinin yüzüne doğru sallayarak ondan uzaklaşmasını sağladı. “Ne baş belası ama… Demek kurtuldun.” dedi yorgun bir şekilde. Sesi, kuruydu ve çatlamıştı. Bütün bir cümle ağzından zar zor çıkarken yüzü karmaşık bir ifadeye büründü. Eli tereddüt içinde boğazına uzandı ve daha bir nefes almıştı ki midesinden yükselen bulantıyla birlikte kasıldı, öksürdü.

Öksürük şiddetlenince, dikkatlice doğruldu. Boğazına oturan keskin bir taş yolunu tıkadı. Yutkunamıyor, ve çıkaramıyordu.

Bir koluna dayanmış, ayaklarından birini kendine çekerken öksürükler içinde boğulmuştu. O kadar çok öksürüyordu ki, karnı kasılmaktan iki büklüm oldu ve daha yeni açılan gözleri nemlendi, karnı iyice kasıldı ve en sonunda ağzından bir ağız dolusu kan geldi!

Kedinin tüyleri hızla kabardı ve tıslayarak öksüren Da Fu’nun yeniden kana bulanmış olan eline bir pençe attı.

Derin nefesler aldı.

Öksürüğünün şiddeti, kan çıktıktan sonra azalsa da kötü hissediyordu. Başının döndüğünü hissetti, ve memnuniyetsizce dudaklarını birbirine bastırdı. Uzun saçları sırtında hafifçe salınırken kafasını döndürüp ağzındakini tükürdükten sonra belini tutarak etrafına bakındı.

Şifa odasındaydı. Etraf karanlıktı, dışarıdan gelen ay’ın soğuk ışığı bile hiçbir yere değmiyordu.

“Pan… Chuo…” dedi yorgunca. Etrafında hiçbir tehlike sezmediği için şaşırdı. Ama odanın diğer ucunda başka bir beden daha vardı. Şilteye yatırılan beden oldukça yapılıydı ve Da Fu bir bakışta, o kişinin Jian Yi olduğunu anlayabilmişti.

Onları biri tedavi mi etmişti?

Chuo Chuo’nın bunu tek başına yapması imkansızdı. Ama buraya gelen kimdi ki?

Hala yıkıntılar duruyordu, ve muhtemelen gece yarısını çoktan geçmişti. “Pan Chuo…?” diye seslendi bir daha. Bu sefer elinden geldiğince bağırdı, ama boğazı çok ağrıyordu ve bu sesleniş küçük bir mırıldanmadan ileri gidemedi.

Da Fu ayağa kalktı. Yarasını tutarak yıkıntıların, ve karanlığın içerisinde ilerlemeye başladı. Tüyleri diken dikendi, yanında Jue Chang yerine küçük beyaz bir sokak kedisi vardı.

-Eh, şimdilik idare edilebilir.-

Dikkatlice yürümeye devam etti, koridor uzundu ve keskin tahta parçaları, ayaklarına batarken birkaç defa tökezlemişti. Onun dışında bir sorun yoktu.

“Pan Chuo?”

Dışarıdan birkaç ses duyuldu.

Fark edilme ve doğrulma sesi gibi, hırıltılar, mırıltılar ve küçük homurtular geldi. Da Fu hala sağlam olduğuna şaşırdığı dış kapıyı hafifçe aralayıp dışarıya bakarken, biraz korkmuştu.

Chuo Chuo, bir sürü ceset torbasının ortasındaydı. Ve grupça saldıran onlarca hortlak, kaplan tarafından yenilgiye sürükleniyorlardı.

Kapıya yoğunlaşmış bakışlarını fark ettiğinde Chuo Chuo’nın onun sesini duyduğunu anlamıştı. Chuo Chuo sakin miydi? Yoksa değil miydi, bir türlü anlamadı. Uyandığı odada tütsü kokusundan iz yoktu. Ama o öldürmeye hiç teşebbüs etmemişti. Ne oluyordu?

Şimdi göz göze geldiklerinde ise Da Fu, kendisine bakan bir çift şefkatli, büyük ve anlamlı gözün birikmiş ağırlığıyla ezildiğini hissetti.

Dışarıdan bakıldığı zaman birbirlerine çok da ihtiyaç duymuyor gibi gözüküyorlardı. Hoş, pek konuştukları da söylenemezdi. Da Fu her zaman kulübedeydi, Ve Chuo Chuo da kulübedeydi ama bunca yıldır uzun uzun sohbet etmiş değillerdi.

Birbirleri için endişe etmeleri gerekmezdi. Çünkü ikisi de güçlüydü. Ve endişelenmeleri gereken hiçbir zaman olmamıştı. Geçmişte alınan ağır yaralar, zamanın acımasızlığıyla hezimete uğrayıp derilerinin altına gömüldüler. Birkaç solgun kesik ya da beyaz çizikler için birbirlerini kollamaya gerek olmadı.

Da Fu, bu duygulara yabancıydı. Yabani bir hayvan gibi. Bedenine doğru akan tüm bu ağırlığın ne olduğunu anlamadan paniklemiş, gözlerini kaçırmış ve geriye doğru beceriksizce iki adım atarak Chuo Chuo’ya dehşet ve bir yandan da merak içindeki gözlerini yöneltmişti.

Hemen sonra, Chuo Chuo, burnunu buruşturup dışarıya kesik bir nefes bıraktı. Onunla dalga geçiyordu.

Da Fu, kaşlarını çatarak geldiği gibi odaya doğru gitti, efsunlu kağıtlarından birini bulup yanmasını sağladıktan sonra işe yarar birkaç şey bulmaya çalıştı.

Ona doğru yöneltilmiş tüm o bakışlar, Da Fu için “Acele et, kendimi tutmakta zorlanıyorum!”du. Ve bu fedakarlığı görmezden gelemeyeceğini bilen Da Fu, oyalanmadan odanın içindeki kırılıp dökülen tüm o bitkilere ve tozlara iyice göz gezdirdi.

Uzun bir süre boyunca aramayı sürdürmüştü, etrafında gezen kediyi her defasında kışkışladı ve kedi etrafında dolanmaya devam etti.

Kedi bir süre sonra yere çömelmiş, elleriyle zemini yoklayan Da Fu’yu yalnız bıraktığında, odaklanmış olan ihtiyar, yalnız kaldığını anlayamadan işine devam etti. Beyni uğulduyordu, kulaklarında acele etmesi için fısıldayan bir sürü ses vardı. Ve kalbi çıplak göğsünün üzerinden, sakin kalmaya çalışan kesik ve bastırılmış nefeslerin arasından kendini göstererek sertçe atıyordu.

-Bulmalıyım, bulmalıyım…- diye düşündü.

Da Fu; Yok edeceği ne varsa yok eden büyük kaplan imparator, serbest kalırsa, her şeyin sonu olacaktı. Yıllardır karanlıkta yaşayan tüm hayaletler bu öfkeli ve erkeksi gücün salınmasıyla birlikte ortaya çıkardı!

“miao, miao…”

En kötü senaryo da buydu işte, uzun zamandır, gerçek formunu bir hayaletmiş gibi saklayan Altın imparator kaplan ortaya çıkarsa iki dünya arasında büyük bir savaş meydana gelirdi. En azından Chuo Chuo’nın şimdi burada kalması lazımdı. Şimdi gidemezdi….

“Miao~”

Bu olursa, mühürlü cehennem pavilyonları da kırılırdı, ruhlar ve yaratıklar serbest bir şekilde dünyada gezmemeliydi.

Yaşamın kuralları hiçe sayılırsa, her şey sona varırdı. Bu kadar ağır bir kayıp verdikten sonra şimdiki dostunu kaybetmek istemiyordu. Chuo Chuo ile birlikte sessizce yaşamak en iyisiydi.

Belki de Bu ahmak adam gelmeseydi, sakin hayatına devam edecek araştırmalarını sürdürebilecekti ama bu…

“Miao!!!”

” Ne sikim ist-…” Öfkeyle şaklayan diline hakim oldu ve dişlerini birbirine geçirdikten sonra kedinin tarafına hışımla döndü.

Sırtını ona dönmüştü ve yerde patisiyle vurduğu, dikkatini çeken bir şey vardı. Bu hareketi biraz daha devam ettirdikten sonra ilginin onda olduğunu doğrulamak amacıyla başını Da Fu’ya doğru çevirdi.

Da Fu, bir kaşını şüpheyle kaldırdı. Ardından derin bir nefes verdikten sonra dizlerinin üzeninde kediye doğru süründü.

“İris… İris çiçeğini bulmuşsun… Sen gerçek bir kedi misin?” dedi tepkisizce. Daha demin, ağzından kaçmak üzere olan küçük cümleyi hatırlayınca utanca boğulmuştu. Ama yüzü elbette ki bunu belli etmezdi.

Elini uzatıp çiçeğin kararmış yapraklarını, kırılmaması için özenle kaldırdı. İris çiçeğinin yapraklarını uzun zaman kurutmuştu. Mayıs ayından bu yana kitap arasında bekleyen bu yaprakların şu an zeminin üzerinde hiçbir zarar görmemiş bir şekilde durması kesinlikte mucize idi!

Dikkatlice avuç içlerine doldurduğu iris çiçeği yapraklarını , kırık ilaç kaplarının yanına götürdü.

“İris çiçeği, …ve..” Kendi kendine konuşurken, ayırdığı birkaç malzemeyi daha dikkatle ekledi; ” Bunu…” birbirine karıştırdığı tozların ve kök parçalarının dışına, bilinmeyen bir rün çizdikten sonra hepsini eliyle iteleyip küçük bir tepecik haline getirdi ve ardından bir büyü mırıldanmaya başladı.

Kedi, Da Fu’nun hemen sağ tarafında sessizce dikiliyor, ve büyüyü bütün bir ciddiyetle okuyan adamın sert, ve ayın soğuk gölgesiyle birlikte bir hayalet gibi beyazlamış olan yüzüne dikkatle bakıyordu. Da Fu’nun dudakları belli belirsiz kıpırdanırken parmaklarını ahenkle hareket ettirmeye başladığında kedinin biraz geri çekilmesi için onu kışkışladı.

Parmakları bir arpın üzerinde geziniyor gibi görünüyordu.

Her ne kadar sakin duruyor olsa da bedenini kaplamaya başlayan soğuk ter damlaları ellerinin zayıf titremesini gözler önüne sermişti.

Çok kan kaybetti, ve dinlenmeye fırsatı yoktu. Uyandığı zaman berbat hissediyor, bedenini saran tuhaf acı hissinin fırtınalı bir okyanus gibi çalkalanmasına ve hırçın dalgaların kayaları dövmesine engel olamıyordu.

Daha önce de ağır yaralar almıştı. Bedenindeki küçük izler, geçmişin anılarını taşırken, bir de yenilerini eklemek, ve kondisyonu düşükken bütün bu saldırılara göğüs germek gerçekten bunaltıcıydı.

Titreyen kirpikleri, zayıf bir ışıkla aydınlanırken, Da Fu’nun kesik nefesleri en sonunda düzene girmişti. Gerginlikle kasılıp, nefes almayı bile unuttuğu için aldığı uzun bir solukla, gözlerini açmayıp, toz haline gelene kadar çatırdayıp ufalanan kök parçacıklarının sesleri eşliğinde işine devam etti.

Işık, yakıcı bir kıvama ve kırbaç gibi  keskinliğe kavuştuğu zaman, anka gözler yavaşça açıldı. Gözlerinin önünde ateşin dalgalanmasını andıran, cehennem kızılı keskin bir enerji tutuyordu, kalbi hızlı hızlı atarken uzun zamandır, yapmadığı rün yüzünden yorgun düşmüştü.

Da Fu’nun yin enerjisinden beslenen salt hayalet enerji, yakut gibi kıpkırmızıydı, altındaki tozu kendine katmıştı ve içerisinde birbirine çarpan bir sürü küçük ışık ve yıldırımlar barındırıyordu. Da Fu elini hafifçe hareket ettirdiğinde kızıl kırbaç, bir ateş dalgası gibi oraya ahenkle süzüldü.

Keskin gözler kararlılıkla koyulaştı, hızla ayağa kalktı ve dışarıya çıktı.

Kendisini bekleyen Kaplan Ruhu, cesetler içerisinde gücünü haykırıyordu. Yediği hiçbir darbe canını acıtmıyor gibiydi, ve hırçındı. Gözlerindeki akıl pırıltısı yavaşça sönüyor, bir an aklını kaybedip gerçek bir altın kaplana benzerken bir an eski haline dönüyordu.

Da Fu aceleyle zıpladı.

 

“Jue Chang!”

 

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla