Two Thin Worlds 11.Bölüm

Bu Ölümsüz Düzgün Düşünemiyor. |Birinci Kısım

 

 

Alternatif dünyada Senarist ve oyuncuların küçük toplantısı keyifle sunar~~

Bagong* :Evet beyler, yazı stilim konusunda ne düşünüyorsunuz?

Jian Yi: Bunu sormak istediğine emin misin? *temkinli ve kibar bir dürüst*

BG: Evet, sonuçta sizi özenle düşün-

*Shen Xingyun bütün agresifliğiyle ön planda*: S*k gibi! Belki de böyle şeyler yazmak yerine yaşamaya odaklanmalısın!!! Buraya gelirken odanın önünden geçtim ve, hey~ bunu söyleyeceğimi düşünmüyorsun değil mi!? Sana söyledim! Hangi embesil ana karakteri ilk 50 bölümde ölüme sürükleyebilir!?

Chuo Chuo: Aklına gerçekten hiçbir şey gelmiyor mu, yoksa efendinin söylediği gibi bir embesil misin? * bıçak keskinliğinde sade bir eleştiri*

BG: UHĞ,bu gerçekten headshottı! Çok ağır,zavallı ben… Çok ağır……. Beyler sakin olun, alternatif bir çözüm buldum ve- !! o-O

Jian Yi*Shen Xinyun’in koluna girer ve sakinleşmesi için elini okşar*: . ..

“……….!!”

“……”

Shen Xingyun: Hepiniz beyinsiz güvenilmez yaratıklarsınız!! Biri kıçımı istiyor ve diğeri de hayatımı! MENAJER!!! Seni ahmak adam! Beni yırtıcıların arasına atmaya nasıl cür’et edersin!!!??

* birine vururken çıkan yansıma ses Bagong, ve kısaltışı BG, Bishi, bici:9

——————————————————————————–

Jian Yi, evden ayrılmıştı. Ve Da Fu, genç adam arkasına dönüp bakmadan giderken pencereden öylece seyretmekle yetindi. Kollarını göğsünün önünde bağladı ve kaşlarını hafifçe çatarak yüzünü buruşturdu.

Bugün, yapması gereken bir sürü iş vardı.

Yakın zamanda biraz kaos ile Dong Ji tepesinden ödünç aldığı(!) yasaklı kitapları okuması gerekiyordu. Ve sonra tabii ki geri verecekti. Sonuçta düşman kazanmaya gerek yok.

Ve onları bitirdikten sonra Dolunay için hazırlık yapması gerekiyordu.

Yazın başında topladığı otlar iyice kurumuştu, evin her bir köşesini kötü ruhlardan arındırmalı ve Chuo Chuo’nın bu süre içerisinde sakin durmasını sağlamalıydı, ve bunlara ek olarak yedi gün boyunca yani son dördün zamanına kadar kendisini korumalıydı.

Jian Yi’nin gitmesi düşününce en mantıklı olandı. Eğer gerçekten iradeli ise erguvan ağacının parçasından bulup geri gelirdi(!). Ama Da Fu’nun bu iyi niyetli düşünceleri her zaman kendince baltalanıyordu….

Jian Yi? İyi mi? İradeli bir genç? Hah, gerçekten onu gözünde büyütmeye niyeti yoktu.

Canı isterse kasabaya inerdi, ve ondan uzak durmayı akıl ederdi. Ama ormana doğru yol almışsa, bu onun sorunuydu.

Da Fu kollarını çözdü ve avluya çıktı. Başını, açık kapı kirişine yaslayıp bir elini beline attı ve, daha demin Jian Yi’nin girdiği küçük, çalılara saklanmış patika yoluna doğru kötü bir bakış attı.

O inatçı keçi bir daha buraya gelmeye cür’et ederse hakkından gelecekti!

Bir süre sonra parkeler gıcırdarken, arkasında hissettiği büyük siluetle birlikte sonunda gözlerini kırpabildi, düşüncelerinden sıyrılarak gözlerini içeriye doğru çevirdi.

“Nasıl hissediyorsun?” diye sordu Chuo Chuo’ya doğru. Sesinde gizleyemediği bir agresiflik, ve yüzünde çelikten sert bir sükut ifadesi duruyordu.

Ve uzunca bir sessizlikten sonra yüzündeki sert ifade hiç değişmeden başını sallayarak onayladı: “Mn, sana iyi bakacağım bu yüzden endişelenme.”

Bu konuşmadan sonra kimse birbirini rahatsız etmedi.

Saat su gibi akmıştı. Da Fu, Dong Ji, tepesinden arakladığı birkaç kitabı incelemeyi bitirmişti. Ve çalışma odasından dışarıya şöyle bir göz gezdirince, havanın kararmakta olduğunu fark etti. Gözleri gökyüzünün kızıl ve turuncuya yavaşça gömüldüğüne şahit oldu. Etrafta tek bir bulut kimsesi bile yoktu, bu yüzden gökyüzü daha sıcak ve daha canlı görünüyordu. Güneş geniş orman yüzünden gözükmese bile saçtığı ışık huzmelerinin keskinliği hala kulübenin içinde gezinmekteydi.

Başını çevirdi, sessizce ayağa kalktı. Uzun süredir sinirli ve ciddi bakışlarla kitaplara gömülü olduğu için, kaşlarının ortası sızlamış ve yeterince yemek yemediği için midesi bulanmaya başlamıştı. Bu çalışma temposuna alışık olsa da bunaltıcı başlayan bir günün sonlarına uzanan, küçük, önemsiz yine de sinir bozucu detaylarla daha da huysuzlaşıyordu.

Böylece sızlanarak doğruldu karnını tutarak uyuşukça, dışarı çıktı.

Kilerde, Dolunay için biriktirdiği bir sürü sebze çeşidi vardı. Ama bir likörü ve pirinç kasesi olmadığını hatırladığında hayal kırıklığına uğrayarak sessizce dudaklarını büktü.

Jian Yi’ye tabii ki güvenmemişti, sadece aklında Dong Ji’nin* yasaklı kitapları olduğundan yemek ihtiyacını ikinci plana atmıştı.

-ileriki bölümlerde anlatılacak.-

Her ne kadar gitmek istemese de, sıkkın bir ruh haliyle meşhur hasır şapkasını kafasına geçirip, pahalı ve güzel kumaşlardan elbiselerini, kirli bir pelerinin arkasına sakladıktan sonra, eline bir asa aldı. Kasabaya inmek üzere her zaman değişik yöntemler kullanırdı, ve bazen Chuo Chuo’ya eğlenmesi için izin verirdi.

Çoğu zaman Chuo Chuo, onu geleneksel bir büyüyle kaplı, güzel bir kırmızıyla yüzünü boyardı. Alnında küçük, bir girdap şeklini andıran temelde birinci, güç sembolünü andıran şekil ve gözünün ve yanağının birleştiği yerde küçük, bir göz yaşına benzeyen kırmızı bir köstebek, ve gözlerinin kenarında uzun iki kırmızı çizgi olurdu.

Daha sonra , Da Fu için getirdiği kaplan gözü tılsımını belindeki yeşim taşı kolyesiyle değiştirirdi.

Da Fu buna izin veriyordu, çünkü eğlenceliydi. Ve Chuo Chuo da, bu konuda yeterince ihtiyatlı davranıyordu. Ayrıca bu makyajın gizemli bir enerjisi vardı. Kafasındaki hasırdan şapka şans eseri uçsa(!), yüzünü görme şansı elde edenler için hiçbir şey ifade etmeyecekti, çünkü bu semboller bir araya geldiği zaman, “hatırlama”maya yarıyordu! Dolayısıyla endişe edecek bir şeyi yoktu.

Hoş, aslında gerçekten endişe etmesi gereken bir durum var mıydı; bilmiyordu, ama Da Fu; geçmişin geçmişte kaldığını bilse bile, her şeyin bir nefes kadar yakın olduğunu hissetmekten kendini alamazdı.

Bu bir tedbirdi, ama elden ne gelir?

Korkunun ecele faydası yok!

Ne var ki, ensesinde hissettiği tüm korkular, daima bir adımdı. Ve ileriye atmak da, geriye atmak da onun elindeydi.

Böylece tüm orman yolunu sessiz ve kuşların sıcak cıvıltısı eşliğinde geçirmişti.

Etraf canlıydı, arada bir ağaçlardan gelen termitlerin küçük dişleme sesleri, güne özel ve sona ulaşmak üzere olan kuş cıvıltıları orman içinde yankı yapıyordu.

Güneş batmaya yüz tutmuş olduğu için, sabah saat beş sularında duyduğu canlı cıvıltılarla bu sesler, karşılaştırılamaz olsa da insanın içini ferah tutmasını sağlıyordu.

Bu yol, diğerlerine göre daha düzgün ve daha güvenilir olmasına karşın, uzundu. Ama Da Fu’nun da acelesi var gibi görünmüyordu. Elindeki pürüzsüz ve cilasız asa ile yavaşça yere vururken, gözleri ileriye bakıyordu. Zihni ise hiç burada değilmiş gibi, dalgındı…

Kasaba yollarından ne zaman geçse, içini bir tedirginlik kaplardı. Bilmediği bir his ayak parmaklarından sırtına kadar tırmanır, soğuk terler dökmesine neden olurdu.

Buna karşın, yüzüne bakacak olursanız, son derece sakin ve donuk bir ifade ile karşılaşırdınız…Usul usul akan, berrak ve donuk bir güzelliğe sahip olan akarsu gibiydi. İçerisinde bin bir şey saklıydı ve aktığı tüm yolları kendi aşındırmıştı, ama insanlar oraya baktığında bunu düşünmezdi. Düşündükleri tek şey, ne kadar güzel aktığıydı.

O kadar sakin bir yapıya bürünürdü ki, üzerinin bir buz kütlesiyle kaplı olduğunu düşünürlerdi. Adımlarını suyun üzerinde yürüyormuş gibi atardı; zarif, acelesiz, rahat ve zahmetsiz.

Bir de dik bir şekilde yürüse de, insanların arasında başını belli belirsiz hafifçe eğmeyi, adet edinmişti.

Yine de sıradan bir efsuncuya benziyordu. Ama bilinen bir sekt cüppesi giymediği için, yüzü görülmese bile merak uyandırırdı.

Lianhua’na yetiştiği zaman uzun zamandır duymadığı ulumaya benzer, bir uğultu doldurunca kulaklarını, gözlerini hayretle açtı. Etraf her zamankinden kalabalıktı.

Uzaklarda göze çarpan Yangtze kıyısında birkaç gemi vardı, indirdikleri bir sürü sandık, ve ağlarına takılmış olan çamurlu balıkları limana bırakıyorlardı. Gürültünün büyük bir kısmı onlara aitti!

Geminin arkasında çok uzaktaki dağların yeşil ve heybetli görüntüleri bu limanı güzelleştiriyordu. Işık huzmeleri ahenkle dans ediyor, sarı turuncu ve yeşil ağaç sürülerinin içinden geçiyor, çamurlu nehrin büyük, zahmetsiz ve belirsiz akan sularına hareketli, küçük ve bulanık yansımalar bırakıyordu.

Balıkçılar bağırışıyorlardı. Zaman zaman bazısı duruyor, alnındaki teri siliyor yahut açılmış olan giysisinin yakasını çekiştirirken sabır dileniyorlardı.

Bir kısmı beceriksiz çaylak sürüsü gibiydi.

Üzerleri eski püskü birkaç çuval yamasıyla dolu, yenleri omuzlarına çekilmiş, solgun renkli cüppeler giyiyorlardı. Ve bağırışma, biraz da karışıklık arasından ağları çekmeye devam ediyorlardı. Güçlü ve güneş yanığından muzdarip kolları, parlak bir ter tabakası ile bütünleşmiş gibiydi.

Bir sürü insan vardı.

Bazısı grup grup ilerliyor ve aynı sekt sembollerini taşıyorlardı ki, bu alışıldık bir şeydi.

Kadınlar bazen durup, pazar alanına uzak olan, yine de uğultularının da duyulduğu limana kaçamak bakışlar atıyorlardı. Ellerinde sepetler, insan kalabalıkları meyve ve sebze tezgahlarının önünde birikmişlerdi:

“Turplar, kara turplar var!! Oldukça ucuz ve birinci kalite!”

“Dolunay zamanı, kalan son pirinç çuvallarım!”

“Amca, bu ne kadar?”

“AH, onu alamazsın o çok pahalı!!!”

Tüm bu gürültü kirliliğine rağmen, uzun zamandır ilk defa şehre inen Da Fu, uzaktan baktığı gibi kalbine küçük bir hüzün kuşu kondu. Birkaç kilometre ötesinde olan bu kasaba, onu tanıdık ama çok da yabancı gelen bir manzarayla karşıladı.

Sadece görmeyi özlemişti… Pazar alanının hareketliliği ve bağırışmaları yok sayarsak, gökyüzüne uzanan ve genzi yakan yemek kazanlarının tüten dumanlarını, gri duman kümelerinin dalgalanan bir kumaşı andıran eda ile havaya karışmasını; evlerin sakin yapılarını ve kiremitlerin kızıllığını, nehrin durgun bir okyanusun kıyısını andıran sakinliğini, net ve hoş görünüşün ufukla birleşmesine bakmayı özlemişti.

Eski ve telaşlı duvarlar uzaktaydı, gürültülü pazar alanı ise bu tepeden bile fark ediliyordu. Kiremitleri yeni, şiltelerinde yama olmayan bu görüntü, değişmeyen manzaraya nazaran tuhaf bir etki bıraktı.

Dolunay etkisi, önceleri büyük bir kaosa sürüklemişti insanları.

Lianhua tamı tamına üç defa yerle bir olmuştu. Ve geri kalan zamanda da, yıkımla yüz yüzeydi.

Ama Kuanglu dağının büyük sekti FengLu*, buna bir çözüm bulmayı başardığı gibi ormandan kasaba ve köylere yayılan bütün o canavarları bir yerde toplamayı başlamıştı.

-Sekt adının anlamını kuanglu dağının heybetli ama rüzgar ile özdeşleşmiş olmasından alır, feng rüzgar anlamına gelir ve fenglu ise dağ ile rüzgarın özdeşleştirilen isimdir..-

İlk geldiklerinde her yer yağmalanmıştı, binalar nedeni bilinmeyen şeyler yüzünden yanıyordu. bir kısmı çökmüştü ve bir kısmıysa yanmaya devam ediyordu. Pazar bölgesinde yığılan tüm o çuvalların yerini insan cesetleri almıştı, ve bundan da öte bir sürü kayıp bildirimi aldılar.

Saldırı için ellerinden bir şey gelmemişti.

FengLu, ve etraftaki tepe sektleri birleşip sadece dayanak olabilirlerdi.

LianHua’da belirli, sorumlu bir sekt grubu yoktu. Çok önceden Jian ailesinin büyük bir ünü vardı, ama sonra Fenglu sekti, onları sürme kararı aldı.

Ve kalan birkaç kadın ve çocuk da küçük tarım işleriyle geçimini sağladılar.

LianHua, ortak bölge olarak belirlendiği müddetçe, oradan herkes sorumlu olacaktı. Ama, basit bir plan, ani bir kaosla yerle bir oldu.

Köyün içinde ikamet eden birçok yaşlı taoist ya kaybolmuştu, ya nehrin içinde boğulmuştu. Dong Ji, Xia Ji, Chun Ji, Qiu Ji, ve onlardan ayrı ama daha yakın yerlerde bulunan Yun sekti, ve herkesin dehşete düşmesine sebep olan Yi Bai*, bile kayıp vermişti.

Yi Bai, diğerlerinden farklıydı. Sekt gerçek anlamda bir gecede kurulmuştu. Kurucuları agresif ve savaşçı bir kişiliğe sahipti. Azimliydi. Omuzlarına asılı siyah bir post olurdu her zaman ve göğsünde postu tutan broş da gözlerindeki savaş alevi gibi parlardı.

İsmini bir gecede yüz güçlü ve yüz erdemli insanın o tepeye gitmesinden almıştır. Ve o müritlerin her biri, tepeye zenginliği çağırırken de kısa zaman içerisinde binlerce kişinin yol göstericisi olmuştu.

Ve bu üç yıkımda Yi Bai, diğer sektlerle adam kaybetti.

İlk savaş en yıkıcı ve en beklenmedik olandı ve Usta olan efsanevi 100 kişinin 26’sı ağır yaralandı! Ve ilerleyen zamanlarda 26 kişiden 13 kişi hayatını kaybetti..

İkinci bir yıkımı bekleyen ve buna rağmen ne zaman olacağını bilemeyen tüm tepe sektleri önlem amacıyla lianhua ve çevre köylerin her birini koruma altına aldı. Köy ve kasaba sınırları, birlik olan tepe lordlarınca korunuyordu görünüşte.

Bilge kong* , bunların dolunay yüzünden olduğunu gördü ve haber verdi ama dolunay zamanı, beklenmedik şekilde ağır bitti ve yedi gün içerisinde, Geçit Ormanından çıkan tek şeyin yağmacı kötü ruhlar olmayacağı anlaşıldı.

-anlamı korkmaktan korkmamış. araştırınca tuhaf örnekler çıktı sorry-

İlki, yeraltı şehrinden gelen en kötü hayaletlerdi. Yedi gün boyunca şehri yıkıma sürüklediler. İkinci dolunay zamanında, geçit ormanı büyük bir gaz bulutu bıraktı. Kızıl bir sis gibi yayılan bulut kümeleri, dokunduğu her canlının derisini canlı canlı kaynattı. Ve Yi Bai o sinsi dumanda, insanları tahliye eden fedakar müritlerinden 500 adamı ve 12 usta’yi kaybetti.

Üçüncü dolunay kısmen diğerleri kadar kötü idi.

İkinci dolunaydan sonra geçit ormanından uzak topraklara yerleştirilen insanları bir şekilde geri getirdiler. Çünkü kalabalık gelirken yanında açlık, kıtlık ve sefilliği de getirmişti.

İnsanlar birbirine yardım etmedi, çünkü hepsi zaten sefil durumdaydı.

İlk başta bencil olmayan varlıklı aileler insanların karınlarını doyurmak için ellerinden geleni yaptılar, ama kalacak yer yoktu ve sokaklar pislikten geçilmemeye başladı. Yangtze’nin suyu da çamurluydu ve kuyulardan çekilen sular da kritik bir şekilde azalınca, birbirlerine destek olmaya çalışan herkes, aç köpekler gibi birbirini parçalamaya başladı.

Daha sonra göçmenlerin arasında bir söylenti yayıldı’!

LianHua’dan gelenler, her şeyin baş sorumlusuydu!! Yangtze’n kaderini de onlar belirlemişti! ve o kalabalık içerisinde hiyerarşinin en alt basamağı lianhua kasabası sakinleri oldu..

Böyle olunca, insanların arasındaki açlık, rekabet, ve öfke daha da belirgin hale gelmişti ve bölgeden sorumlu imparator, sektlere bir mesaj yolladı: Göçmenlerin her birini almazsanız, kaos hepsini sürecek.

Bu kısa ve öz bir mesajdı. İmparator çok konuşmayı seven biri olmamasına karşın diplomasiye önem veren bir adamdı. Dürüst ve zeki idi. İlk başta belli bir sayıda insanı kabul etmişti ama sonra ipin ucu kaçtı ve toprakları sefaletle sürünürken hiçbir şey yapmadan duramazdı!

Bu yüzden yapacağı en mantıklı kararı bildirdi.

Feng Lu, her ne kadar ısrar etse de, hiçbir bildiri ve sözcü işe yaramadı ve geldikleri gibi tepe sektleri tarafından geri götürülmeye zorlandılar.

Bu hepsi için geçerliydi, ama gören biri bile bilirdi!! Kasabalar arasında en kötü halde olan LianHua idi!!

Üçüncü Yıkımın az hasarlı geçmesi bekleniyordu. Evler tamir edilmemişti ama insanlar yoktu. ama şimdi evler harabeydi ve insanlar akın ediyordu!

Ve Yi Bai, o zaman 62 müridini ve 2 shifu’yu kaybetti.

Bu hesapları en güçlü sekt üzerinden yapmak anlamsız gibi gözüküyor ve rakamlar da uçuk değil, –hm… Siz öyle sanın!!-

Bu üç yıkımdan sonra her tepe lordu büyük bir anıt mezar olarak giriş kısımlarına uzun bir taş dikti ve ölen her bir insanın ismini kendi elleriyle oraya kazıdı. En büyük kaybı Chun Ji verdi. ve sırasıyla Xia Ji, Qiu Ji, dong Ji, FengLu, Yun sekti ve Yi Bai!!! Halkın ölüm sayısı taş kütlelere yazılamayacak kadar fazlaydı… ve toplu mezarlar yaptırdılar…

Ama tüm olanlara rağmen, insan omurgasız bir canlıydı! Bir parazit gibi zor koşullarda bile hayatta kalmaya devam ettiler, ve adapte oldular. Her ev kendine uygun bir biçimde kötü ruhlardan arındırıldı ve özel bir büyüyle koruma altına alındı. Büyünün işe yaradığını bulan soğuk ve asil Yun sekti oldu.

Bütün bunların geçmişte kaldığını görmek iyiydi.

Bu üç yıkım üzerinden kaç dolunay geçmişti! ve kurallara uyulduğu sürece hiçbir kayıp yaşanmadı.

Bunun üzerine Yun sekti, bağımsız olarak bildirilmiş olan Lian Hua kasabasının denetleyicisi oldu ve baş sekti seçildi. Böylece toprakları da artmıştı.

Zaman acımasızdı, bütün bu yıkıntı ve kötülük dolu geçmiş dönüştü, yaralar sarıldı ve ölüler gömüldü. Aileler ve dostlar belki de aşıklar bağrına taş bastı.

Zaman sonsuzdu, ve sonsuza aktı. toprak aynıydı, ve üzerindekiler değişti.

Sıcak evler önce harabe oldu ardından toprağa gömüldü ve sonra onların üzerini yenileri kapladı…

Da Fu aklına dolan tüm geçmişe engel olamamıştı.

Eskiden burada durduğunda soluk bir şehir görürdü. Eskiden burada durdurduğunda kaosu ve yıkımları görürdü…Şimdi ise… Söylemek de tarif etmek de zordu!!

Tüm o güzel manzaradan sonra tepeden inip insan arasına karışmak zahmetli idi. Hele ki Da Fu için tam bir cehennem azabı!!

Da Fu yüzünü buruşturarak ilerliyordu.

Kaşlarının ortasında daha önceden hiç görülmemiş bir çizgi konuşlanmıştı. İnce dudaklarını birbirine bastırdı, çene hatları saldırgan bir biçimde belirginleşmişti.

Sanki orada, o eski pelerin ve hasır şapkanın altına gizlenen sıradan bir insan değil de insan eti ve kemiğine bürünmüş bir kurttu.

Başını hafifçe eğdi, sandal ağacı asayı sıkarken, avuç içinin hafifçe kızarmasına ve aşınmasına neden olmuştu.

Kalabalık arasında bile korkutucu havası öylesine belirgindi ki, insanlara soğuk ve zehirli bir ses tonuyla ‘yol açın’ demeye fırsat bulamadan önünden çekiliyorlardı. Ve temkinli olsa da kıyafetinin ucuna dahi dokunmamaları için elinden geleni yapıyordu.

Gidişi, dönüşü çok sürmeden, yeni bir çift yemek çubuğu, porselen çorba kaşıkları ve bir tane kase almıştı. Bugün epeyi geç kaldığı için hiçbir şekilde iyi bir içki bulamamıştı…

Mutfak konusunda sadelikten yana olan Da Fu, diğer konularda pek mütevazi davranmıyordu ve gelirken, odasına bir kavanoz içerisinde yetişen küçük bir bonzai ağacı ve yanında da iki küçük gümüş tavşan getirmişti. Ağaç, solgun görünüyordu ama özenle seçilmişti.

En azından, kendini şımarttığı zaman iyi hissediyordu ve döndüğünde yüzünde küçük bir tebessüm vardı. Yüzündeki sinirli ifade solmuş, parlak gözler ve birbirine hafifçe bastırılmış sevimli dudaklar vardı. Ancak mutluluğu, bir anlığına açan gelincik çiçeği gibiydi.

Önce rengini açtı ve göz boyadı. Kalbini sıcaklığa boğdu ve küçük bir rüzgar ile dört yaprak da uçup gitti!! Kapıyı açtığı gibi yüzüne çarpan kara aurayla irkildi…

CHUO CHUO!!!!

Onu tamamen unutmuştu!!

Daha içeri adımını atmadan, üzerine atlayan vahşi kaplan ruhuyla elindeki kavanoz havalandı. Yere kapaklanmadan ani bir atakla Chuo Chuo’nın altından sıyrıldığı gibi, kalın görünmez kollarından birini kaptı ve arkaya doğru, büyük sırtına yasladı.!

Kaplan ruhu agresifti ama aklı yeterince yerindeydi ve bir saniyeliğine de olsa kontrolünü kaybettiğini biliyordu. Bu yüzden Da Fu’ya hiç karşılık vermeden, kendisini yere sabitlemesine ve boynunun arkasındaki, soğancık kısmına parmağıyla hafifçe bastırmasına izin verdi.

Bir kedinin savunmasız olduğu birkaç yer vardır.  kulaklar, gerdan, ve  kuyruk ve ve dördüncüsü boyun kısmındaki kalın ve yağlı deri.

Da Fu, biraz bastırdıktan sonra boyun kısmını hafifçe çimdiklemeye başladı. Havalanan kavanozu ise ayağının ucuyla bir defa daha fırlatmış ve tam elinin olduğu yere bırakmıştı.

Bir eli Chuo Chuo’nın ensesini tutuyorken, diğeri sandal ağacı asasını, kavanozu ve küçük bir bohçayı tutuyordu.

Kaşları hafifçe çatılsa da verdiği söz aklına gelince kendisini yatıştırdı. Yüzündeki sert ifade kayboldu ve gözlerini bağışlayıcı bir anlayış duygusu kapladı.

“Affedersin, bu dolunayın etkisi diğerlerinden daha ağır olmalı ki şimdiden çıldırmışsın.” dedi. Ardından ensesini biraz daha kıstırdı.

İhtiyar, öfkeyi bir kenara bırakıp kulağına değen seslerle daha da keyiflenmişti, “Titriyorsun, bu keyif titremesi?” ve gözleri iki hilal şeklini aldı.

Ardından yüzünü memnuniyetle çevirdi. “Ah, bu gerçekten hoşuna gidiyor olmalı!” dedi bir yandan hafifçe başını sallarken, “Şimdi eve gireceğim ve senin için birkaç tütsü yakacağım. Ardından yatıştırıcı ilaçlar yapacağım, böylece bu dünyadaki formunda iken daha rahat hissedeceksin.”

Uzun bir sessizlik, ve Da Fu yavaşça parmaklarını ensesinden ayırdı. “İçeriye gir, ve beni orada bekle!”

Eve girmeden önce açık alana doğru son bir bakış attı. Etrafta uçan yarasalar bir hayli kalabalıklaştı.

Fenerleri yakma zamanı gelmişti.

 

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla