Two Thin Worlds 1. Bölüm

Bir Ölümsüzün İnine Çekilmek| Birinci kısım

Büyük nehrin yakınındaki tarlada, kafasında hasır şapka ve elinde çelikten bir palayla öylece bekleyen biri var. Sessizce, sevdiğiniz bir şeyin parçasını nehrin derinliklerine bırakmanızı isteyen küçük bir ruh bu. 

Ruh zalim değil,yalnız. Aradığı erik çiçeklerini bir gün o nehrin üzerine dökmenizi ister.

Eğer öyle bir ihtimaliniz varsa bunu yapmalısınız der bilge Da Fu.

İnce örgüsü belinde kırmızı bir kurdele ile salınırken, büyük adımlar ve öz güvenli bir duruşla bu nehre gidenlerimizden en güzeli o. 

Yüzü berrak beyaz bir yeşimi andıracak kadar temiz, her zaman yukarıya doğru kıvrılan dudakları can alıcı bir kırmızılıkta, gülüşü bir ejderhaya boyun eğdirecek cinstenmiş. Kara gözleri büyük ve yuvarlak, çene hatları keskin, dudağının kenarında küçük bir ben bulunur.

Giydiği kıyafetler ise, bizimkinden de kötüdür. Tozlanmış siyah bir kimono giyer her zaman, altındaki soluk pantolonun dizleri açılmıştır, kol yenleri uzun ve güçlü kollarını oyalamasın diye dirseklerine doğru çekilmiş ve sırtını da dikleştiren bir halatla bağlanmıştır.

Elinde tuttuğu asa sandal ağacının güzel ve pürüzsüz gövdesinden yapılmışsa da bıraktığı koku öylesine derindir ki önünüzden geçse efsunlandığınızı sanırsınız.

Derler ki, böyle güzel birinin Jiangxi’nin küçük ve böylesine önemsiz bir köyünde doğması bin yılda bir elde edilebilecek bir şanstır.

Da Fu, gecenin bir yarısı ay tepedeyken, uzun saç örgüsünü güçlü parmaklarıyla zarifçe çözer, kendi kendine mırıldanarak bir şarkı söylermiş. Gece yeterince karanlık, ve ayın ışıdığı soğuk renk yeterince iyiyse; nehrin ruhu, suları köpürterek Da Fu’nun gözleri önünde yavaşça belirir, kıyafetlerinin kemerini hafif bir esintiyle çözüp, yüzmesini ve ona eşlik etmesini istermiş.

Da Fu, söylenenlere göre, saçlarını çözse de, hiç onunla derin sulara doğru yüzmeyi göze alamamış.

 Bu yüzden köyün isimsiz büyücüsü, bir gün asasını yere vurup, nehrin berrak sularını koruyan bu ruhun aslında iyi bir ruh olmadığını herkese haykırmış.

“Eğer sularından geçecek olursanız, ona itaat edecek olursanız bu sizin sonunuzdur.”

O günden sonra köyün küçük nehrinin berrak suları, dibinde biriken çamurla üstünü örttü. Ve o yazın hasat zamanı, serinlemek için killi suya giren çiftçilerin üçü de öldü.

Karaya vuran cesetleri, şişmiş parmakları ve morarmış suratlarıyla oraya gitmenin sonumuz olacağını haykırırken oraya gidemezdik.

Böylece karasu ini olarak anılan nehre sunulan sevgi seremonisi bir zamandır durgundu.

Da Fu, kendisini savunacak bir şey bulmamış susmayı tercih etmişti.

Geceleri dökülen gözyaşlarıyla beraber hıçkırık sesi küçük köyümüzü inletir durur.

Da Fu, uzun zaman sonra üzüntüsünü dile getirdiğinde, oldukça yorgun gözüküyordu.

Berrak yüzü solgunlaşmıştı, göz kenarları ağlamaktan her daim kızarıktı.

 

Elinde, parmaklarının ucunda tuttuğu inciden bir ipek mendil olurdu her zaman.

Uzun saçlarını artık örmüyordu.

Düz saçları salınırken sırtını dövüyor, rüzgarın gazabıyla havalandığında birbirine dolanırken, olağanüstü siyahlıktaki saçları can çekişiyordu.

 

Da Fu’nun kıyafetleri artık özenliydi.

Giydiği siyah içlik ve koyu mavi dış cüppeyle parıldayan bir yıldızdı adeta.

 

Jian Yi, onu dinlemeye gitmek üzere 15 yaşında Jingdezhen’de bulduğu işini bırakıp Jiujiang’a gelmişti.

Yolunun büyük çoğunluğunu yalın ayak geçirdi, diğer bölümünde ise cebindeki belli paranın bir kısmını sarp yolları aşmak için bir arabayla, ve iyi köylülerin saman taşıdığı güzel at arabalarıyla geçirmişti.

 

 

Jian Yi, elinde köylülerin birinin yolluk olarak verdiği ağız sulandıran yumuşak bir kavun ve omzuna astığı halatla, birbirine dolanmış ayakkabılarıyla çıka geldiğinde, Da Fu; elindeki, kenarları kızıl meşeden yelpazesiyle yüzünü serinleterek, birkaç şey okumakla meşguldü.

 

Da Fu’yu ani bir kararla görmeye gittiğinde, buna inanmayacaksınızdır, aklı başında işi ekmeği yerinde sağlıklı bir adamdı.

 

Kıtlık zamanında işini gücünü bırakıp bir delinin yas tutuşunu görmeye giden birinin akıl sağlığını sorgulayabilirsiniz ama inanın; Elinde yaklaşık altı kiloluk saf demir çekiçle, kızgın bir demiri terbiye ederken uzun zamandır görmediği Da Fu’nun suratı bir an gözlerinin önünde belirince, düşünceleri allak bullak olmuştu.

 

İşini bitirip mola verdiğinde, güzel köylü kızlarından birinin getirdiği haşlanmış yumurta ve kızartılmış pirinçle birlikte bir kase erişte için teşekkür ederken bile aklında o vardı.

 

Yaklaşık otuz ikisinde, gücünün zirvesindeydi.

Alnında kalın bir saç bandıyla oradan oraya gezinirken, büyük kollarının ve gücünün farkında olan herkes uygun bir fiyata bir sözleşme yapmak için güzel sofralar, içkiler hatta kadınlar teklif ederdi.

Jingdezhen’den kolaylıkla vazgeçmek, düşününce Jian Yi için bile delilik gibi görünüyordu.

 

Oradaki sıcak insanları ve birbirlerine saygıyla yaklaşan büyükleri gördükçe oradan ayrılmak istemeyen Jian Yi, tek bir düşünceyle sırtına bohçasını attığı gibi kendini Da Fu’nun hiçbir zaman değişmeyen eski kulübesinde bulmuştu.

 

Yani kısmen değişmeyen…

 

Da Fu, Jian Yi’yi gördüğünde şaşkınlıktan küçük dilini yutmuştu.

Nitekim Jian Yi’nin, bir anda beygir kadar güçlü baldırlarını ve kaplan keskinliği edinmiş gözlerini gördüğünde irkilmeden edemedi.

 

Ayrıca gecenin bir vakti kapısını birkaç çalıştan sonra, yüzsüzce açan bu adama hayret etmiş, bunu cesaretinden mi yoksa kabalığından dolayı mı yaptığını kestirememişti.

 

Bu tavrından sonra Jian Yi, Da Fu’nun kılıcına davranıp şak diye başını gövdesinden ayıracağını sandı.

İnce olsa da çevikti.

 

Ama o şaşkınlıkla, Jian Yi’nin yüzünde gezinen bakışlarına hakim olamayarak bir süre kabaca, oturmasını bile söylemeden öylece durduğunda, Jian Yi bunun artık bir seçenek olmadığını anlayabildi.

 

“Seni bir yerden tanıyor olabilir miyim?” dedi tereddütle Da Fu.

 

Jian Yi ise kahkaha atmamak için yanaklarının içini ısırırken, davet edilmeyi daha fazla beklemeden kapıyı kapatıp masanın diğer köşesine geçti ve önüne yumuşak kavunu bırakarak başını salladı.

 

“Da Fu, benim, Jian Yi.”

 

Jian Yi, Da Fu’nun yüzünü sarmalayan karmaşadan kurtulmadan, düşüncelerini dile getirmenin iyi olacağını anlayarak koca çenesini açtı: “Seni hatırladım, görmek istedim.

Ağlak suratının hala burada olması oldukça üzücü, yine de değişmemene sevindim.

Benim Jian Yi.

Tarlada ektiğin mısırları araklayan var ya,”

İşaret parmağıyla yüzünü gösterirken büyük bir gülümsemeyle devam etti.

 

“O benim işte, arada bana dövüşmeyi öğretmen için yalvarırdım, hatırlamıyor musun?

Bir defasında seni o kadar bunaltmıştım ki bana ‘ eğer meydandaki büyük ağacın gövdesini kör bir bıçakla ikiye ayırabilirsen sana öğretirim.’ Demiştin.

Bunu denemediğimi söylemeyeceğim, oradaki çeltikleri fark ettin mi hiç?

Akşamüzeri annem gelmeden oraya koşardım.

Evimizin tek bıçağı oydu, ve ben böyle bir ahmaklığı yaparak onu kırmıştım.

Sonunda bize süslü bir bıçak almak için şehre kadar inmiştin.”

 

“Haah,” dedi yüzü yavaş yavaş hatırlamayla aydınlanırken.

Hala bir yelpazenin ardına gizliydi.

Yanında dolandırdığı kavanozun içi, içki koksa da içerisinde bir damla bile kalmamıştı.

Jian Yi’nin oraya baktığını fark ettiğinde “Üzgünüm, sana verebileceğim bir kavanoz yok. “dedi mahcubiyetle.

Ardından ekledi, “Gecenin bir vakti insanların kapısını tekmeleyerek kırarsan, her zaman böyle güzel karşılanacağını sanmıyorsundur, bu huyundan vazgeç.

Buraya neden geldin, kimseyi görmek istemiyorum.”

Sesi yorgundu, gözleri hafifçe baygınlaşmıştı.

Jian Yi, yanlış zamanda, yanlış yerde olmadığına emindi.

Yine de böyle bir tepki karşısında kızarmadan edemedi.

Başını eğerek özür dilerken beline astığı para kesesini çıkarıp masanın üzerine bırakarak bir defa daha eğildi.

“Bunları kabul et, şimdilik bunlar benim her şeyim.”

 

“Bunlara ihtiyacım var gibi mi görünüyorum?” kaşları havalanmıştı.

Jian Yi, bir an için etrafına hiç bakmadığını fark etti ve başını kaldırdığında bile Da Fu’nun arkasında, parıldayan kumaşın üzerindeki ejder siluetinin saf altın kaplama olduğunu gördü.

Şaşkındı…

Çünkü bilirsiniz, gerçekten değişmeyeceğini umuyordu.

Yani kulübenin…

 

“En azından kavunu alabilirsiniz.

Eminim kavunun yoktur.” dedi bir defa daha kızararak.

 

Fakat Da Fu, kendisinden beklenilmeyeni yaparak elini para kesesinin üzerine atıp, giysisinin içine tıktıktan sonra kavunu işaret etti.

 

“Kes bakalım bir dilim.” dedi umursamazca.

 

Yelpazeyi indirdikten sonra, Jian Yi’nin şaşkın olması gerekirdi.

Ancak Jian Yi, şaşırmamış ölümsüz olduğunu bilmesine rağmen hala gençliğinin zirvesinde görünen bir beyefendi gibi göründüğü için sevinmişti.

Da Fu da saklanması gerektiğini düşünmemiş, bunu sorgulamayarak kol yenlerinin arasından uzun bir pipo çıkarmıştı.

 

Jian Yi, elinden çektiği ucu eğri bir bıçakla yumuşak kavunu ezilmemesi için yavaşça sarmaladı.

Bıçakla ikiye bölüp içini boşalttığında lezzetli koku burnuna doldu.

 

Da Fu, piposundan uzun bir nefes aldıktan sonra dumanı genç adama doğru üfledi.

Keskin anka gözler, nedensiz bir şekilde soğuk bakıyordu.

İlgisizdi, yine de tetikte olduğunu belirten türden bir uyarısı da vardı.

 

Jian Yi gülümsemesini koruyarak büyük bir dilim kesip ona uzattıktan sonra, Da Fu’nun kavunu tek eliyle almasını, önce burnuna götürüp güzel kokusunu içine çekmesini ardından parlak dudaklarını ikiye ayırıp küçük bir ısırık almasını izledi.

 

Dudağının kenarından damlayan şerbetli sıvı onun teninde daha iştah açıcı görünüyordu.

“Lezzetli.” dedi mırıltıyla.

Jian Yi hemen başını olumlu bir şekilde salladı, sonra etrafı incelemeye devam etti.

 

Arkasındaki eşyalar, darmadağınıktı.

Yerde oturduğu minder ve masa dışında boş olan hiçbir şey yoktu.

İşlemeli tütsü kapları, tılsımlar, demirden ne idüğü belirsiz birkaç icat, üzerine beyaz bir kumaş serili bir sürü ıvır zıvır göz kırpıyordu.

 

“Eskiden-”

 

“Mn, eskiden küçük kulübem hiç böyle değildi.”

 

Jian Yi sessizce önüne döndü.

 

Da Fu, ıslak elini masaya bıraktı, pipo ise ağzındaydı.

 

Jian Yi, uzun saçların arasından geçen ve yavaş hareket eden ince parmaklara iyice odaklanmıştı.

 

Parlak saçları, ince porselen tenini ve bu soğuk vurdum duymaz yüzü uzun bir süredir görmüyordu.

Bu yüzden gözleri olur olmadık hayranlıkla odaklanıyor, düzgün, ve soğukkanlı durmak istese de parlak gözleri kendini ele veriyordu.

 

“Sadece beni hatırladığın için geldiysen, absürt.

Yine de doğruluğunu sorgulamayacağım.

Teşekkürler, kalacak bir yerin var mı?” Dedi Da Fu, sessizliği bozarak.

Kendisini inceleyen parlak gözlerden rahatsızdı, sükutunu korudu.

 

Jian Yi tam ağzını açıyordu ki, Da Fu güzel ve umursamaz sesiyle bir defa daha böldü.

 

“Umurumda değil, burada kalamazsın.”

 

Jian Yi, yüzündeki gülümsemenin nasıl çarpıldığını hissedebiliyordu.

Onu zora sokuyordu.

 

“Burada kalmayacağım, söz veriyorum sadece biraz-”

 

“Aç mısın, yoksa bir tılsıma mı ihtiyacın var,” Bir an düşündükten sonra bayık bakışlarını Jian Yi’nin yüzüne sabitledi.

“Bende… sanırım ikisi de yok.” dedi bir mırıltı eşliğinde.

Dudakları belli belirsiz hareket etmiş, gözleri baygın yine de saf bir parlaklık barındırıyordu.

 

“İkisini de istemiyorum.

Ayrıca gözüm görüyor ve sarı varakları bu uzaklıktan bile görebiliyorum.

Sadece–”

 

“Ah, öyleyse biraz sıcaklık istiyorsun!

…Giysilerin berbatmış,”

Başını hafifçe öne eğerek gözlerini kıstı.

“Gözlerim oldukça iyidir. Jingdezhen’de* bekleyenin var gibi görünüyor.

Bu yamaları kaba ellerinle yapman imkansız.”

Shen Xingyun bunu keskin bakışlarıyla anladı.

Giydiği tür kumaş buraya ait değildi.

 

Jian Yi’nin yüzü hafifçe pembeleşmişti, kaşlarını çatıp utancını belli etmemeye çalışırcasına öne doğru hafifçe büküldü.

 

“Bu öyle değil… Bekleyenim yok, Ben sadece-”

 

“Bugün konuşmak istemiyorum.

Yarın gelmeye ne dersin?

Belki de yarın kalbimi kazanabilirsin.”

Da Fu hızla doğrulmuş, bakışlarını başka tarafa çevirmişti.

İlgisiz bir kedi gibi davranıyordu.

Yine de Jian Yi, onun evindeydi.

Ayrıca üzerinde nedensiz büyük bir otoritesi vardı.

Söylediği son cümleye dayanarak anlayışla başını sallasa da kaşları çatıktı.

“Ah-tamam, eğer öyle söylüyorsan seni dinleyeceğim.”

 

Bir an sonra, “Huysuz bir ihtiyar olduğumu mu düşünüyorsun?” dedi.

Kaşları hafifçe çatılmıştı.

Bezgin bakışları bir su birikintisi gibi durgun, soğuk ve sığ; İlgisiz gözleri, ellerine sabitlenmişti.

 

Bir süre ardından genç adama kaçamak bir bakış attı.

Jian Yi, fark etti.

 

Da Fu, yorgun görünüyordu.

 

Belki de bu yüzden onu rahatsız etmiş olabileceğini düşündü.

İçinin rahatlamasını isteyerek; “Öyle düşünmedim..” diye başladı.

 

“Düşünsen bile fark etmezdi—”

Kulakları yine umursamaz ses tonununu duyunca dayanamayarak, “Sadece, yeterince sinir bozucu olduğunu düşünüyordum.” dedi.

Da Fu’nun yüzünde alaylı bir bakış ortaya çıktı, dudakları belli belirsiz kıvrıldı.

Eğlendiği belliydi.

ve birkaç hıçkırık eşliğinde başını kaldırıp önüne düşen saçlarını kulağının arkasına koydu.

 

“Hah.. Demek öyle.”

 

Aynı yüz ifadesiyle devam etti; “Yeterince cürretkarsın, gücüne güveniyor olabilir misin?”

 

“Güçlüyüm, ama bedenimi saniyeler içerisinde toz zerreciklerine ayırabileceğini biliyorum.”

 

Jian Yi’nin gözleri, Da Fu’nun bir gülümseme kadar iddialı ve bir tebessüm kadar belirgin olmayan, hafif bir kıvrımla şekillendirilmiş dudaklarına kaymıştı.

 

Belirsiz, kaçamak bir bakışın adından, Jian Yi’nin dudağının kenarı yukarı bir saniyeliğine kalktı.

Dudaklarını belirsiz bir şekilde bastırıp, bunun uygun olmadığına kanaat getirdi ve gözlerini yorgunca başka tarafa çevirdi.

Genç düşündü: Bir an sinir küpü iken, bir an nasıl iyi bir ruh haline bürünebiliyordu kim bilir.

 

“Gitmeden önce saçlarımla ilgilenir misin?”

 

Jian Yi anlamayarak yüzüne boş boş baktığında, parmaklarından kayan saçları öne doğru fırlattı.

 

“Saçlarımla ilgilen.”

 

Ayağa kalkıp küçük masayı kenara doğru itti.

Arkasını Jian Yi’ye döndüğünde, genç adam hala şaşkındı.

 

“Hadi, bu saygıdeğer kişi neredeyse yüz yaşında.

Kendisiyle ilgilenecek takati kalmadı.” dedi homurdanarak.

 

Jian Yi tereddüt etti.

Etrafına kaçamak bakışlar attıktan sonra, sıkılganca ellerini uzun saçlara attığında Da Fu, gözlerini kapattı.

 

‘AH, Takati kalmamış mı?

Bu saygıdeğer kişi bir imparatorun güzelliğine sahip, söylediğin kelimeler ucuz.’

 

Yere dökülen saçları sağlıkla parıldıyordu.

 

“Örmeyi biliyor musun?” diye mırıldanmıştı.

 

Böylece yavaşça saçlarını ördü.

Yetişkin bir adamın büyük ve kaba ellerine sahipken, aslında Da Fu’nun canını acıtabileceğini düşünüyordu.

Ancak hiç de öyle olmadı.

Da Fu’nun saçları ipek gibiydi, ve nazikçe kıpırdanan eller saç tutamlarının arasında yavaşça dans ederken bir an bile sesini çıkarmamıştı.

 

Biraz zaman alsa da canını acıtmayacak şekilde saçlarını örmeyi bitirdiğinde Jian Yi de, geldiği tüm yolun zorluğunu üzerinde hissetmiş ve yorulmuştu.

 

Da Fu ise gelen küçük ziyaretçiyi umursamadan, el  geri çekildiği gibi yere kıvrılmış, kafasının altına aldığı kollarıyla bir kedi gibi uyuyakalmıştı.

 

Jian Yi, ne yapacağını bilemeyerek etrafa baktıktan sonra dışarıya çıktı.

 

Hava epeyi karanlıktı, geçtiği orman yolu zifiri karanlıkla çevriliydi, bu yorgunlukta uzaklara değin gitmek istememişti, bu yüzden kulübenin etrafında şöyle bir tur attıktan sonra, birkaç çalı toplayıp kapının önünde kendine küçük bir yatak yaptı.

 

Hava soğuk sayılmazdı.

Yine de, savunmasızca dışarıda uyumak bir alışkanlığı değildi.

 

Bir kurt ya da başka bir yırtıcının yemi olmamak umuduyla gözlerini kapattı.

 

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla