Two Thin Worlds 33. Bölüm

Sevgili Ölümsüz, Seni kaldırabilme gücünü kendimde görmeyeceğim.

Anlatılan şeyler o kadar korkunçtu ki Jian Yi’nin karnı kasılmaktan ağrımaya başladı. Bakışları derin ve karanlıktı. Kendisinin bile bilmediği küçük bir damar, alnında gözükmeye başlamıştı. Yüz yıllık gerçekler bir gecede kolayca sindirilebilir miydi? Bütün bunlar Mu yang’ın ağzından kolaylıkla çıkarken öylece oturup beklemek o kadar acı vericiydi ki, tahammül bile edemiyordu.

Ancak sinirlenmek anlamsızdı, çünkü diyebileceği tek bir şey bile yoktu. Mu Yang durduğu zaman ona konuşma fırsatı veriyor, uzun bir sessizliğin ardından ise devam ediyordu; çünkü Jian Yi, tek bir kelime etmiyordu.

Onu nasıl savunabilirdi?

Üstelik, söylenenlerin hepsinin belgeli olduğunu her cümlesinde dile getirirken, nasıl yapabilirdi…?

Kendine has bir parıltısı olan o kara gözlerin ışığı geçen her dakikayla birlikte söndü. Birkaç saat önce özlemle kasıp kavrulan kalbinin harlı ateşi buz tutan bedeniyle beraber soğumuş, üzerini ince bir kül tabakasıyla örtmüştü.

Jian Yi yutkunmayı bile başaramadı. Esmer teni çiçek gibi soldu. Bir gecede vebalı, pasaklı bir sıçana dönmüştü.

Mu Yang’ın sözleri, ithamları, anlattıkları, sözlerinin her biri o kadar ağır ve keskindi ki, Mu Yang konuştukça Jian Yi yoruluyordu.

Sabaha karşı ikisi de sessizce oturdular. Masayı soğuk, zehirli bir sessizlik kapladı.

Jian Yi sersemlemişti. Ailesinin doğrularıyla yetişmeye çalışmış, Da Fu’yu babası gibi korumak istemişti. Ancak bir gecede her şey alt üst oldu…

Jian Yi, Da Fu’nun bedeninden kendi bedenine doğru akan sıcaklığı hatırladığında bile titredi. ‘Eğer bunlar gerçeklerse, korunmaya, sevilmeye, dost olmaya gerçekten ihtiyacı yoktu Da Fu’nun.’

Solgun hayalet teni; keskin, kaplan gözü taşına benzeyen kehribar gözleri, ve vicdansız hareketleri… Mu Yang haklı mıydı? O deli adam gerçek bir iblisin kalbine mi sahipti?
Üstelik, kendi ailesiyle olan küçük bağını öğrendikten sonra… Yaptığı anlamsız katliamlar, hayatına aldığı insanları kolayca aldatabilmesi… Bir çağı ölümün koyu ve kokuşmuş kanıyla gözünü kırpmadan yıkaması… Bunları kabul edebilir miydi?

Şu an ve o zamanlar arasında bir fark var mıydı? Jian Yi duygusal açıdan zayıflamıştı, şimdi duydukları ise Da Fu’ya olan özlemini bir çırpıda silip atmış gibiydi.

Mu Yang, samimiyetsiz bakışlarla Jian Yi’yi süzdü. Geniş omuzları, keskin çene hatları ve hafif çatık kaşlarıyla heybetli görünse de, şimdi o kadar zayıf ve kusurlu görünüyordu ki, Mu Yang gözlerini başka tarafa çevirmek zorunda kaldı.

Zoraki, ve duygusuz bir gülüş takındı yüzüne. “İyi misin?” Onu önemsiyor değildi, sadece görmezden gelmekte zorlanmıştı. Özellikle anlattığı şeyleri bir bir hatırladığında, detaylardan kaçınmak istese de yapamamıştı; bu da onun soğuk ve sert kişiliğini oturaklı bir yapıya bürüdü.

“Artık odalarımıza gidelim, bir iki saat sonra gün ayacak, en azından biraz dinlenmiş oluruz.” dedi boğuk bir sesle Jian Yi. Mu Yang’ın sakin ifadesine katlanamayacağını hissediyordu. Ancak o kadar sersemlemişti ki, doğrulurken tökezledi, ve Mu Yang’ın refleksle öne doğru atılan ellerini şiddetle itti.

Mu Yang gözlerini kısarak Jian Yi’yi süzdü, diğerinin hiçbir şeyi düşünecek hali kalmamıştı. Merdivenleri çıkarken ayaklarına baktı, arkasından geleni düşünmedi, Mu Yang’ı kabaca orada bırakmayı umursamadı, ve saatler önce çıktığı, ancak yıllar gibi geçen uzun bir zamandan sonra yine aynı kapının önünde durdu.

Titreyen, kanı çekilmiş elleri isteksizce kapı koluna uzandı.

Jian Yi, kalbinin ağırlığıyla, nefesinin keskinliğiyle baş edemeyecek kadar güçsüz hissetti. Pencere hafifçe açık olsa, küçük bir meltem bile, heybetli dağı bir kül yığınıymış gibi savurup gidebilirdi.

Titreyen elleri yüzünü sertçe ovuşturdu. Üzerindeki yük o kadar ağırdı ki düşünemiyordu bile. Beyni boş bir teneke gibiydi. Da Fu’nun düzenli nefes sesleri bile kafatasında şiddetle yankılanıyordu.

Kendini toparlamayı düşünmeden, Da Fu’ya yönelmişti. Küçük bir oğlan çocuğundan farksızdı, ona zarar veren, korkutan her ne ise, onun şefkati ve sevgisini alamadıkça çaresizce aramaya devam eder ve sıcak ve affedici gözleri fark ettiğinde ise sakinleşirdi.

Ne yazık ki burada sıcak eller yoktu. Şefkat, sevgi yoktu… Aramak sadece aptallıktı.

Da Fu yatakta sırt üstü yatıyordu. Jian Yi’nin gözleri özensizce üzerine geçirilmiş giysileri inceledi; Ateş kasesi uzun zaman önce sönmüştü. Oda ılıktı, Da Fu ise üşümüş olmalıydı.

Jian Yi tereddütle ilerledi, ve yere çöktü.

Da Fu’nun önünde diz çöktü. Uyuyan bedene bir saniye bile bakamadı. Sadece, karnının üzerinde üst üste konumlanmış zarif ellerinden birini aldı. Kendine çekti. Ve alev gibi yanan alnına bastırarak derin nefesler almaya çalıştı.

‘Büyük gözleri, gerçeklere kapalı olduğunu vurgularcasına sıkılıydı.’ Yukarıya doğru kıvrılan her bir kirpik tanesi, acıyla birbirine girmiş gibi görünüyordu. “Bütün bunları tek bir kırgınlığın arkasına nasıl saklarsın?” sesi titrekti, Uyanmasından korkmuyordu. Sıcak alnını serinliğiyle kavrayan soğuk elin, bildiği kişiye ait olmadığı için utanıyordu sadece.

“İlk anlatılanlar, bariz saçmalıktı. Ama her şeyi kanıtlayabileceğinden o kadar emin görünüyordu ki tek kelime edemedim…”

“Ama sonra… Yıktığın hane isimlerini, Hayalet şehre çevirdiğin toprakları ve sonuçlarını teker teker anlattı. Bütün bunları nasıl yapabildin? Niçin yaptın…?” Başını istemsizce iki yana doğru hareket ettirdi. Gözlerini biraz bile açmadı.

“General olarak iki toprağı bölmüşsün, İmparatoru ve bin askerini… Neden…? Sana sorabilme cürretinde bulunsaydım bile kendini savunmazdın… Seni kabul edenleri bile kılıçtan geçirirken, beni bilerek ölüme göndermene nasıl kızabilirim?”

“Sadece; şimdi hissettiğim bu soğuk ellerin, acımasız bir komutana ait olduğunu nasıl unutabilirim?”

Boğazını tıkayan dikenli bir yumru vardı. Yutkundukça ağzına yayılan kanın tadını bile alabiliyordu.

“Unutmak istiyorum!”

Jian Yi, buraya geldiği zamandan beri ilk defa bu kadar güçsüz olduğunu hissetti. Küçük bir örümcek ağı bulsa dört elle sarılacak olan umutla dolu adam, sonunda, bir kuyunun dibinde hiçlikle kalakalmıştı.

“Üzgünüm. ” Kırık sesi öylesine savunmasızdı ki, Da Fu bile acı dolu sesle hafifçe kaşlarını çattı.

Omuzları titreyerek öne doğru büküldü. Ve sakladığı küçük bileziği çıkarıp Da Fu’nun ince ve porselen gibi beyaz olan eline nazikçe geçirdi. Bilezik küçük olmasına karşın kalındı, ancak Da Fu’nun bileğinde hem büyük hem de kaba durmuştu.

Jian Yi gözlerini yavaşça açtı. Donuk gözleri, solgun parmaklara takıldı. Özenle kesilmiş tırnakların dibi, soğuktan morarmış görünüyordu. Oysa o kadar soğuk bile değildi. Tutuşunu sıkılaştırdı ve Da Fu’nun ince parmaklarını dudağının kenarına kadar götürüp hafifçe bastırdı.

“Artık yoluna çıkmayacağım,” Zorlukla konuştu. Güzel ve güzel olmasına karşın zorba olan kırmızı güllerin arasında kalmıştı. Karşısında büyülenmiş olmasına rağmen, etrafı dikenlerle çevriliydi. İnce kumaşın içinden bile derisini koparıp alan çiçeklerin arasında savunmasız kalmıştı. Hem dikkatliydi, hem de acıdan yorulmuştu.

Jian Yi sonunda pes etti.

” Bundan sonra elini tutmaya çalışmayacağım,”

“Seni kaldırabilme gücünü kendimde görmeyeceğim,”

” Gözlerimi sakınacağım,”

” Ruhumu, isteklerimi susturacağım.”

“Seni sen gibi görmeyeceğim,”

“Güneyin Söğüt Efendisinin dediği gibi. Bir daha benimle karşılaşmayacaksın.”

” Bir daha ki sefere karşındaki kişi A-Huan olmayacak.”

-Allah belamı versin ki gözlerim doldu.-

Sonunda, sıkıca tuttuğu elin bir ölününkine ait olduğunu anlayabilmişti. Bütün bu sözleri yüzüne karşı söyleseydi bir şey fark eder miydi, ondan bile emin değildi. Tamamen kararmış bir kalbi, ne Jian Yi, ne de bir başkası aklayabilirdi. Kanatlarıyla sarsa bile, cennetin bin katından geçse bile, yapılan şeyler o kadar ağırdı ki, Jian Yi yerine bir başkası olsaydı, kesinlikle Mu Yang gibi birine dönmüştü.

Bunca şeye rağmen, Jian Yi’nin ılık ve sakinlikle kaplı olan anlayışlı kalbi, Da Fu’dan ayrılmayı bir türlü başaramadı. Kalbi acıyla göğüs kafesini dövüyordu. Soğuk ellerin hissizliği birbirine karışıyordu.

“Üzgünüm.” dedi bir defa daha Jian Yi, tuttuğu eli tereddütle bıraktı.

Ve küçük köşesine gizlendi.

Uzun süre komodinin arkasında gizlendi. Ve kendisini bile bilmediği bir anda, uyku sersemi iken yorgunca kalktı, tekrar Da Fu’nun baş ucuna geldi. Sarhoş gibi zorlukla bıraktığı eli, büyük bir açlıkla yakaladı ve sımsıkı kavradı…

…..

Hava yavaşça aydınlanırken, pencereyi buğuyla döven rüzgar hafiflemiş, oda katlanabilir bir sıcaklıkla dolmuştu.

Da Fu, Battaniyenin altına girmeyecek kadar uyuşuktu. Sarhoşken üzerinde bir ağırlığın olmasından hoşlanmazdı, yoksa mide bulantısıyla uyanırdı. Bu yüzden gece onun için biraz dayanılmaz geçmişti. Neyse ki, uykusunu hiçbir ses bölmemişti.

Aşağı kattan gelen gürültüyle birlikte bulanık zihni yavaş yavaş aydınlanmaya başlarken hafifçe mırıldandı. Sesler garipti ve kirpikleri titreyerek açıldığında seslerin yüksekliğiyle beraber irkildi.

Keskin gözleri, dalgın ve odaksızdı. Gördüğü ilk şey yabancı olduğu bir tavandı. Daha sonra yavaş yavaş hatırladı. Ve hafifçe esnedikten sonra doğruldu.

Eliyle bir gözünü ovuşturdu, dalgın dalgın durdu. Göz kenarları kuru, yüzünün bazı kısımları ise gergin hissettiriyordu. Yüzünde kuruyan göz yaşlarının verdiği tuhaf his kaşlarını çatmasına neden olurken, dün gece ne olduğunu teker teker hatırlamaya çalıştı. Ancak bir türlü hatırlayamadı ve en sonunda, esnediği herhangi bir anda, göz yaşlarının aktığına kanaat getirdi.

Bütün bunları düşünürken gözünün ucuna küçük bir karaltı takılmıştı. Yatağın yanındaki bedeni hiç fark etmemişti, ama şimdi açıkça görebiliyordu. Başı ürkekçe yatağın köşesine dayanmıştı. Uzun süre bacaklarını bedeninin altına almış, daha sonra yorulmuş gibi yana devrilmişti. Bir eli kucağındaydı ve diğeri…

… Bu cürretkar beden onun elini sımsıkı tutmuştu.

Da Fu sakin bir yüz ifadesiyle baktı. Kirpikleri alçaldı. Buğulu gözleri, dudaklarının kenarını üzüntüyle aşağı çekerek uyumuş olan adamın yüzünü iyice süzdü.

Nasıl olur da böyle uyurdu?

Ve nasıl olur da onun elini tutmaya cürret ederdi?

Ancak tepki veremeyecek kadar ağır hissediyordu. Üzerinde dünün ağırlığı ve alkolün zihninde bıraktığı küçük bir sızı vardı.

Sıkıca tutulan beyaz eli kendi kucağında o adamınkiyle birlikte dururken öylece bakakalmıştı.

En sonunda bileğindeki ağırlığı fark etti. Gözünü alan parlak bir metaldi bu. Soğuk metal tenini yakmış, bir saniyeliğine irkilmesine sebep olmuştu.

“Çok çirkin.” dedi doğrudan. Onun sahip olduğu ince işlemeli ve zarif bilekliklerle karşılaştırılamazdı. Düz bir ifadeyle, sıkıca tutan elin altından kendi elini kurtardı ve bileğinde öylece sallanan üç parça yeşim taşlı güzel bileziği göz hizasında kaldırıp inceledi. Güzel yeşim taşı, ilkbaharın getirdiği hayat gibi parlıyordu. Bu ucuz metalle birleştiğinde bile parlaklığını, canlılığını yitirmemiş, aksine bileziği bir bütün haline getirmiş küçük bir bağ gibi görünmüştü. Da Fu gözlerini kırpıştırdı.

Bir süre öylece durduktan sonra bileğini salladı ve “hıh”layarak doğruldu.

Kıpırtıyı hisseden Jian Yi gözlerini açmıştı. Da Fu, hareketi fark ettiği gibi döndü. Göz kapakları bir nedenden dolayı şiş görünüyordu. Jian Yi’nin bütün gece ayakta olduğunu böylelikle anlayabilmişti.

Bu yüzden ona kızmadı. Ve bu gereksiz samimiyeti görmezden gelerek yatakta kaydı.

Jian Yi de doğruldu. Ve kendine çeki düzen verdikten sonra ayaklandı.

Hiçbir şey söylemedi.

Da Fu’nun üzerini düzeltmesini, saçlarını omzunun arkasına rehavetle atmasını ve botlarını giyişini göz ucuyla izlerken alışagelmiş bakışları yoktu. Gözlerinde ne hayranlık ne de sevgi barındırıyordu. Öylece bakmıştı.

“Jian Yi.”

Jian Yi sesle beraber doğruldu. Kalbi hala Da Fu’nun ismini söylemesine alışık değildi. Normalde de ona çok az sesleniyordu. Bu yüzden adını duyduğu ilk anda nefessiz kalmıştı.

“Mn?”

Da Fu her şeyden habersiz Jian Yi’ye doğru baktı. Uykulu gözleri yavaşça açılıp kapanıyordu.”Diğerleri… Onların uyanıp uyanmadığını kontrol etmelisin.” dedi yavaş yavaş.

Jian Yi hafifçe kaşlarını çattı. “Uyandıkları gibi kapıyı çalarlardı.” dedi Jian Yi.

Jian Yi’nin etrafında görünmez bir duvar vardı. Bu gözle görünmese bile hissedilebilirdi, acımasız rüzgarın keskinliğini barındırıyor, ilerleme gücü tanımıyordu.

Da Fu, ses tonunu garip buldu, yine de ne olduğunu anlamayacak kadar sersemlemişti. Masumca gözlerini kırpıştırdı. Hiçbir şey söylemedi.

Kapı sertçe çaldığında ikisi de hazırlıksızdı bu yüzden dışarıdan “Efendim, uyandınız mı? Gitmeliyiz.” endişeyle bağıran Fei Xiao’nun sesini duyduklarında şaşırmışlardı. Ve Jian Yi ayağa kalkarken karmaşık haykırışlar odayı sarmaladı.

“Onu gördüğümü biliyordum. Bu gençleri tanıyorum. Burada konaklamaya nasıl cesaret edersiniz!?” Bu genç bir kızın sesiydi. Öfkeyle haykırıyordu. Onun tiz sesi birçok homurtuyu ve konuşmayı bastırmaya yetmişti.

“Pazar alanında rehavetle yürürken sizi fark etmeyeceğimizi mi düşündünüz, bizi ciddiye almıyorsunuz, her zaman kandırmaya çalışıyorsunuz!”

“Yi Bai’ye güvenimiz yok! Siz güçlü olanın safındasınız!”

“Geri çekilin, size zarar vermek istemiyoruz.” Mu Yang Kibarca uyardı. Ancak dinleyen yoktu.

Da Fu, kaosun yeniden ortaya çıktığını fark ettiğinde kararmış bir yüz ifadesiyle hışımla kalktı. Öfkesi birden ortaya çıktı, her şey bir den tepe taklak oldu.

“Yapma. Gel buraya…”

“Kes sesini. Kim oluyorsun da benimle böyle konuşmaya cesaret edebiliyorsun! Hepinize kim olduğumu öğretmenin vakti geldi!” Çok ani olmuştu! Da Fu’nun dengesiz duygu durumu bir defa daha gözler önüne serildi!

Jian Yi alışkanlık gereği öne doğru bir adım attı, ancak bedenini saran surlar hala hissedilebilecek kadar kalındı. Gözlerindeki soğuk bakışlarla, Da Fu’ya ne derse desin, onu asla yumuşatamazdı.

Kapının kolunu sertçe çekip açtığında, kol ikiye ayrıldı. Üç bedenin önünde bir yığın insan birikmişti. Merdivenlerin yarısı ve bu katın küçük koridoru tamamıyla doluydu.

“Kendinizi gerçekten büyük görüyorsunuz,” Da Fu öfkeyle konuştu. Ancak bu sefer korkan hiç kimse geri çekilme cürretinde bulunmamıştı.

“Buraya gelecek kadar yüzsüzsün!”

“Kiminle konuştuğunun farkında mısın?” Jian Yi ve Mu Yang aynı anda atılmışlardı.

“…….” Da Fu öfkeyle baktı.

“Efendim sakin olun lütfen.”

“Size yeterince katlandım. Aptal suratlarınızı gördüm, iğrenç konuşmalarınızı duydum. Bu kadar sustuktan sonra, Ahğ! Beni her zaman çıldırtmayı başarıyorsunuz sikik herifler!” Da Fu elini öfkeyle savurdu.

“Ağh!!”

Kol yeni havada şıklarken, şiddetli ve öfkeli enerji kümesi yetmiş küsür insanın tam ortasından geçerek korkulukları yıkıp her birini havaya uçurmuştu! Mu Yang, geleni görecek kadar tedbirliydi bu yüzden vuruştan kolayca kaçarken, Fei Xiao’nun kendisini korumasına yardım etti. Kırık korkuluk ve tahta parçalarıyla hanın ortasına doğru sürüklenen insanlar korkuyla haykırıyordu.

“Mu Yang!” Jian Yi aniden atıldı. Aşağı düşmek üzere olan kadını son anda yakalayarak yukarı çektikten sonra insanları uzaklaştırmak için harekete geçti.

Güçlü enerji kümesi çok saldırgandı. Durdukları koridoru bile bir vuruşla tuzla buz edebilirdi. Jian Yi dehşetle Da Fu’ya doğru döndü! Gördüğü kişi o olamazdı!

Saçları, ve kıyafetleri bedeninden çıkan mavi ve siyah haleyle birlikte dalgalanıyordu! Gözlerini saran korkunç bir öfke vardı. Solgun ten rengiyle, ve parlayan korkunç gözleriyle öfkeli bir iblisi andırıyordu!

Mu Yang, Fei Xiao ve Ah Guo anında sıçradılar! Mu Yang havada takla atarken belindeki efsunlu keseden ucunda ağır bir metal olan uzun ipi hızla savurdu. İp, kolonlardan birine anında dolanmıştı ve metal sağlamca tahtaya batarken bedenini savurarak kendini öne doğru itip düşen iki kişiyi yakaladı.

“Ah Guo, korunma!!”

Ah Guo Havada savrulurken içsel gücünü parmaklarının ucunda topladı. Sarı ışık halesi güneş gibi parlak ve göz alıcıyken ellerini pençe gibi savurdu. Işık halesi dört uzun pençe gibi yukarıdan aşağıya doğru uzandı ve Işıklar birbirine dolanıp büyük bir ağ oluşturdu!

Fei Xiao iki kolunda ve sırtında toplam dört kişiyi taşıyıp güvenli uzaklıkta bıraktıktan sonra Da Fu Ya doğru koştu.

Ancak halenin artışını fark ederken yetişemeyeceğini anlamıştı “Xiong! Onu durdur!” Çaresizce haykırmıştı!

Jian Yi, söylediğini sorgulamadan Da Fu’ya doğru atıldı. Güçlü kollarıyla öfkeyle titreyen bedenini sıkıca tuttuktan sonra, ağırlığıyla aşağı çekti!

“Sakinleş, Shen Xingyun!”

“KES SESİNİ ŞEREFSİZ HERİF!”

Koyu hale Jian Yi’yi içine alacak kadar büyürken Jian Yi acıyla haykırdı.

“Beni öldürsen de bırakmayacağım! Kendine gel!” Jian Yi’nin yüzünde ve vücudunda küçük kesikler oluşmaya başlamıştı. Da Fu’nun koyu halesi o kadar saldırgandı ki kimse karşı koyamazdı! Ancak Jian Yi Tutunmaya devam ediyordu. Aşağı çekmeye çalıştığı beden bir türlü eğilmemişti.

“SENİN SUÇUN! BANA KANI GETİRDİN. KANLA VE KAOSLA ÇIKA GELDİN.”

“Seni böyle görmeye dayanamam, yalvarırım kendine gel!” Jian Yi sımsıkı kavradı. Kesiklerden damlayan kan damlaları Da Fu’nun açık renkli cüppesini kan lekeleriyle kaplarken, Jian Yi yüzünü Da Fu’nun boyuna gömdü ve tutuşunun bir karşı saldırı gibi görünmesini engelledi. Ona sarıldı!!

“AH!!”

Da Fu sert kolların kemiklerini kıracağını hissedebiliyordu! Boyun girintisine saklanan sıcak teni hissettiğinde, titredi!

“B-Bırak…!!”

Sonunda kulağının dibinde titrek ve korkmuş sesi duymuştu! Onu itmeye çalışan eller beceriksiz ve güçsüzdü. Birlikte yere yığılırken öfkeli hale sonunda sarsılmıştı!

Jian Yi sımsıkı tuttu. Burnunun ucunda ne sandal ağacı kokusu vardı ne de keskin alkol kokusu. Yumuşak, huzurlu ve sıcaktı, Da Fu’nun teninin kokusu beklenmedik şekilde davetkar ve yumuşaktı.

Da Fu sıkıca kucaklanmaya devam edildiğini hissettiğinde dehşete kapıldı. Bu sikik herif neden ondan uzaklaşmayı denemiyordu ki! Sıcak nefesi boynuna çarpıyordu!!

“Jian Yi!” Da Fu geri çekilmek için boynunu geriye doğru attı. Siyah hale her ikisini de yuttuğu için şanslılardı.

“Shen Xingyun.”

Jian Yi aniden başını kaldırdı. Yüzleri birbirine öyle yakındı ki, Da Fu’nun nemli göz bebeklerinin titreyişini ve kendi yansımasını görebilmişti. Çatık kaşları, dehşetle bakan gözleri ve sımsıkı çene kaslarıyla avını tutan bir yırtıcı gibiydi!

“Bir daha yapma.”

“Bırak beni!!”

Da Fu, Jian Yi’yi sertçe ittikten sonra alnını tutarak öne doğru eğildi. Başındaki zonklama ve pus zamanla artıyordu! Hale sonunda kaybolurken ikisinin bedeni göründü. Bütün öfkesi bir dakikada burayı yerle bir etmiş, enerji halesinin doğrudan çaptığı insanlar ise kötü yaralar almıştı!

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla