Two Thin Worlds 31. Bölüm

Sevgili Ölümsüz; Onun romantiklikten yoksun hislerini fark etmelisin.

Jian Yi sonunda botu çıkardığı zaman Da Fu acıyla bağırmıştı. İstemsizce bacağını fazla arkaya çekmişti, ve özür diler bir tavırla hafifçe eğildiği zaman pelerini de kolayca çıkardı.

 

Her şey bittiğinde kendini yere atıp, bir süreliğine soluklandı. Da Fu’nun bu kadar çırpınacağını tahmin etmemişti bile. Fırlattığı botları düzeltip, pelerini güzelce katladı ve yatağın kenarına bırakmak üzere döndü.

 

Ancak sessizce uyuyan Da Fu’yu gördüğü zaman hemen çekilmesi mümkün olmamıştı. Durgun bir okyanusu andıran gizemli halesi hala etrafındaydı. Onu bu denli savunmasız, ve sakin görmek alışık olmadığı şeylerden biriydi. Pelerini yavaşa bıraktıktan sonra dirseklerini yatağa dayayıp, uyuyan kişiyi gözlemeye başladı.

 

Jian Yi’nin kalın kirpik tabakası hafifçe titrerken, güzel kara gözleri ateş kasesinin ışığıyla bir parlıyor, bir sönüyordu. Yüzünü hafifçe avucunun içine bıraktı ve rehavetle iç çekti.

 

Odanın loş ışığıyla beraber, beyaz kumaşla sarınmış bedeni yorgun ama huzurlu, solukları düzenli görünüyordu. Oda fazlasıyla sıcak olduğu için terlemişti, porselen teni solgun olmasına karşın parlak duruyordu.

 

Jian Yi pelerini çıkardığı için Da Fu’nun daha rahat nefes alacağını düşündü. Büyük gözleri merakla baktı. Da Fu’nun arkası dönüktü, ve saçları yatakta ipek gibi yayılmıştı. Kollarını bedenine dolamıştı, Geniş omzunu kavrayan eli, bir nedenden ötürü sıkıydı.

 

Jian Yi, bu görüntüyü tuhaf bir şekilde benimsedi. Ortaya çıkmak için doğru zamanı kollayan gülümsemesi yine belirmişti. Da Fu’nun her zaman böyle deli yattığını hayal edemiyordu doğrusu.

 

Dağınık evi ve öfkeli yapısını bir kenara bırakırsak, Dalında donmuş küçük bir erik çiçeğini andıran adamın soğuk dinginliği onu düşünmeye itiyordu.

 

Da Fu, o kadar mükemmel iken, küçük bir çocuk gibi bacaklarını kendine çekip küçülerek uyuduğunu hayal etmek biraz utanç verici olurdu. Jian Yi, her zaman Da Fu’nun daha çok, bir ceset gibi uyuduğunu düşünüyordu. Kaşları çatıktı, ve dümdüz hareketsiz bir biçimde hayal etmek daha kolaydı.

 

Bir süre daha izlemeye koyuldu. Düşünüyor ve dalıyordu. Da Fu’nun geniş omuzlarına bakmayı sürdürüyordu, gördüğü kişinin Shen Xingyun olduğuna inanmayı istiyordu.

 

Olan onca şeyden sonra, kendisine yaptığı her şeyi unutmuş, onunla bir daha asla konuşmayacağını düşünmüştü. Bu bir ay içinde onunla ilgili her detayı düşünmeye çalışmıştı, ve sonunda Da Fu’nun bir istikrarla sürdürdüğü tek duygunun kini olduğunu anladı. Önceleri yaptığı her hatayı ve Da Fu’nun verdiği her tepkiyi hatırlamaya çalışmıştı ve sonunda Jian Yi, Da Fu ile ilgili bir şey fark etti. Ama bundan bile pek emin değildi.

 

Da Fu gerçekten özürlerden hoşlanmıyor olabilir miydi? Sorunları çözmek için atılan her adımı baltalıyordu. Ancak görmezden geldiği zaman bir süre sonra aynı şekilde davranıyordu.

 

Jian Yi, bunun neyden kaynaklandığını anlamadı. Gerçekten özür dilemeyi gereksiz mi görüyordu, olayları uzatmayı mı sevmiyordu, yoksa peşin hükümlü olduğu için söylenen hiçbir söz onun düşüncelerini değiştirmediğinden dinlemek mi istemiyordu?

 

Bildiği tek şey bundan sonra biraz daha gözlemle bu işin üstesinden geleceğiydi. Neticesinde kendisi de aceleci biri değildi, ama her nasılsa buraya geldiğinden beri kendi gibi davranamıyor, panikleyip, heyecanlanıp duruyordu.

 

Büyük gözlerini kırpıştırdı, aklına aniden gelmişti.

 

Da Fu’nun başındaki nilüfer biçimli gümüş tokanın parıltısı gözünü kamaştırdı. Bir hayli güzel görünmesine karşın, uyurken çıkarılması gereken bir tokaydı. Köşeleri ve ağzı sivri olduğundan dolayı Da Fu rahatsız olabilirdi.

 

Uzanıp, yumuşak saç tutamları arasına tutturulan ağır tokaya dokundu. Küçük klipsli kısmına hafifçe bastırdı, ve yuvarlak ağız saniyesinde açılıp avucuna düştü. Jian Yi sessiz hareketlerle yatağın yanında koyulmuş olan küçük komodinin üzerine bıraktı ve komodinin diğer tarafına yöneldi. Kollarını göğsünün önünde bağlayıp, başını komodinin kenarına yasladı. Bacaklarını birbirinin üzerine attıktan sonra yorgunca baktı.

 

Bu gece uyumayacağı kesindi.

 

Hem, bir yastığı bile yoktu, bu yüzden uyumanın bir anlamı da yoktu. Yorgun ve ağrılı bir güne uyanmaktansa hiç uyumamak daha iyiydi. Üstelik çabuk davranmadığından dolayı, yastık istemeyi de unutmuştu ve geç saatte kimseyi rahatsız etmek istemedi.

 

Uzun süre sonra yatak gıcırdayınca Jian Yi doğrulup, komodinin üzerinden Da Fu’ya baktı.

 

Sırtını duvara vermişti. Alevlerin dansıyla birlikte parlayıp sönen, kehribar gözleri yarı açıktı, boynuna bastırdığı eli kıpırdanıyordu. Küçük saç tutamları yüzüne yapıştığı ve uykulu olduğu için sersemlemiş görünüyordu.

 

“Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sordu Jian Yi. Sesi kısıktı ve Da Fu’yu ürkütmek istememişti.

 

Da Fu, konuşmadı. Eli, sonunda durdu. Rehavetle gözlerini kırpıştırdıktan sonra aniden doğruldu. Üzerindeki ceketi uyandığı ilk dakikada çıkartmış olmalıydı. Bir süredir oyalandığı kalın yakaları sonunda bollaşmıştı ve yakaları aşağı çekerek, kemerini çekiştirdi.

 

Jian Yi’nin göz bebekleri saniyesinde büyümüştü! Bu deli adam ne yapıyordu öyle? Gerçekten soyunacak mıydı? Acele ve toy hareketleri görmek Jian Yi’yi hipnotize etmiş gibiydi.

Titreyen göz bebekleri, kaslı omuzları ve geniş göğüs hatlarına kayınca gözlerini kırpıştırdı.

 

Da Fu üst gövdesini kaplayan kumaş parçalarından saniyesinde kurtulmuştu. Kemeri hala durduğundan dolayı giysi katmanları, belinin iki tarafında küçük yığınlar olarak kaldı. Solun teni bir hayli ıslak görünüyordu, Jian Yi, odanın bu kadar sıcak olduğunu fark edemedi.

 

Da Fu, yüzüne yapışan saç tutamlarını ustalıkla arkaya attı. Parmaklarının arasından geçen her saç tutamı daha koyu görünüyordu sanki. Islak vücudu gözler önündeydi.

 

Jian Yi, hafifçe kaşlarını çattı. Shen Xingyun’in kutsal ve iffetli bedeni, düşüncesi yerle bir olmuştu! Da Fu, bu kadar sorumsuzken, onu hiçbir şekilde çıplak görememek kesinlikle şanstan ibaretti.

 

“Giysilerini giymelisin, Ateş kasesi birazdan söner. O zaman üşürsün.” Dedi doğrudan. Soğuk gözleri, hayranlığını gizledi.

 

Da Fu göz ucuyla, komodinin arkasındaki Jian Yi’ye bakış attı. Jian Yi’yi fark etmiş, ancak umursamamıştı. Şimdi açıkça kendini gösterince onunla dalga geçmek istedi. Neden komodinin diğer tarafında duruyordu ki?

 

“Saklanıyor musun? Küçük bir fare olduğunu mu düşünüyorsun?”

 

Jian Yi, dudaklarını birbirine bastırdı. Bu tamamıyla içgüdüsel olarak yapılan bir hareketti. Onunla uğraşacak kadar güçlü olmadığını hissediyordu. Da Fu’ ne yaparsa anında hezimete uğruyor ya da şaşkınlıktan konuşamıyordu. Da Fu muhtemelen , bu kelimelerle onu kışkırttığını düşünüyordu, ancak mırıltısı ve ağzına yuvarlanan kelimelerle bu olanaksızdı.

 

Jian Yi, tekrar kahkahayla boğulmamak için elinden geleni yaptı. Birbirine bastırılan dudakları onu yarı yolda bırakmamıştı. Ancak gözleri hala Da Fu’daydı ve göz kenarlarının, güldüğünü belli edercesine kırışmaması için elinden geleni yaptı.

 

Bakışları sert olduğundan Da Fu yanlış anladı, ve bir elini yatağa bırakıp ona yaslandıktan sonra başını yana attı. “Yerinden memnun değil misin?” Masumca sormuştu. sonra düşünüyormuş gibi bakışlarını tavana çevirdi.

 

“Bu benim suçum değil. Uyurken çok yer kaplıyorum.”

 

Jian Yi söylemek istiyordu, -Hayır, hayır, hiç de yer kaplamıyorsun kıdemli ölümsüz. Hatta küçük bir çocuktan farkın bile yok. Bu şekilde, nasıl uyuduğunu bile bilmezken, nasıl cüretkar konuşabiliyorsun, ah seni sersem!-

 

Ancak başını hafifçe sallamakla yetindi. “Hayır, sadece-”

 

Da Fu, aniden atıldı. “Gelmek ister misin?”

 

” Ne?”

 

Da Fu alayla gözlerini kıstı. “Bunu söylememi bekliyordun değil mi?”

 

Jian Yi baktı, Da Fu’nun ne yaptığını anlayamamıştı, ve bu düşünce mimiklerine yansıdı. Gözleri hafifçe kısıldı ve dudaklarının kenarı hafifçe seğirdi. “Neden bekleyeyim–”

 

“Ama söylemeyeceğim… Burada bir havlu var mı?”

 

Jian Yi, sabırla gözlerini kapattı. Ve sonra uzanıp komodini açtı. Tahmin ettiği gibi birkaç havlu ve yedek bir yatak örtüsü vardı. “Burada.”

 

Da Fu, uzanıp bir tane aldı ve önce ense ve boyun kısmını kuruttuktan sonra, terli olan göğsünü kuruttu.

 

“Orada mı uyuyacaksın?” dedi, Da Fu şüpheyle. Hala kendini kurutuyordu.

 

“Başka bir seçeneğim yok.” Jian Yi, tekrar eğildi ve aynı pozisyona büründü. Gözlerini kapatmıştı.

 

Uzun bir sessizlikten sonra, Da Fu ayaklarının dibindeki pelerini fark etti. Özenle katlanmış, buruşmaması için dikkatli davranılmış görünüyordu. Sonra sersemce onu dürttükten sonra dönüp uyumaya devam etti. Zorlukla konuşmuş, zorlukla kendini temizlemişti. Ve sıcakladığı için uyanmıştı. Bu yüzden kafasını yastığa koyduğu gibi uyumuştu.

 

Jian Yi, bir süre sessiz kaldı, Ancak oda gittikçe ısınıyordu ve ateş kasesinin üzerini kaplayan büyük kayalar, aralarından çıkan alevleri hiç durdurmuyor gibiydiler. Büyük gözleri memnuniyetsizce açıldı. Ateş kasesine daha yakın oturduğundan yerinde kıpırdandı, ve dışarı çıkmanın daha iyi olacağını düşünerek doğruldu.

 

Ayaklarının dibinde, özenle katlanmış olan kalın ve kürklü pelerini ve temiz örtüyü gördüğünde şaşırdı. Yatağın ucuna koyduğundan son derece emindi. Ve bir diğeri…

 

Ses duymamıştı, Da Fu uyanık mıydı? Neden pelerini oraya bırakmıştı ki? Jian Yi’nin onu kullanmasını mı istemişti?

 

Jian Yi, pelerini alıp komodinin üzerine bıraktı ve şüpheyle yaklaştı. Konuşmanın üzerinden neredeyse yarım saat geçmişti, yatak bir hayli dağınıktı. Açık mavi renkli ceket Da Fu’nun altında can çekişiyordu. iyice buruşmuştu.

 

Jian Yi, Da Fu’nun üzerine doğru eğildiğinde derin bir uykuda olduğunu anladı. Terini kurutmuş olmasına rağmen yeniden çenesinden damlayan küçük parlak damlaları görebiliyordu.

 

Önce altındaki ceketi aldı ve sessizce düzelttikten sonra katlayıp, aynı şekilde Komodinin üzerine bıraktı. Sonra tereddütle elini uzatıp, Da Fu’nun yana düşmüş yüzünü çevirdi. Ancak Da Fu tepki vermeyince onun gerçekten uyuduğuna ikna oldu. Ellerinde sıkıca tuttuğu havluyu yavaş hareketlerle çekip aldıktan sonra, yüzünü kurutmaya koyuldu.

 

Önce, karanlıkta parlayan alnını yavaşça uzandı. Yukarı bakan keskin kaşları da parlaktı. Terle birlikte yüzünün yapısı belirginleşmişti. Göz pınarlarının altındaki küçük çizgiler bile açıkça belirgindi ve Da Fu’yu yorgun kılıyordu.

 

Bir nedenden ötürü, Da Fu’nun ona Jest yaptığını düşünüyordu. Anlaşılmaz ses tonuyla, ona sataşırken, Jian Yi’nin ağzını yokluyor olmalıydı. Memnun değilse görmezden gelebilirdi, ama böyle normal bir cevap alması, belli ki onu biraz düşünceli olmaya itmişti.

 

Ayrıca kendinde olduğu ne malumdu?

 

İçerken kendini yere atıp uyuklayan “Oh, doğru.” dedikten sonra bir çırpıda uyuyan adamdan ne farkı vardı şimdi?

 

Bir fark var gibi görünmüyordu. O kadar içtikten sonra uyanabilmesi güzeldi. Ancak mayışmış ve uyuşuk uzuvlarıyla uykuya daha fazla direnemeden tekrar baygın bir şekilde uykuya dalmış olmalıydı.

 

Jian Yi’nin havluyu tutan eli yavaş ve özenliydi. Hafifçe bastırıyor, kırılgan teninin hiçbir şekilde zarar görmesini istemiyordu, Ancak Jian Yi, uzun bir süre aynı şekilde durduğunu fark etmemişti.

 

Bir avucu, Da Fu’nun sıcak yanağındaydı. Diğeri ise tereddütle havluyu tutuyordu.

 

İçini kasıp kavuran ve karnının kasılmasını sağlayan şeyin ne olduğunu bilemiyordu. Bildiği tek şey, şu anda sessizce ve bu yakınlıktan gördüğü yüzü güzelce inceleyebilmesinin tek bahanesi elinde bir havlu olmasıydı.

 

Odada ikisi başbaşayken bile, kandırıyordu. Göğsünün ortasında kıpırdanan ve iç gıcıklayıcı bir hisle bütün uzuvlarının uyuşmasını sağlayan kıpırtıyı görmezden gelerek, sakin görünmeye çalışıyordu.

 

Havluyu kavrayan parmaklar tutuşunu sıkılaştırmıştı, Jian Yi bedeninin uyuştuğunu hissedebiliyordu.

 

Her defasında bu adama doğru çekilmekten usanmıştı. Nedeni olmadan, aldığı nefeslerin ağırlaşmasını, renginin yitmesini sağlayan bu yüze bakmaktan ve bakmak istemekten usanmıştı.

 

Bir hayli rahatsız ediciydi. Ona bu denli bağlı olmak ve bir yandan da başka bir seçeneğinin olmayışı Jian Yi’yi delirtiyordu. Onca yolu, görmezden geldiği onca şeyi sırtına yük ederek geri gelmişti. Ama, kalbinin bu denli bir özlemle çarptığını ve kasıp kavuran bu ağır hislerle dolup taştığını fark edememişti.

 

Uzun bir bekleyiş, birçok reddedilme, ve bir dizi talihsiz olaydan sonra, tam olarak hissedebiliyordu.

 

-Birine bu denli özlem hissetmek normal miydi? Belki de söz konusu Da Fu olduğunda normal olmalıydı…-

 

Tereddütle havluyu bıraktı. Parmakları titreyerek ilerliyordu. Bu kadar sıcak olmasına rağmen, parmak uçları buz küpleri kadar soğuk hissettiriyordu. Avuç içi Da Fu’nun boynunun bir kısmını ve çene bitimini kaplayacak kadar büyüktü.

 

Bir süre öylece bekledi. Boynundan aldığı sıcaklık kendi sıcaklığıyla karışırken, kirpikleri utançla alçalmıştı. Çene bitimine değen parmakları hafifçe hareket ederken, sonunda direnmekten vazgeçti ve yavaşça yatağın kenarına çöktü.

 

Gözleri acıyla doluydu. Kırık camların ardından parlayan küçük mum ışıkları gibi, Hüzne bulanmış heyecan ve kalbini kasıp kavuran yoğun his birbirine bulanmıştı. Gözlerinin kenarı, esmer tenine rağmen belirgin bir şekilde kızarmış olsa da, ağlamak Jian Yi için söz konusu değildi.

 

Daha demin, küçük mırıltılarına kahkaha atmayı düşünürken, şimdi, nefes almayıp içinde bastırıp durduğu duygunun acı olduğunu anlayabilmek onu afallatmıştı. Kalbi sertçe çarpıyordu.Canını acıtıyordu. Kulakları, damarlarında akan kanın ne denli hızlı aktığını duyabiliyordu. Bastırdığı küçük hıçkırık, dudaklarının arasından kaçarken, istemsizce öne doğru eğildi, ve alnını Da Fu’nun alnına bastırdı.

 

Sıcak nefesi, Da Fu’nun ince dudaklarına şiddetle çarptı.

 

Şu an istediği tek şey Da Fu’ya dokunduğundan beri parmaklarından, hızla çarpan kalbine doğru akan huzurlu ve dingin hisse doymaktı . Alnını hafifçe bastırırken, burnunu Da Fu’nun burnuna sürttü. Ve sonra, sıcak nefeslerden birini verirken genişçe gülümsedi. Gülümseme çaresizlik doluydu. “İyi uykular.” Dedi titrek bir sesle.

 

Çenesinin bitimini okşayan parmak uçlarını isteksizce geri çekti ve dış kapıya yöneldi.

 

Sonunda, birkaç zamandır içinde tuttuğu özlem bir anda ortaya çıktığında Jian Yi bile çaresizlikle duygularına boyun eğmişti. Yetişkin iki erkek için bu yakınlık bir hayli müstehcen ve kaba bir tavırdı. Kabul edilemez ve dışarıdan bakıldığında yanlış anlaşılabilirdi. Yine de Jian Yi uzun zamandır Da Fu için direniyordu. Onu bu kadar korunmasız ve masum gördüğünde kendisi de utanmasına rağmen, dayanamamış, elinden hiçbir şey gelmemişti.

 

Özlem, insanın içini kasıp kavuran küçük bir çöl gibiydi. Baskı arttıkça çöl, insanın içindeki bütün yeşillikleri yavaş yavaş ele geçirirdi. Yapılan her iş sonunda küçük bir iç çekmeyle biterdi. Jian Yi, Da Fu’ya karşı hisler besliyordu. Ancak bu hisler, romantiklikten yoksundu.

 

Jian Yi’nin istediği tek şey Da Fu tarafından kabul görmek ve hoş karşılanmaktı. Küçüklüğünden beri arzu ettiği tek şeydi bu. Ve sonunda her ne kadar bocalamış olsa da, Da Fu’nun küçük jestlerini ya da savunmasız şakacı yüzünü gördüğünde dayanamamıştı.

 

Yapması gereken tek şey, bu geceyi unutmak ve diğer güne böyle devam etmekti. Muhtemelen Da Fu’nun yüzüne bakamayacak kadar utançla dolup taşacaktı. Yine de, onun uyanık olmaması Jian Yi için bir lütuftu. Pişman olduğu tek bir saniye bile yoktu. Onu bu kadar yakından görmeyi her zaman istiyordu. Soğuk tenine bir kez olsun dostça dokunmak istemişti…

 

Başını iki yana salladı.

 

Sakinleşmek istiyordu. Daha demin, neden duygusallaştığını bile anlayamamıştı. Sadece, onun küçük jestine karşılık, rahatsız hissetmemesi için yüzünü silmek istemişti ve kısa zamanda kendini yıkılmış buldu.

 

Belki de bu bir aydır ve bir aydan da uzun zamandır içinde tuttuğu tüm üzücü hislerin ağır gelmesinden kaynaklanmıştı.

 

Jian Yi, bu kadar samimi davranacak biri değildi. Sadece istemsizce ve bir nedeni olmadan ona çekilmişti. Nefesini kesen bütün bu kargaşadan kurtulabilmenin tek yolunun dışarı çıkmak olduğunu düşünecek kadar saf ve iyi yürekliydi. Ancak kapıyı kapattığı gibi korkuluklara yaslanan Mu Yang’ı fark etti. Ve artık geri dönüşü yoktu. Çünkü kapının sesini duymuş, ve çıkan Jian Yi’ye doğru bakarken kızarmış gözlerini fark etmişti.

 

Mu Yang sessizce önüne döndü. Gencin ruhunda tuhaf bir saldırganlık vardı. Evcilleştirilemez bir aslanı andıran, özgür, dik kafalı karakteri; duygular konusunda olgunlaşmamış, hala toy ve bilgisizdi. Jian Yi’nin savunmasız tarafını gördüğünde ne yapacağını kestiremedi. Ona sıcak davranmak istemiyordu, ayrıca onu bu şekilde görmek de istememişti. Bugün çokça göz yaşı görmüştü. Ve durumun hiç de iç açıcı olduğunu düşünmüyordu.

 

Mu Yang, çoğu yönden Da Fu’yla benzer özellikler taşıyordu. Tanımadıklarına oldukça sertti, çoğunlukla kendinden taviz vermezdi, onun öfkesi saman alevi öfkeyle karıştırılmamalıydı. Her şeyi net bir şekilde gören gözleri hiçbir şey aldatamazdı ve bir defa bilendi mi onu kazanmak için epey uğraşmak gerekirdi.

 

Jian Yi, genç adamın sıkılı çene hatlarını ve aşağıya bakan küçük ve keskin kara gözlerin ne denli soğuk ve kayıtsız olduğunu gördü. Hoş, bu çocuk elbette göründüğü gibi biriydi, ancak şimdiki hali diğerinden biraz farklı gibiydi. Kasvet yük oluvermişti omuzlarına. Ve geçen her saat kat kat artmıştı ağırlık.

 

Şimdi, öne doğru bükülmüş sert omuzların ve korkuluklara yaslanmış yorgun bedenin aslında öfkeden çok uzakta olduğunu, sıkıntılı ve yorucu bir gün geçirdiğinden yıpranmış olduğunu görebiliyordu. Çok barizdi doğrusu. Mu Yang’ı inceleyen herhangi biri onun savunma mekanizmasını dikkatle incelediği zaman, ve onun konuşmasına fırsat vermediğinde nasıl olduğunu net bir şekilde anlayabilirdi.

 

Jian Yi, saf ve yargılamayan gözlerle baktığında, öfke bulutlarının altında, çakan şimşeklerin ve kasırgaların sakladığı Mu Yang’ı görebiliyordu. Hala güçlüydü, ancak o hala on yedi yaşında öğrenen genç biriydi.

 

Jian Yi, küçük ve sessiz adımlarla Mu Yang’ı rahatsız etmeyecek bir uzaklıkta, aynı onun yaptığı gibi korkuluklara dayandı ve başını eğip aşağıya Mu Yang ile birlikte baktı.

 

Sakinleşmek için bir bahaneye ihtiyacı olduğunu bilmeden, kendisini gözardı ederek hemen saklandı. Jian Yi, Mu Yang’a göz ucuyla baktı.

 

Genç adam aşağıya bakmaya devam etti. Ancak Jian Yi’nin bakışları ağırlaştıkça yerinde kıpırdanmaya başlamıştı. Öyle ki bir zaman sonra kaşları tekrar öfkeden çatılmıştı ve sinirlenmemek için kendini zor tutuyordu.


Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla