Two Thin Worlds 25. Bölüm

Bu Ölümsüz Yargılanmak Üzere Yi Bai'ye Sürükleniyor

Da Fu önde rüzgarla birlikte yürüdü, Mu Yang ve Fei Xiao ise yan yanaydılar. Kısık sesle tartışıyorlardı.

Neyse ki Ah Guo, Fei Xiao gibi nezaketli ve iyi huyluydu ve Mu Yang ile oyalanmak için bir sebebi yoktu. Arkada tek başına yürüyen Jian Yi’yi fark ettiğinde adımlarını yavaşlatmıştı.

Jian Yi, bu gruba dahil olacağını düşünmediği için peşlerinden sessizce gitmekle yetinmişti. Başını kaldırdı ve yanında yürüyen kişinin kim olduğunu kontrol etti. Gözünün önünde sıcak bir gülümsemeyle kendisine bakan Ah Guo’yu fark edince hafifçe şaşırmıştı.

Şimdilik, birkaç zamandır sevilmeyen kişi Jian Yi olmuştu, başkasının kendisini kabulleneceğini düşünmemişti. Ve Ah Guo’nun ona sevimli bir şekilde gülümsemesine şaşkınlığı geçtiği gibi tereddüt ederek karşılık verdi. Dikkat çekmek niyetinde değildi. Sadece Yi Bai’ye kadar onları izlemesi gerekiyordu o kadar.

Ancak Ah Guo’nun gözlem yeteneği oldukça iyiydi. Sırıtması tebessüm haline gelince önüne döndü. ” Merak etmeyin, aslında hepimiz dost canlısıyız.” Diye fısıldadı.

Jian Yi hafifçe bir elini ensesine atıp yürümeye devam ederken gözlerini kaçırdı. Hiçbir şey söylemedi.

Ah Guo, cesaretlendirdi. ” Kötü şeyler yaşadığınızı biliyorum, çekinmeden gelmeniz gerçekten yürek isteyen bir hareket.” Ve kendini tutamadan kelimeleri ağzında yuvarlayarak: ” Ama… Sormama izin verirseniz…” Kaçamak bakışları bir süre Jian Yi tarafına bakmadı. İleriye doğru bakıyordu.

Jian Yi ise istemeyerek onayladı. Küçük gözlerin doğrudan Da Fu’ya baktığı ortadaydı. En azından şimdilik kendisini dinleyen biri vardı ve yol boyunca düşünmektense bir yol arkadaşıyla sohbet etmenin iyi olacağını düşünerek cevapladı. “Elbette, çekinmeden sorabilirsin.” dedi.

Ah Guo, biraz gülümsedi, ağzını kol yenleriyle kapattı. Şüpheyle eğilerek” Güney Söğüt Efendisinin masum olduğunu neden savunuyorsunuz?” diye fısıldadı.

Jian Yi, zaten bu ve gibi soruları beklediği için şaşırmamıştı. Sadece çocukluk kahramanına iyi bakmak için buradaydı, başka bir nedeni yoktu. Ve bunu diğer insanlara anlatmak bir kenara dursun, tek başına konuşurken bile tuhaf ve inandırıcı gelmeyen bir nedendi. Bunu söylemesinin imkanı yoktu, yoksa o bile Da Fu gibi bir deli ilan edilebilirdi.

Sadece ciddileşti ve aynı şekilde hafifçe eğildi. ” Hortlakları yoldan çıkaran bendim. Çiçek koruyucu kulübeye doğru koştum ve hepsi de sadece beni takip etti.” dedi.

“Ama size yaptığı şeylerin bir kısmını okudum…”

“Abartıyor. Pek bir şey yapmadı. Hayalet hizmetkar kendi iradesiyle saldırdı. Ve sen sormadan söyleyeyim, Geçit Ormanı’na gitmek isteyen bendim. Da Fu beni sadece uzaklaştırmak için birkaç şey söyleyip işine baktı.”

“Hayalet hizmetkar… İmparator Pan Chuo’dan mı bahsediyorsunuz?” Ah Guo, karmaşık bir yüz ifadesiyle sordu.

“İmparator mu?” Jian Yi o hizmetkarın bir imparator olduğuna inanamadı. Hangi imparator kendisine Chuo Chuo diye seslenilmesine izin verirdi ki? Pfft…

“Hayır, gülmeyin…” Ah Guo uyarmasına rağmen, Jian Yi ile sessizce kıkırdadı.

“Saygıdeğer Efendi, küçük bir takma isim kullanmış sadece. O kaplan ruhudur. Oldukça güçlü olduğu söylenir. Onu kontrol altına almış olan Saygıdeğer efendinin ne kadar güçlü olduğunu böylelikle anlayabilirsiniz.”

“Haklısın.” Dedi Jian Yi, yeni bir şeyi öğrenmiş gibi. Gözleri aydınlanma ile parıldadı. “İsteseydi beni kendi başına öldürebilirdi. Bu da masum olduğunun göstergesidir.”

Gözlerindeki dört köşeli yıldızları fark ettiğinde Ah Guo, bir şekilde bu adamı cana yakın bulmuştu. Neden ölümsüzün masumiyetini kanıtlamak gibi bir sorunu olduğunu anlamamıştı. Açıkça Fei Xiao ona “Öldürülmek istendiğini” söylemişti. Ve Da Fu’nun da sicili bir hayli kabarıktı, bu yüzden böylesi bir insanı savunmak için bir neden bulamadı.

“Umarım amacınıza uğraşırsınız.” Dedi Ah Guo. Jian Yi, masum bir gülümsemeyle karşılık verdi. İkisi de diğerlerinin oldukça gerisinde kaldıkları için adımlarını hızlandırdılar. Tam zamanında konuşmayı kesmişlerdi, çünkü önlerinde öfkeli birkaç ses vardı. Jian Yi, bunun Mu Yang ve Da Fu olduğunu düşünmüştü ama yaklaştıkça sesin o olmadığını anladı. Mu Yang Ve Fei Xiao gürültülü bir şekilde kavga ediyorlardı.

Fei Xiao sinirden kuduruyormuş gibiydi. Bir diğeri ise hiç ciddi değildi, uzaktan fark edilecek kadar umursamaz ve alaycı görünüyordu.

Fei Xiao: “Kaç defa söyledim bilmiyorum… beni yormaktan zevk mi alıyorsun? Yoksa kafanın içi boş mu?”

Mu Yang masumca baktı ve üzülüyormuş gibi dudaklarını büzdü: “Bunu nasıl söylersin? Her zaman anlaşacağımız yok ya, birazcık tartışmanın nesi bu kadar zorlu geliyor sana? Hem her tartıştığımızda bana böyle hakaret edeceksen belki de ortaklığımızı bozmalıyız.”

Fei Xiao, öfkeyle titremeye başlamıştı bile. “Birazcık tartışmak mı!? Söylediğim her şeyi hak ediyorsun. Beyinsizsin! Ciddiyetsizsin! Tek düşündüğün daha fazla eğlenmek!”

Mu Yang, bu sefer biraz sinirlendi ve kaşlarını hafifçe çattı ancak öfkelendiğini belli etmedi, alayla konuşmaya devam ediyordu. ” Eğlenmenin nesi kötü? Senin gibi yas giysileri içerisinde bir ömür dolaşsaydım buna ben de karşı çıkabilirdim, hah hiç sanmıyorum. Erdem, kurallar… Her şey kurallara uygun olmak zorunda mı sanıyorsun?” dedi. Sonlara doğru biraz ciddileşmişti.

“Beni kışkırtmak için söylediğin sözleri bir hiçmiş gibi geçiştiremezsin. Diğerleriyle çok iyi anlaşıyorsun. Ama yanındaki ben isem işler birden değişiyor. Yapma dediğim her şeyi yapıyorsun.”

Mu Yang sinirle güldü. Rengi atmıştı ve alnındaki damar sinirle zonkluyordu. Kendini zor tutmuştu. Bu sözlerden sonra ise, sinirle açılmış gözlerini çekinmeden Fei Xiao’ya sabitleyip ona doğru bir adım attı.

“Kendini çok umursuyorsun. Her zaman bu kadar basit ve ben merkezci olduğunu düşünmüyordum.” Sonra bir elini rahatmış gibi beline attı. Gözleri bir şeyi hatırlarmış gibi soluklaştı ve yüzünü buruşturdu. ” Bana emir veren birine neden iyi davranayım ki? Tek bildiğin yanındakine çocukmuş gibi davranmak. ‘Yapma. Dokunma. Konuşma.! Bunların hiçbiri olmasa tek kelime bile edemeyeceksin. Ve sana göz yuman kişiye, şimdi de bunları söylüyorsun.”

Fei Xiao istemsizce durdu. Kaşlarını sinirle çatmıştı Titreyen göz bebekleri, yüzü öfkeyle solan Mu Yang’ın yüzündeydi. “Her şeye uzun zamandır katlandıysan, söyleyebilirdin. Bana davrandığın gibi karşılık verdim. Kötü davranmayı bırakıp neden böyle davrandığını anlatsaydın bir şekilde çözebilirdik.”

Mu Yang soğuktu. Bunları duyduktan sonra belli etmek istemese de hem rahatsız olmuştu hem bir yanı bir şeylerin yanlış olduğunu düşünüyordu. İstemsizce gözlerini kıstı ve burnunun üzerinde birkaç çizgi belirdi. tiksinmiş gibiydi, bakmaya bile katlanamıyor gibiydi.

“Çözmek istemiyorum.” Mu Yang yüzünü çevirdi.

Fei Xiao’nun yüzü de bembeyazdı. Fakat onunki öfkeden değildi. Gerçeklerin acımasız bir biçimde yüzüne çarpması onu korkutmuştu. Böyle bir surat ifadesiyle tüm acımasız gerçekler yüzüne çarpınca tüm savunma duvarları kırılmıştı. Ondan gerçekten tiksiniyor olmalıydı!

“Yani her zaman yaptığın partnerliği bitirme şakası doğru o halde.” dedi boğuk bir sesle. Kendini kontrol altına almaya çalışıyordu, Sakince durduğunu düşünse de başını hafifçe eğmişti ve bir sırık gibi orada dikildi. ” Sana emir veren birine neden iyi davranasın ki? Bunları bana söylemek yerine direk ortaklığı bozmalıydın. Sevmediğin bir insanla uzun zaman boyunca çalışmak zor olmuştur Yang-ge.*”

-Mu Yangın ondan büyük olduğu için aralarına bir resmiyet getirdi. Kan bağı olmayan ağabey demek-

Mu Yang hiçbir şey söylemedi.

Fei Xiao da aynı şekilde, dişlerini birbirine geçirdi, ve sessizleşti.

Ah Guo ve Jian Yi uzakta durup kavgaya dahil olmak istememişlerdi. Ama ikisi de şaşkındı. Olay nasıl buraya gelmişti ki?

Ah Guo, iyi anlaşan iki kişinin böyle pervasız konuşmasına alışık değildi.

Aynı şekilde kavga Da Fu’nun da ilgisini çekti. Sessizce birkaç metre öteden neler olduğuna bakmak için durmuştu. İkisini ayıracak hiçbir şey söylememişti. Öne doğru birkaç adım attıktan sonra da durdu.

Fei Xiao, kendini kontrol etmekte zorluk çekiyor gibiydi.

Ah Guo, Fei Xiao’nun yakın arkadaşlarındandı ve sinirden elleri titrerken neden orada durup dikildiğini merak ediyordu. Sonuçta Fei Xiao bu sözler karşısında ya susardı ya da cevabını verirdi. Ve susmuşsa çekip giderdi. Ama hiç kıpırdamadan öylece duruyordu. Sonra bir şekilde, göz açıp kapayıncaya kadar öne doğru atıldı!

Kolunu sıkıca kavrayan Soğuk ellerle direk geri çekilmesi bir saniye bile sürmemişti. Arkaya doğru zorunlulukla çekildiği an öfkeyle yana gözlerinden göz yaşları arka arkaya akmaya başladı.

Mu Yang şaşkınca bakıyordu. Endişeyle bir adım öne doğru atınca, Fei Xiao boğuk sesiyle yaklaşmasını engelledi.

“Orada dur. Bir Adım atmaya cürret bile etme.”

Bir kolu Da Fu tarafından yukarıda tutuluyordu. Bu yüzden oldukça savunmasız ve acınası görünmüştü. Diğer koluyla yüzünü sakladı.

Da Fu, hiçbir şey söylemeden Fei Xiao sakinleşene kadar bekledi. Havada tuttuğu bilek bir anlığına ona karşı çıksa da hemencecik teslim olmuş, geriye çekilmeye razı olmuştu.

Dikkatlice elini gevşettiği zaman Fei Xiao, yüzünü kol yenleriyle hızlı hızlı silmeye başladı.

“Hei Chan,” Mu Yang pişmanlıkla ellerini uzattı. Fei Xiao ise geri adım attı ve yanlışlıkla Da Fu’ya çarptı. Soğuk gözleriyle onu inceleyen Da Fu’ya küçük bir özür mırıldandıktan sonra hızla yürümeye devam etti.

“Fei-“

“Kes sesini Yang- ge.”

Mu Yang tereddüt etti. İstemsizce, önce Fei Xiao’yu yakalan Da Fu’ya ve sonra da arkasındaki Ah Guo ve Jian Yi’ye bakmış, ardından arkasından yürümeye başlamıştı.

Da Fu ikisiyle mesafesi açılana kadar bekleyip orada öylece durmakla yetindi. Dalgın ve soğuk gözleri yere Mu Yang’ın durduğu kısımdaydı.

Hemen sonra gözleri arkada duran iki kişiye kaydı. Jian Yi’nin tüyleri diken diken olmuştu ve korkuyla yutkundu. Ancak Da Fu kısa bir süre izledikten sonra yürümeye devam etmişti.

Jian Yi bu bakışın anlamını çözememişti. Tüyleri diken diken olmuştu. Ah Guo, sessizce onu uyarmasaydı belki de bunu düşünmek için bir süre olduğu yerde durabilirdi bile. Çünkü, dünkü kavgadan beri Da Fu, onun yüzüne doğrudan bir saniye bile bakmamıştı.

“Xiong… Öhöm… efendim?” dedi Ah Guo tuhaf tuhaf bakmaya devam ederken. Jian Yi büyük şeftali çiçeği gözleri sonunda kırpıştırıp birkaç adım attı. “Ah, özür dilerim. Dalmış olmalıyım…”

Ah Guo başını anlayışla salladı. “Acele etmeliyiz, iyice geride kaldık.”

“Tamam, tamam…”

Ormandan çıkmaları uzun sürmemişti.

Fei Xiao Da Fu’nun biraz önünde yürüyordu. Mu Yang ise birkaç metre arkalarından kasvetli bir yüz ifadesiyle ilerliyordu. Diğer ikisi onlara yetiştiğinde, Geçit Ormanını geride bırakan küçük araziye gelmişlerdi.

Bu kısım Da Fu bunun LianHua’ya baktığı yerdi. Aşağı inen küçük ve dolambaçlı bir patika vardı. Onun dışında yolunu uzatmak istemeyenler ise direk dik yokuştan aşağı inmeyi yeğlerdi. Herkes sağlam yerlere basarak toprağın kaymaması için yavaş yavaş ilerlerdi. Burada zıplamak ya da havalanmak pek mümkün değildi. Toprağı tutan tek şey küçük yabani otlardı bu yüzden nereye ineceğiniz ve nereye indiğiniz arasında fark olurdu.

Herkes ormandan çıktığı zaman güneş tam tepedeydi. Fei Xiao, sakin bir şekilde Da Fu’ya doğru döndü. “Efendim, ilk önce ben ineceğim ve yolun sağlam olduğundan emin olacağım. Toprağı pek tutan bir şey yok ve yol neredeyse bataklık gibi.” dedi. Yüzü hala solgundu ve kara gözleri bir çift üzüntü taşı* gibi küçük bir nem tabakasının altından parlıyordu.

Bu görüntü karşısında Jian Yi bile biraz suçlu hissetti. Mu Yang denen genç gerçekten acımasız ve keskin sözlere sahipti, yine de tüm küstahlığına ve kendini beğenmişliğine rağmen pişman olacak türden bir insan gibi görünmüyordu. Öyleyse şimdi neden surat yapıyordu ki?

Da Fu başını hafifçe salladı. “Dikkatli ol.”

Fei Xiao, Da Fu’nun desteğiyle hafifçe kendine geldi. Aşağı inerken ayaklarını yan tutmaya çalıştı. Dik yamaçta ne küçük bir kaya parçası ne de toprağı sağlam tutan otlar vardı. Dik yamaç yüzünden bedeni de yamaca paralel bir şekilde ilerliyordu.

Emin olduğu kısımlara basarak ilerlerken biraz ilerleyip yukarıya doğru baktı. “Güvenli! Adımlarımı izleyin lütfen!”

İkinci inen Da Fu oldu ve onu Mu Yang, Jian Yi ve Ah Guo izledi. Ah Guo, Jian Yi’nin denge konusunda nasıl olduğunu bilmediği için ortaya geçmesini teklif etmişti. Böylece bir şey olursa onu tutabilecekti ve daha fazla aksilik çıkmayacaktı.

Jian Yi kasabada bir sürü insan ile anlaşıyordu. Hepsi de Ah Guo gibi yardımsever ve normal insanlardı. Ve bu yüzden anlaştıkları için memnundu. Teklifi memnuniyetle kabul etti. Her ne kadar ilk gelişini buradan yapmış olsa da bir ay boyunca epey soğuk ve yağışlı geçmişti. Bu yüzden toprağın yumuşadığını biliyordu.

Yamaçtan inen bir grup olduğu için bu yol da epeyi sürmüştü. Kasabaya doğru giden çorak bir patika yolunda biraz daha beklemişlerdi. Herkesin geldiğinden emin olduktan sonra İlerlemeye devam ettiler.

Da Fu çoktan kol yenlerinden kırmızı meşeden yapılma yelpazesini çıkarmıştı ve yüzünü sakladı.

Bu yol yorucu değildi. Hem kasabayı gören hem de yangtze’ı gören küçük bir kestirmeydi. İlerledikçe siluetler daha netleşiyor ve Yangtze de gittikçe uzaklaşıyordu.

Yol boyunca neredeyse kimse konuşmaya cesaret edemedi. Herkes gergince öylece yürüyordu. Çünkü Da Fu’nun öfkeleneceği bir şey yapmak istemiyorlardı. Sadece Fei Xiao arada bir Da Fu için küçük birkaç bilgi söylüyor ya da Da Fu soru sorduğunda içten bir şekilde konuşuyordu. Bu ikiliye imrenmemek elde değildi doğrusu!

Fei Xiao, zaman geçtikçe biraz daha neşeli bir hal almıştı ve aksine Mu Yang’ın morali hiç de düzelmiş gibi görünmüyordu. Sessizce yürürken gözleri ya yolda ya da Fei Xiao’nun üzerinde oluyordu. Bu yüzden Ah Guo, atları ne zaman alacaklarını sorduğunda birkaç defa tekrar etmesi gerekmişti. Daha sonra Mu Yang hiçbir şey duymamış gibi dönüp “Atları yemek yedikten sonra alacağız.” Dediğinde de, duyduğunu anlamıştı.

Uzaktan görünen kasaba yine kalabalıktı. Yedi cehennem günü çoktan geride kaldığı için kasabanın sınırında bulunan uzun Pazar yeri dolup taşıyordu. Bir sürü neşeli ses ve uğultu yükseliyordu.

Uzaktaki denizciler henüz Yangtze’ye açılıyordu. Ellerindeki birkaç aleti test ediyorlardı ki ağlarına takılan sirenleri ya serbest bırakabilsinler ya da öldürebilsinler.

Da Fu uzaktan kalabalığı gördüğünde durdu. Ve ilerlemeyip öylece baktı. Fei Xiao ise, diğerleri gibi ilerlememiş, birkaç adımın ardından arkasına dönüp meraklı ve masum gözlerle ona doğru bakmıştı. “Efendim, bir sorun mu var?”

Da Fu kasvetli bir şekilde dikilirken sinirli görünüyordu, bir an sonra yelpazeyi hışımla, daha da kaldırmıştı.

İkisi de grubun gerisinde kalmışlardı. Fei Xiao Da Fu’ya doğru hafifçe gülümseyip yaklaştı.

Fark edilmeden izleniyordu. Uzaklarda, kimseye hissettirmeden bekleyen Jian Yi, odaklanmış, uzaktan izlemekle yetiniyordu.

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla