Two Thin Worlds 27. Bölüm

Bu Ölümsüz Yargılanmak Üzere Yi Bai'ye Sürükleniyor

Sessizlikte bir süre herkes durdu. Ağzı yemekle dolu olanlar bile yutkunmayı unutarak durdular.

 

Jian Yi, bütün bunları nasıl bilebilirdi!?

 

Da Fu konuşmamış susmayı tercih etmişti. Jian Yi’yi görmezden geldi. Daha sonra, yemek çubuklarını eline alıp hiçbir şey duymamış gibi, tatlıyı temkinlice dürttü.

 

O sırada Jian Yi, bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı, ve Da Fu’nun tatlıya uğraşmasın izlerken tuhaf sessizliğin farkına varıp kendine geldi.

 

“Birçok şey biliyorsun Xiong.”

 

Mu Yang’ın eline koz geçtiği zaman kullanmaması imkansızdı! Ağzındaki lokmayı yavaşça çiğnerken, imalı ve kötü bakışlarla Jian Yi’yi rahatsız etti.

 

Jian Yi, tedirgin olmuştu. Bir süre etrafına baktı, Fei Xiao ve Ah Guo bile konuşmayacak kadar şok olmuş görünüyorlardı. İkisi de şaşkınca başını kucağına eğmişti. Ve Jian Yi bunu utanç verici buldu.

 

“Ah, şey… Ben-Ben önceden beri… Hayır, Hayır, hayır, sadece küçükken tanıyordum ve ne zaman görsem, şey anladınız mı?… Sanırım, sanırım susmalıyım..” Panikleyip elindeki çubukları masaya düşürdü ve daha sonra almak üzere hiç kımıldamadı; öylece oturdu, başını eğdi.

 

Fei Xiao, gülmemek için başını yana doğru çevirmişti. Beklenmedik bir şekilde, göz bebekleri büyümüş ve yanağı şişmiş olan Da Fu’yu fark etti.

 

Dudakları hafifçe kızarmıştı. Ağzına aldığı lokma öylesine büyüktü ki, dudaklarını bir arada tutmakta zorlanıyor gibiydi. Onun dışında halinden oldukça memnun gözüküyordu.

 

“Lezzetli mi?” Fei Xiao merakla sordu. Jian Yi, kafasını gömdüğü yerden biraz kaldırıp, göz ucuyla Da Fu’nun saf görüntüsüne baktı.

 

“Mn Mn…” hatta, hafifçe başıyla onaylamıştı bile.

 

“Şekerli şeyleri ilk defa mı deniyorsunuz?”

 

Da Fu aldığı lokmanın keyfini çıkararak yavaşça çiğniyordu. Yanağındaki yumru küçülünce biraz su içti.

 

“Tatlı, yedim.” Fei Xiao bundan daha detaylı şeyler duymak istemişti. Ve Da Fu’nun yüzüne bakınca düşündüğünü fark etti.

 

Ona biraz zaman tanıdı. Bir süre sonra “Ama tadını hatırlamıyorum. Öyleyse bile, hatırlanacak kadar güzel değillermiş. Lezzetli Osmanthus, çok tatlı.”

 

Tatlıyı çubuklarıyla bir parçaya daha böldü, ve bu sefer küçük bir parça alıp ağzına attı. Jian Yi başı eğik olsa bile, Da Fu’nun beğendiğini duyduğu için tebessüm etti. Küçük gülümsemesi bin erik çiçeğinin berrak ,beyaz çiçekleri gibiydi. Gözleri ılık bir sıcaklıkla örtülmüştü ve mutlulukla parıldıyorlardı.

 

İlk porsiyonunu bitirdiğinde diğerleri de doymuştu. Masadaki çoğu tabak boştu.

 

Da Fu, ikinci porsiyonuna hevesle bakarken, nedensizce aklına küçük bir tohum yeşerdi. Ve saniyesinde duruldu. Tatlının verdiği hazla yerine gelmiş ten rengi tekrar solgunlaşmıştı. Ancak kimse Da Fu’da ters giden bir şeyler olduğunu sezmedi.

 

Uzun süre konuşanların arasında sessizce oturmaya devam etti.

 

Tatlıyı dört parçaya böldü ve yemeye devam etmek istedi.

 

Ne hikmetse daha demin, cennetlerden yer yüzüne düşmüş olan, o güzel tadı ve hisleri tekrar hissedemedi. Yediği şeyler ağzında yuvarlanıp parçalanırken, o tatlı ve gevrek tat, artık bir kül yığınıyla eşdeğerdi. Ne gevrek kısmını ne de kalbinin sakinleşmesini sağlayan tadı alabiliyordu.

 

Yine de hepsini yavaş yavaş yemeye devam ediyordu. İsteksizce ağzına aldığı küçük parçaları yutmak için çaba sarf ediyordu. Ve bu zaman içerisinde duygu durumu kritik düzeyde değişmişti.

 

Yüzü karanlığa gömüldü. Halesi o kadar saldırganlaşmıştı ki, konuşan gençler bile birden bire durdu. Fei Xiao cümlesini bitiremeden, şaşkın ve bir yandan da korkmuş bir şekilde Da Fu’ya doğru baktı.

 

“İyi hissetmiyor musun?”

 

Soruyu soran kişi Jian Yi idi. Uzun zamandır onu gözlemliyordu ve son demlerinde durumun gittikçe kötüye gittiğini fark etmişti. Hatta zaman geçtikçe kara halesi, saldırganlığa bürünmüştü. Da Fu bunca zaman, yemek yerken sessizleşmişti ve bu kısa süre içerisinde, ne düşünmüş olabilirdi ki? Onu sinirlendiren ne olmuş olabilirdi?

 

Fei Xiao, ezici haleyle birlikte titriyordu. Da Fu’nun öfkesine her zaman maruz kalırdı, ancak bu sefer, ona oldukça yakın olduğundan mıdır bilinmez, hareket edemeyecek kadar korkmuştu. Yanındaki kişinin kim olduğunu hatırlama zamanıydı. Korkuyla açılan kara gözleri, anlatılan her bir olayı kanlı canlı görüyormuş gibi büyükçe açılmıştı.

 

Da Fu bir anda, kafasını hışımla kaldırdığında boynuna savrulan kılıcı parmaklarının ucuyla yakaladı. Gözleri öfkeyle ve kasvetle parıldarken, alayla Mu Yang’ın öfkeli ve meydan okuyan yüzüne baktıktan sonra, kendisine dehşetle bakan kişileri umursamadan Fei Xiao tarafına döndü.

 

“Söylesene…” sesi ince bir kat sessizlikle gizlenmişti. Bir zehir gibi, nefret Fei Xiao’nun damarlarına doğru akıyordu.

 

Kehribar gözlerin kötü bakışları yanındakini buldu. “Madam Yan, Cezamla ilgili ne düşünüyor Fei Xiao? Sence beni neden cezalandırmak istiyordur?”

 

Fei Xiao’nun dehşetle açılmış gözleri Da Fu’nun gözlerine kenetlenmişti. Hipnotize olmuş gibi gözlerini ne kırpabiliyor ne de geri çekebiliyordu. Avlanmaya hazır küçük bir hayvan gibi: Karşısında öfkeyle ve nefretle parıldayan avcı gözlere kilitlenmiş hareket edemiyordu. Karşısındaki, öfkeli bir kurttan farksızdı. Konuştuğu her kelime boğuk bir ima barındırıyordu.

 

Fei Xiao yutkundu. Adem elması titrekçe aşağı ve yukarı doğru hareketlendi. Ağzının kuruduğunu hissedebiliyordu. Güçsüz bir sesle, “Lord Lei Bing’i ikna… bir yolunu bulmak… ce-cezanızı kendisi vermek istiyor… çünk–”

 

“FEİ XİAO!!” KES KONUŞMAYI!”

 

Mu Yang endişeyle hareketlendi, Kılıcını anında bıraktı ama Da Fu kendinde değilmiş gibiydi. Gözlerini saran küçük kıvılcımlar dışarıya şimşek gibi sıçrıyordu, Mu Yang’ı yerine mıhladı. Hareket dahi edemedi.

 

Endişeli gözleri, Fei Xiao’nun zayıf siluetine kayınca daha da öfkelendi. Bu yakınlıkta, gözlerindeki kıvılcımları rahatlıkla görebiliyordu, ona zarar mı verecekti!?

 

“Bırak! Bunlar özel bilgiler! Bir sanık olarak bilmen gereken her şeyi biliyorsun! Daha fazlasını isteyemezsin!”

 

Da Fu’nun gözleri öfkeyle kısıldı. Elinde hala kılıcı tutuyordu. Konuşmaya yeltendiği sıra, Mu Yang öfkeyle haykırdı. “FEİ XİAO’YU RAHAT BIRAK!”

 

Da Fu, o anda durmuştu.

 

Kendisine korkuyla bakan genç adamın gözlerini ilk defa görüyor gibi bakıyordu. Öfkeli gözler bir anlığına kötülüğünü yitirdi. Fei Xiao, Da Fu’nun hafifçe sağduyusunu geri kazandığını fark etmişti.

 

“Sadece konuşuyoruz…” dedi kuru bir sesle. “Fazla, fazla tepki verme..”

 

Bu sözler üzerine Mu Yang, dişlerini öfkeyle birbirine geçirdi. Ancak Da Fu, onu nasıl korkuttuğunu anlamıştı. Gözlerinin kenarındaki kıvılcımlar bir anda yok oldu. Afallamıştı ve göz bebekleri boş bakıyordu.

 

Da Fu hafifçe geri çekildi.

 

“Da Fu…” Jian Yi, endişeli gözlerle Da Fu’nun parmaklarının ucunda duran keskin kılıca bakış attı. “Öfken, Fei Xiao’ya değildi..”

 

“Öfkeli değilim.” dedi Da Fu. Yaptığının farkına yeni varmış gibiydi. Sarsılmış görünüyordu. Sonra hışımla önüne döndü. Kara halesi yavaşça kaybolmuştu. Tek eliyle başını tuttu, sersemlemiş görünüyordu. Diğerleri kadar şaşkındı.

 

Fei Xiao, zorlukla gözlerini kırpıştırdı. O soğuk, vahşi ve ketum bakışları vücudunun her bir santiminde hissetmişti. Korkmak ve yine de hareket edememek onu şaşkına çevirmişti.

 

Da Fu, elindeki kılıcı masaya bıraktı. Gözleri ellerine odaklanmıştı .

 

Mu Yang birden öne atılıp kılıcı aldı. Ağzını açmıştı ki Jian Yi onu susturdu.

 

Masa sessizliğe boğulmuştu.

 

Jian Yi, havadaki gerilimin yatışması için bekliyordu. Ve sonra Da Fu bıkkınca başını kaldırınca, “Neden birden öfkelendin? Canını sıkan bir şey mi var?” yumuşak bir ses tonuyla konuştu.

 

Da Fu, Jian Yi’ye bir süre baktı. Ağzını açmak istemiyor gibiydi. Sorduğu küçük soru zoruna gitmiş gibi kaşlarını çatıp hafifçe somurttu.

 

“Öfkeli değilim.”

 

“Peki… Yediğin tatlıda bir sorun mu vardı?”

 

-Cidden bunu sordun mu… Bu komik.-: “Hayır.”

 

“Öyleyse…”

 

Mu Yang: “Besbelli öfkeliydin. Öldürmeyi arzulayan gözlerin niyetini söylüyordu TCH!” Başını iki hızla iki yana sallayıp dişlerini gıcırdattı. Kılıcı, elinde ufalamak istercesine sıkıyordu.

 

“Buraya usulca geleceğini hiç düşünmemiştim zaten. Ne bekliyorduk ki? Onca şeyden sonra… Ve sen… sen o gözlerle… Fei Xiao, gerçekten iyi biri olmaya çalıştığını düşünüyordu. Söylenen her şeyi sineye çekip seninle yakın oldu!”

 

“Ona yaptığına bir bak…Zarar- Zarar veriyorsun! Sadece zarar-”

 

“Yeter.”

 

Jian Yi, sabırla gözlerini kapatmıştı. Ancak son cümlelere izin veremezdi. Gözlerini yavaşça açtı. Kınayan ağır bakışları vardı. Burada öylece durup Da Fu’ya hakaret etmelerini dinleyemezdi.

 

Jian Yi, otoriter gözlerini Mu Yan tarafına çevirdi. Mu Yang’ın, kılıcın kabzasında duran elini bir bakışta fark etmişti. O kadar sıkıyordu ki eli bembeyaz olmuştu.

 

Bakışları derinleşti. Sert ve agresif olmayan ses tonuyla konuştu.

 

“Böyle konuşmaya nasıl cesaret edersin? Karşında duran azarlanmayı bekleyen bir çocuk gibi mi duruyor? Konuşurken kendini dizginlemeyi hatırla. Ve,” kaşlarıyla elindeki kılıcı işaret etti. “Onu yerine koy. Mu Yang.”

 

Mu Yang söylenenleri duymazdan geldi, öfkeden titriyordu.

 

“Eleştirdiğini yapacak kadar sığ mı davranacaksın? Madem, Güneyin Söğüt efendisini’ bir çocuk gibi azarlama hakkını kendine tanıyorsun, o zaman tükürdüğünü yalamamak için bir hayli gayret edeceksin.” Jian Yi sabırla devam etti.

 

Mu Yang’ın öfkeli gözleri Jian Yi’ye döndüğü zaman; Jian Yi hiçbir tepki vermeden onunla öylece göz teması kurdu. Hiç çekinmemişti. Ağır hava ile diğer müritler konuşmaya cesaret edemiyordu.

 

“Bana bir şey yapmayacağını biliyorum. Bu yüzden düşman gözlerin beni korkutmuyor. Gözlerini saran her şeyi görebiliyorum. Azarladığın Kıdemli ölümsüz gibi bakıyorsun.”

 

Da Fu, Jian Yi’nin çehresini, hissettirdiği ağırlık ve üstünlüğü görüyordu.

 

Jian Yi elini yavaşça masaya bırakmıştı. Bilmeden sertçe bastırıyordu. Ve bu onun daha sert ve otoriter görünmesine sebep oluyordu. Tıpkı bir aslan terbiyecisi gibiydi..

 

“Ona saygısızlık etmek için sebep aramak yerine, ‘neden’ öfkelendiğini öğrenmek için çabalamalısın. Madem onun Yi Bai’ye gitmesinden sorumlu müritlerdensin, O halde bu işi layığıyla yerine getirmeyi görev edinmelisin.”

 

Sözler, gururlu Mu Yang için küçük düşürücüydü. Öfkeliydi, ve hareket etmeden hafifçe başını öne eğmiş, kılıcı tutmakta diretiyordu. Hatalı olduğunu kabul etmeyecek kadar gururluydu. Kendini beğenmiş bir yapısı vardı.

 

“Da Fu…” Bir anlığına karşı taraftaki Da Fu ile göz göze geldiler. Ancak Jian Yi bakışlarını zarifçe yine Mu Yang’a çevirmişti.

 

“…Kıdemli ölümsüzden özür dile, ve ayrıca o kılıcı yerine sok.” Jian Yi bir anda parlamıştı. Ancak sesi ne azarlar nitelikteydi ne de bu zamana kadar kullandığı gibi pasif ve toy bir ton kullanıyordu. Uzun zaman sonra, ilk defa kendi gibi konuşuyordu.

 

Mu Yang’a otoritenin kimde olduğunu hatırlatmak belki onun sorumluluğu değildi, ama bunu yapmak için etraftaki en doğru kişiydi. Normal bir insandı, ve belki de kültivasyon enerjisi yoktu. yine de Da Fu’dan sonra buradaki en yetkili kişi olmalıydı. O diğerlerinden büyüktü. Saygı görmeyi hakediyordu.

 

Güç, kültivasyon enerjisiyle ölçülse bile, Mu Yang’ın saygı kuralları ve hitap şekillerine dikkat edilmesi gerektiğini hatırlaması gerekiyordu.

 

“Dediğimi duydun.” dedi açık bir ses tonuyla.

 

Fei Xiao ve Ah Guo, dillerini yutmuş gibi hiç konuşamadılar.

 

Da Fu’nun bakışları Jian Yi’deydi. Kaşları dümdüzdü ve dudakları birer çizgi şeklini almıştı.

 

Jian Yi’nin yüzü ise, otoriter ve sakin duruyordu. Sesini doğru şekilde kullanmıştı ve gözlerinde saf bir ağırlık yatıyordu. Esmer teni, paravanların arasından giren küçük fener ışıklarıyla süslenmişti. Teni bal gibiydi. İki şeftali çekirdeği göz, çok belirgindi. Etrafını saran göz kapakları ve gözleri büyük olduğundan,kirpikleri ise kıvrık ve keskin olduğundan yüzü hem hoş hem de sert duruyordu. Kaşları göz kapaklarının aşağısına gölge yapmış, aynı şekilde, kalın kirpik tabakası da gözlerinin saf parıltısını örtüyordu. Uzaktan bakıldığında, fark edilmese bile, yakalarla gizlenen boynunda görünen, belirginleşmiş bir damar vardı.

 

Jian Yi, hafifçe dudaklarını birbirine bastırıp, sabrederek gözlerini kapattı.

 

“Onu dinlemelisin.” dedi Fei Xiao dikkatle.

 

Mu Yang, masadaki herkesin ona karşı olduğunu hissettiğinde yutkunamamıştı. Onu görmemişler miydi gerçekten? Fei Xiao’yu öldürecekmiş gibi bakıyordu! O gözler en kötü iblislerin kanından yapılmıştı! Da Fu’yu nasıl savunabilirlerdi ki!?

 

Mu Yang, boğazına oturan yumruyu birkaç defa yutkunmayı denedi. Adem elması titrekçe hareket ederken, dişlerini o kadar sıkıyordu ki, çene bitiminde belirgin bir şekilde bir çizgi görünmeye başlamıştı.

 

Kılıcı özensizce aldı ve isteksizce kılıfına geri koydu.

 

Donuk gözleri, ve içine oturmuş olan öfkesiyle, ruhsuzmuş gibi, gözlerini belirsiz bir yere sabitledi.

 

“Özür dilerim.” dedi kuru bir ses tonuyla. Sesi çatlak ve samimiyetten uzaktı, duygusuzdu.

 

Aynı zamanda, Da Fu hafifçe bakışlarını indirdi ve hiçbir şey söylemedi. Bir süre sonra yanındaki gence kirpiklerinin arasından baktı.

 

Fei Xiao, azarlanan kendiymiş gibi tedirgin ve çekingen duruyordu. Ayrıca kalbinin çarpıntısı bir türlü geçmek bilmiyordu. Göğüs kafesine vuran kalbi değil büyük bir balyozdu. Üzerindeki belirgin olmayan bakışları fark etmişti ancak Da Fu’dan yana bakmaya cesaret edemedi. Hissettiği bakışlar saniyelikti ve bir daha onun gözlerine bakmaya cür’et edemezdi.

 

Jian Yi, hafifçe gülümsedi. Affedici ve küçük bir gülümsemeydi bu. Ardından, bir bambu gibi dik bir şekilde oturan, kaşlarını indirmiş; duygularını gizlenmek konusunda biraz başarısız olmuş Da Fu’ya döndü.

 

Önce biraz izledi, fark edilmiş görünmüyordu. Daha sonra gülümsemesini gizledi.

 

“Kıdemli ölümsüz, niçin öfkelendi?” bu masada onunla arasındaki mesafeyi koruması gerektiğini düşünerek konuşmuştu. Jian Yi’nin yüzündeki anlayış parıltısı sönmemişti.

 

Fei Xiao ve Da Fu arasından çekilmenin zamanı olduğunu anlayıp sustu. Etraf sessizleşince, gelen çalışanlar, paravanı tıklattı ve Da Fu yüzünü sakladıktan sonra içeriye girip boş tabakları aldılar.

 

Kısa süre sonra Da Fu, diğerleri dışarı çıktıktan sonra yelpazeyi kapattı. Yüzü ciddiydi ve oldukça düşünceli görünüyordu.

 

“Öfkeli değildim.”

 

Gerçekten de öfkeli değildi. Birden parlamıştı, hissettiği karanlık kıpırtı birden kaybolmuştu. O kötülük, duygu olmayacak kadar zalim ve zehirliydi. Yakınında duran Fei Xiao’nun yüzünü bile görmemişti. Korkuyla bakan gözler, ona çok yabancı gelmişti. Uzaktan izliyordu, o öfkeli değildi.

 

Da Fu, anlamıştı ve yavaş hareketlerle kendisine içki doldurup, bir yudum aldıktan sonra Fei Xiao’ya dönmeden konuştu. “Ona, yetkisinin olmadığı şeyler üzerinde düşünmemesini söyleyebilirsin.”

 

Fei Xiao, soluk ses ile hafifçe irkildi, ancak başını yavaşça sallayıp Da Fu’yu onayladı. Bir özür beklemiyordu, ya da başka bir şey. Sadece bu talihsizliğin hiç olmamış gibi davranılması gerektiğini düşünüyordu. Ve titreyen ellerini saklamak için çabalamıyor olsaydı, diğerlerinin bardaklarını kendisi doldurur ve gülümsemeye çalışırdı.

 

Jian Yi de, Fei Xiao’nun düşüncelerinden habersizdi. Ancak burada oturmaya devam etmelerinin tek nedeni soğuk havanın dağılmamış olmasıydı. Azarlanan Mu Yang bile ayağa kalkmamışken bir başkasının kalkması büyük ihtimalle bir yanlış anlaşılmaya sebebiyet verecekti.

 

Bu yüzden aynı ifadeyle, lianhua’nın tatlı likörüne uzanıp, Fei Xiao’ya ve Ah Guo’ya doldurdu. Sonra hiç aklına gelmemiş gibi kafasını birden kaldırdı. “İçmenizde bir sorun yok, değil mi?”

 

Ah Guo, başını hayır anlamında salladı ve önüne konulan güzel kokulu likörü bir dikişte bitirdi. Jian Yi güldü. “Bunu bu şekilde içemezsin. Tadını çıkarmalısın. Burnunu tıkayıp tadını almadan yutabileceğin bir şey değil bu.”

 

Ah Guo rahatsızca gülümsedi. Jian Yi, Ah Guo’ya bir bardak daha doldurduktan sonra Fei Xiao’nun çekingen ellerinin içkiye uzandığını gördü.

 

Sonra Mu Yang’a döndü. “Lianhua Likörü, nilüfer içkisi, darı rakısı?” Sırtına doğru konuştu.

 

Mu Yang, başını paravanın tarafına çevirmişti. Aşağıdakileri gözlüyormuş gibi yaptı. her tarafa konulan fenerlerle, paravandan göründüğü kadarıyla aşağısı turuncu ve kırmızıydı.

 

“Yang-er,”

 

“O darı rakısını sever.” Cılız sesi duyunca Jian Yi, Fei Xiao’ya doğru döndü.

 

Mu Yang yerinde hafifçe kıpırdandı. Bir dizini kendine doğru çekmiş, çenesini avucuna bırakmıştı. Sırtı diğerlerine dönüktü. Fei Xiao’nun sesini duyduğu zaman şaşırmıştı ve kıpırdanmıştı.

 

Jian Yi, hemen Mu Yang’ın bardağına darı rakısı doldurdu, ve diğerlerinin darı rakısını istemeyeceğini düşünerek İçkiyi sağ tarafına aldı.

 

Bir süre Jian Yi, ağır havanın dağılması için herkesle konuştu. Ve masayı tekrar canlı hale getirmeye çalıştı. Da Fu da köşeye çekilince diğer müritler tekrar hafif kıkırdamalı konuşmalarına yavaş yavaş döndü.

 

Jian Yi, kimseyi dışlamak istemiyordu ve arada kavga eden diğer iki kişiyi de ilgilendiren sorular sormaya gayret etti. Da Fu, sadece kendisine sorulan sorularla ilgilenmişti, ve onun dışında o da, Mu Yang gibi sessiz kalmayı tercih ediyordu.

 

 

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla