Two Thin Worlds 21. Bölüm

Kayıp Kın| Birinci Kısım

“Gege, bu gece bizde kaldığın için minnettarız!” dedi genç küçük bir oğlan. Jian Yi gülümseyerek, küçük çocuğun saçlarını şefkatle okşadı. “Kalacak yer bulduğum için benim minnettar olmam gerekiyor.” dedi tebessümle. Samimi ve iyi insanların arasındaydı. Bu küçük çocuk ona ayrıca ilgiliydi ve bir türlü yanından ayrılmamıştı. Günün sonunda onların evine gitmek zorunda bile kalmıştı. Ama ikisinin de şikayetçi olduğu söylenemezdi.

Küçük çocuk, tombul parmaklarını Jian Yi’nin bacaklarına bırakmıştı. Konuşurken yuvarlak yüzü her zaman yukarıya dönüktü ve şirin sesi ve meraklı gözleriyle çekinmeden Jian Yi’nin yüzünü incelemeye uzun süre devam etti.

Jian Yi de aynı şekilde, cesurca bir yabancıyla dost olan küçük çocuğun, çekinmeden sorduğu sorulardan ve konuşurken kafasını kaldırıp, büyük kara gözleriyle kendisine bakmasından çok hoşlandı ve işaret parmağıyla yassı burnunu dürttü.

“…Peki ya gege, söyledikleri yaratık sahiden korkunç muydu?”

Jian Yi’nin gözleri şaşkınlıkla hafifçe açıldı ama anında önüne eğilmiş, işaret parmağını dudaklarına bastırarak kısık sesle fısıldamıştı: “Aslına bakarsan o bir yaratık değil, sadece güçlü bir insan… İsmi Shen Xingyun… Adı kadar şanslı değildir, ve biraz öfkeli. Bu yüzden insanlar ondan korkuyor.” Sonra iyice eğildi. Ve şaşkınlıkla kendisine bakan küçük çocuğa dedi ki: ” Bunu söylediğim ikimizin arasında kalsın. Ama korkmana gerek olmadığını bilecek kadar zekisindir.”

Parlak gözler anladığını söylüyordu.

Büyükanne elinde bir battaniyeyle çıka geldiğinde diğer konuşmaları duymamış olacak ki gülümseyerek: “Kelimelerle arası pek iyi değildir.” dedi. Kaşlarını muzipçe çattı ve gülümseyerek çocuğu süzdü. Küçük çocuk kıkırdadıktan sonra, Jian Yi’ye doğru göz kırptı. Ardından uyuşuk bir şekilde esnemişti ve tembelce, büyükannesinden bir uyarı beklemeden “İyi uykular.” deyip odadan çıktı.

Küçük ev iki odalıydı, ve yanında yapılan diğer evlerden oldukça eski görünüyordu. Duvarların üzerindeki kağıtlar solgunlaşmış, yer yer yırtılmıştı. Köşelerde hafif bir rutubet vardı ve bazı şeylerin kullanım tarihi epeyi geçmişti.

Jian Yi, başını kaldırıp yaşlı kadına bakmıştı. Yaşlı kadının bir hikayesi olduğunu biliyordu. Ancak aklı karışıktı ve konuşurken umursamaz görünmekten çekindiği için, bir şey söylemek için kendini zorlamadı,

“Efendim… Çok kibarsınız. Bir yabancıyı evinizde ağırlamak… Ama gerçekten, bunu alacağım ve bir hana gideceğim. Sabah erken saatlerde dönerim. Benim için endişe etmeyin.”  Gözleri minnettardı ama sıkıntı ile doluydu. Büyükanne her şeyden habersiz cıkladı. “Burada torunumla ben kalıyoruz, ve bana yük olmayacaksın. Birazdan dedesi de burada olacak.”

Ama Jian Yi ısrar etti. Şimdi uyuyamazdı. Beyninde dönen bütün o senaryolar nefes almasını bile zorlaştırıyordu. Ve aklını dağıtmak için, hana gidebilirdi. Müşteriler henüz uyumadığından, yemek yiyenlerin gürültüsüyle teselli bulur ve bir karara varırdı. Gidecek miydi, kalacak mıydı? Bu oldukça zor bir karardı. Birkaç gün önce her şey kendisi için normaldi. Ve aklına estiği gibi tüm düzenini arkasında bırakarak LianHua’ya geldi. Aynı şey, dönmek söz konusu olunca bir işe yaramamıştı. Bir nedenden ötürü bu topraklarda kısılı kalmış gibi hissediyordu.

Yedi gün geçti, Jian Yi’nin gözleri sadece iki gün açıktı. Ve iki gün boyunca gördüğü her şey, bir ömür kabuslarına girecek kadar kötüydü. Yine de düşünmeliydi ve öyle bir karara varmalıydı.

Büyük anne istemeye istemeye, gence boyun eğdi ve dışarı çıkmasına izin verdi. Cebine biraz para sıkıştırdı. Ve sabah onu bekleyeceğini söyledi.

Jian Yi’de aynı şekilde başını salladı ve iyi dileklerini sunduktan sonra gitti.

Jian Yi, yakınlarda kalacak bir yer bulduğunda güzün sonlarında görülen, soğuk ama şefkatli rüzgar ile bilikte üşüyordu. Burnu hafifçe kızarmıştı ve şanslıydı ki çok yürümeden bir yer bulmuştu. İçeri girdiğinde sıcaklık yüzüne çarptı ve soğuk burnunun gergin hissetmesini sağladı. Sıcak ve değişik kokuların çarpmasından hemen sonra içerideki uğultu kulaklarını doldurdu.

Buradaki insanlar, kendisi gibi şanssız bir gün geçirmemiş gibi, her şeyi bu kapının diğer tarafında bırakmış gülüşüyorlardı.

Mekanın aurası güçlüydü, özel masalar bile kendilerine verilen paravanı katlamış, ortama ayak uydurarak sesli bir şekilde konuşuyorlardı. İnsanlar masalarda eğleniyorlardı. Duvarlarda asılan fenerlerin turuncu ışıkları üzerilerine düşmüştü. Önlerinde güzel ve sıcak, baharatlı yemekler vardı. Yemeklerin kokusu birbirine karışmıştı. Bu sıcak ortamlara uzun zamandır yabancıydı Ve büyükanne sayesinde tok hissetse de ağzı sulandı.

Daha bir adım atmamıştı ki “Hey sen,” dedi bir adam uzaklardan. Kısa tıknaz bir herifti. Jian Yi’nin gölgesinde neredeyse görünmez olmuştu. Jian Yi merakla adama baktı, ve bekledi.

“Bu giysiler oldukça yeni görünüyor. Bizimle kutlamaya gelsene… A, sen canavarın ininden kurtulan o adamsın… Köylüler gerçekten kahraman gibi davrandılar!! Onlara teşekkür etmeyi ihmal etme!” Adam hevesle konuştu ve el hareketiyle onu izlemesini istedi. Kibar biriydi ve önüne ilk gelen adamı masasına çağırmak da büyük bir saygınlık isterdi.

Jian Yi teklifi nazikçe reddetmek istiyordu ama adam “Boş bir masa görüyorsan, gözlerini bir kontrol ettirmen gerekir.” Dedi ve biraz ilerledikten sonra, döndü. Bakışlarıyla ,artık zorluk çıkarmayıp yürümesini istedi.

Jian Yi de, oturacak bir yer de olmadığından istemeye istemeye arkasından gitmişti.

Sıcak atmosfer ve loş alan, güzel kahkahalar ve büyük bir uğultuyla şenleniyordu. Keza oturduğu masanın diğerlerinden farkı yoktu. Masanın ortasında dumanı tüten ince ince dilimlenmiş, parlak, kırmızı ve terbiye edilmiş soya soslu ördek vardı. Dilimler büyüktü ve yanında servis edilen sebzelerin harmanlanmış renkleri göze hitap ediyordu. Her bir yemeğin özenle hazırlandığı belliydi. Kızarmış pilav, tatlı patatesli woton, ekşi ve tatlı soslu tavuk ve içecek olarak iki çeşit likör ve bir de beyaz şarap vardı. Hepsi ağız sulandırıcıydı.

Davet eden tıknaz adam masadaki yerini aldığı zaman “Lütfen bir şey sipariş etmekten çekinme,” dedikten sonra gülümsedi ve her şey tamamlanınca Jian Yi’nin sırtına dostça vurdu: “Tam zamanında! Hadi yiyelim!” dedi.

Jian Yi, hoşgörülü ve dostça yaklaşan insanları severdi. Masanın etrafındaki diğer insanlar da bu adamdan farklı değildi. Bu bir alışkanlık gibiymiş, ya da Jian Yi bir yabancı değilmiş gibi sıcak kanlı davranıyorlardı. Ortamı sevse bile tok olduğu için reddetti ama ona karşı çıktılar, ve Jian Yi bazılarının biraz çarkı keyif olduğunu fark ettiğinde, kızarmış pilavdan biraz yedi. Ve önüne konulan şaraptan birkaç yudum aldı.

Yemek bittiği ve hoş sohbetler de yavaş yavaş son bulduğu zaman, etraftaki çoğu masa boşalmıştı. Jian Yi biraz yorgundu, kalkmayı düşünürken birden içlerinden biri kıkırdamaya başladı.

Herkes merakla o adama dönmüştü. Önlerindeki sıska ve uzun kaşlı adamın neye güldüğünü merak etseler de yüzüyle ve bakışlarıyla kurnaz bir adama benziyordu. Burnu büyüktü, gözleri birbirine yakındı. Giydiği kıyafetler ise yüzüne nazaran oldukça temizdi. Ama diğerlerinden üstün olduğu söylenemezdi. Jian Yi’nin meraklı gözleri, adamın tüm hareketlerini yakalamıştı bile. yemek sırasında bile boşta kalan eli masanın altına gidiyordu ve bu durumu biraz tuhaf bulsa da izlemeye devam etmişti.

Adam yine elini masanın altına atmıştı. Ama bu sefer elinde lapis luzili taşlarıyla bezenmiş özel bir kılıç kını vardı. Kın zarif ve düzgün işlenmişti. Taşlar ışığın yokluğuyla birlikte koyu bir renge bürünmüş olsa da parlıyor, içindeki enerji hissediliyordu. Soğuk kışın ilk karı gibiydi, gökyüzünde süzülen kar tanelerinin parıltılarına ve gökyüzünün mavisine sahipti.

Adam kının uç kısmını tuttu ve gümüşe hafifçe bastırdı. Gerçek olduğunu kanıtlamak istemişti. Masadaki diğer erkeklerle beraber, Jian Yi de kaşlarını çatmış, merakla bakmaya devam etmişti. Adam gözlerinden birini sinsice açtı ve herkesin yüzüne teker teker baktıktan sonra, yakın arkadaşına anlatıyormuş gibi yüzünü en yakındaki kişiye çevirip böbürlendi : “Bu muhteşem değil mi?”

“Dostum… gerçekten de öyle, ama bir belaya bulaşmadığını söyle bana?” diye şüpheyle sordu yanındaki.

Kını tutan adam kıkırdadı ve göğsünü gererek sırtını duvara doğru yasladıktan sonra, bilmiş bir tavırla bir elini dizine atarak açıkladı. “Bunun sadece bir taşı bile o kadar pahalı ki…”

“Her neyse, nereden buldun onu?” diye çıkıştı masanın diğer karşısında oturan başka bir adam. Sanki diğerleri de ne olduğunu biliyor gibiydi. Kının güzelliği karşısında herkes şaşırmıştı ama hiç kimse onu nereden bulduğunu ya da nasıl elde ettiğini soracak kadar cesaretli olmamıştı.

Jian Yi, masanın en dış kısmında oturuyordu, ve atışmayı dinlerken başını bir sağa ve bir sola çevirip izlerken, içine birden dolan şüpheli sıkıntının neyin nesi olduğunu anlamaya çalıştı.

“Onu sözde güney söğüt denilen bir yerden aldım.” Dedi taşları ovuşturarak. Hala masadaki insanların ona nasıl baktığını anlamamış gibiydi.

Yanında oturan adam düşünceli bir şekilde kaşlarını çattı. Çenesini bir eliyle sıvazlıyordu, ardından aydınlanmanın vermiş olduğu heyecanla anında kafasını kaldırıp adamın yakasına yapıştı.

“SEN DELİRDİN Mİ? KULÜBEDEN NASIL BİR ŞEY ÇALARSIN!? AKLINI MI YİTİRDİN!!”

Herkes, korkuyla sustu. Jian Yi, kulübe kısmını duyduğu an başını kaldırdı ve kaşlarını çatarak düşünceli bir şekilde sordu: “Bu koruyucu kulübeden mi..?” dedi.

Adam emin olmayarak kafasını salladı. Bu tepkiyi beklemiyordu, anında gerilmişti. Jian Yi’nin sorusunu duyduğunda ise gergince gülümsedi ve gözlerini kaçırdı. Hırsızlığıyla böbürlenen insanın tek dostu yalnızlığıdır! Herkes adamın o küstah yüz ifadesinin kaybolduğunu fark ettiğinde ayıplayan bakışları diğerine döndü.

Yanındaki kişi tedirgince ayağa kalkmıştı, ” Ya yaptığın düşüncesizlik yüzünden yeniden bir savaşla karşı karşıya gelirsek ne olacak? Ben gidiyorum. Bu uğursuzluk, ve hırsızlığınla övünmen…”

“Hırsızlık mı?? Övünmüyorum onu çalmadım, yerdeydi ve aldım! Saklamadım bile!”

“İKİSİ ARASINDA BİR FARK YOK SENİ BEYİNSİZ ADAM, ONUN BÖLGESİNDEN BİR ŞEY ALDIYSAN BUNUN BEDELİNİ ÖDERSİN!!”

Herkes aynı fikirdeydi ve yavaşça ayağa kalkıyorlardı. Hanın içindeki diğer insanların da dikkatleri buradaydı ve kimse daha fazla rezil olmak istememişti.

Adam yerin dibine girmişti ve öfkeyle bağırdı: “Uğursuz kelimelerinizi kendinize saklayın, bu ailem için bir fırsat, bu yaşıma kadar asla hırsızlık yapmadım–”

“Evet,, sadece yere düşen şeyleri cebe indirdin, değil mi??”

“Sakin olun lütfen…” Jian Yi, yavaşça ayağa kalktı ve gergin adamların sakinleşmesi için aralarına girdi, herkesin yerine oturmasını kibarca istedikten sonra kını tutan adama doğru döndü.

Jian Yi hemen öfkelenen biri değildi ve toleranslı bir adamdı. Önce karşısındakini dinlemeyi elbette isterdi. Ama adam kendi ağzıyla bu kını satacağını da söylemişti ve aldığını da. Bu yüzden ikna edici bakışlarla hafifçe öne eğildi: “Efendim, aynı masadan yemek yedik, ama adımı bilmiyorsunuzdur…”

“Sen kurtarılan o adamsın.”

Jian Yi, kaçamak bir gülümsemeyle omuzlarını indirdi, “Aslında kurtarılmama gerek yoktu, sadece biraz öfkeli bir yapısı vardır. Onu çocukluğumdan beri tanırım efendim.” Söze girmek için diğerlerinin de dikkatini çekmeyi bekliyordu.

“Evet evet,” Fısıltıyla: “bu çocuk aklını yitirmiş olmalı…” ve tekrar Jian Yi’ye döndü: “Biz de uzun zamandır onu tanırız. Burada yaşayanların çoğunun ataları , Çiçek koruyucu kulübenin ölümsüzüyle bağlantılıdır. Yani onu tanıyoruz,” Adam küs parmağıyla kulağını kaşıdıktan sonra şüpheyle ondan tarafa bakmaya devam etti.

Sakin hava, Jian Yi için güzel bir fırsattı ve ellerini uzatarak; “Lütfen o kını bana verin.” dedi.

Adam afallamıştı, önce bir kaşı istemsizce kalktı ve gözleri büyükçe açılmıştı, daha sonra uzun kaşlarını çattı “Neden sana vereyim ki?” öfkeyle diye sordu.

“Çünkü onu geri götürmeliyim ki başınıza bir şey gelmesin. Beyefendilerin söylediği gibi, fark ettiği esnada ters bir ruh halindeyse burayı yerle bir etmekten çekinmeyecektir.” İnandırıcı olmak için biraz abartmıştı ve bir yanı da Da Fu’yu bu denli düşüncesiz ve dizginsiz biri olarak anlattığı için kendisine kızıyordu.

“Hah, gördüğümüz o cılız mı yapacak bunu? Ben efsanelere inanmam, Da Fu’ya hiç mi hiç inanmam.”

-Ben efsanelere inanmam, başarımın tek sırrı Da Fudan kın çalmak gjggjgj-

Yanındaki adam daha fazla susamadı. Tahammülsüzce, diğerinin kafasına vurdu ve öfkeyle soludu:” Evet gözleriyle görse bile inanmaz çünkü o bir aptal.”

Masada hafif kıkırtılar duyulunca Jian Yi hafifçe tebessüm etti. “O Gerçekten sanıldığından farklı bir adamdır efendim… Ama elinizdeki önemli bir şeyse onu almak için elinden geleni yapar. Ve üzerindeki taşların zarafeti, kınının parlaklığını göz önünde bulundurursak iyi bakılmış olmalı. Bu da önemli olduğunu gösteriyor.”

Adam istemsizce elini kına atmıştı ve düşünceyle bakışlarını, avuçlarını soğukluğuyla yakan kına çevirmişti.

“Bana inanmıyorsanız,”

“Evet sana inanıyoruz,” dedi yanındaki adam ve hemen arkadaşının elindekini söküp aldı ve Jian Yi’ye doğru uzattı.

“Sadece, ne zaman gideceksin?” Bu gerçekten kabaydı. Ama doğruyu söylemek gerekirse korkuyla evlerinin kapılarını bile kilitleyen bu insanların, Sözde bir canavarla bağlantısı olan birini yanlarında daha fazla barındırmayacakları belliydi. Güvenli gelmeyebilirdi. Bu yüzden Jian Yi teşekkür ederek masadan kalktığında arkasındaki fısıltılara kulaklarını tıkayarak handan uzaklaşmayı seçmişti.

O gün Jian Yi, küçük bir tapınak bulup orada kalmayı seçti, hiç kimseyi rahatsız etmeyecekti. yanında Büyükannenin verdiği bir battaniye vardı, ve tapınaklar da sıcak sayılırdı.

Uzunca bir yürüyüşten sonra bulduğu ilk tapınağa girdiğinde yüzüne çarpan tütsü kokusu ve sıcaklıkla sonunda rahat bir alan bulmanın verdiği keyifle gözleri parlıyordu. Çok geçmeden gözlerini kapatmak ve uyumak istedi, yarın Da Fu’dan özür dilemek için yola çıkardı ve ona söz verdiği ilaçları getirme şansını bulurdu diye düşünmüştü.

Kolunu başına yastık yaptı ve gözlerini kapattı. Ama tam uyuyacağı sırada, aklına gelen sözlerle birlikte gözleri ardına değin açıldı; Da Fu’nun öfkeli sesi kulaklarında çınlıyordu. “Ne ölü, ne diri bir daha karşılaşmayacağız.” karşılaşmayacağız…

O şokun etkisiyle sürüklenirken bu sözlerin anlamını tam anlamıyla kavrayamamış olabilirdi. ama şimdi, karnı toktu, sıcak bir yatağı ve loş, kafasını sokacak dört duvarı vardı. Aklına aniden Da Fu’nun gelmesi olağandı. Ve… düşündü; bütün bu olanlardan sonra ya onu kabul etmeyi reddederse ne olacaktı?

Onun sabahki siniriyle karşılarsa, Jian Yi dayanamazdı. Ne söyleyeceği sözlere dayanabilirdi ne de yıkıcı öfkesine… Bir yandan gitmek istiyordu ve diğer yanı ruhuna çapa atmış, geri çekilmesini; durmasını söylüyordu. Belki de gerçekten durmalıydı ve sessizleşmeliydi. Belki de bir süre uzaklaşmak en iyisiydi. Aklı durulduğu zaman her şeyi tüm duruluğuyla görebileceğini düşündü. Ve kendini ikna etmeye çalıştı.

Bütün çabasına rağmen, ılık sıcaklıkla titreyen kara göz bebekleri bir türlü kapanmadı. Kendini zorlasa bile gözleri aniden açılıyor ve sersemce uzaklara dalıyordu.

Örtüyü gözlerinin altına kadar çekti. Gözlerinin kenarlarından adeta fışkıran kirpikler dağınık bir uyuşukluğa bulanmıştı.

Bugün bir sürü şeyi, bunları düşünmemek için yapmıştı ama karanlık yine ve yine ve yine Sevgili Shen Xingyun’nin güzel, hafif agresif suratını gözlerinin önüne getirmişti.

Henüz baygınken ve kendine gelememişken, bazı seslerin çok uzaktan ve bulanık geldiğini duyuyordu. Birkaç konuşma… Ama sesi öylesine tanıdık ve güven vericiydi ki, uyanmak için kendini zorlamak istiyordu. Uzaktan gelen hafif ve uysal sesin kime ait olduğunu bilmese bile görmeliydi.

Göz kapaklarını ayırmak için büyük bir çaba harcadı. Ama daha fazla yoruldu. Kirpikleri iç içe girmiş, zamkla yapıştırılmış gibi ayrılmayı reddettiler.

Bütün bu çabanın içerisinde huzursuz bir sesin boğazından kaçtığını ilk başta anlayamamıştı. Ama sonra bulanık uğultu kesildi. Daha net duymaya başladı. Sadece biri vardı ve tek bir ses kendi kendine konuştu. Onun ılık sesine karşılık bir hayvanınki vardı. Homurtular çıkarıyordu. Bir süre sonra konuşan adam sustu. ve kısa bir sessizliğin ardından yavaş adımlarla yürümeye başladı. Jian Yi gözlerini açabilmeyi başarmıştı. Bedeni kontrolsüzce titriyordu, onun dışında kendine gelmişti.

Ama ona doğru gelen adımları duyduğunda, kalabalık ve dağınık kirpiklerinin arasından bir gölge üzerine düştü. Hiçbir şey net değildi, Jian Yi üzerine eğilmiş, kaşlarını çatan birinin olduğunu fark ettiğinde adamın kendisine doğru eğildiği gibi, korktu ve hala göremese de yerinden fırladı.

“Bam”

Her kimse onu boğazından yakaladığı gibi duvara fırlatmış ve kendi bedeni ve duvar arasına almıştı.

Gözleri hala bulanıktı ve bedeni dengesizdi ama güçlü bir hamlede bulunmuştu. Tuttuğu kişinin teni elini yakıyordu sanki, ve parmaklarının altındaki adem elması titreyerek aşağı inince bunun bir insan olduğunu anlamış, eli geri çekip bu sefer yakasını kavramıştı.

“Uyandığını bilseydim, yüzüne yumruk atmakta tereddüt etmezdim.” dedi aynı ses.

Jian Yi öfkeyle adamı geri çekip bir defa daha duvara itti. Ama bu ilki kadar gürültülü değildi. İki beden birbirine çok yakındı ve elinin altındaki adam tekrar savrulunca, kokusunu salan bir çiçek gibi etrafı sandal ağacının ağır kokusuyla sarıldı. Burnuna dolan keskin koku zihnini açmış olmalıydı ki gözlerini birkaç defa kıptıktan sonra kıstı ve yüzünü hafifçe ona doğru yaklaştırdı. Başı yavaşça aşağı doğru kayarken, Gözleri sonunda odaklanabilmişti. Kendisine sert ve meydan okurcasına odaklanmış olan kızıl ve bal karışımı gözleri sonunda fark edebiliyordu. Da Fu burnunun dibindeydi!

Sonunda tüm kabusundan kurtulmuştu! Ama daha ağzını açamadan sert bakışların sahibi elini, kullanamadığı koluna atıp yukarıya doğru sertçe kaldırdı. Jian Yi acıyla sendeledi ve boğuk sesi boğazında yok olurken karnına sert bir tekme yiyerek yere düştü.

“Bam!!”

“Seni öldürmedim ve karşılığını böyle ödüyorsun…”

Daha sonra odadan çıkmıştı ve dışarıdan bir sürü insanın öfkeli sesi geliyordu, Sonra, sersemlemiş bedenini kaldırmakta tereddüt etmeden önce insan seli içeriyi sardı ve onu tüm kötü sözler ve hayıflayan acı bağırışlarıyla dışarıya sürüklediler.

Daha ne olduğunu anlamadan yaptığı şey yüzünden özür dilemeden öylece çekip gitmişti…

Dikkatlice düşünürken, elinin altındaki kumaşın inceliğini ve onu kaldırsa bile, parmaklarının ucuyla dururken bile ondan kısa olan Da Fu’nun öfkeli gözlerini görebiliyordu. O solgun gözler, ve dengesiz renk tonu… düşündükçe içinden çıkılmaz bir hal alıyordu!!

Günler ve geceler her zaman bu şekildeydi, kalın kirpik tabakası, turuncu ve yumuşak, vücudunu saran ışığın sıcak baskısıyla kapanırken, birden irkiliyor gözlerini kapatmaya korkuyor ve hissettiği acıyla karışık korku hissinin kalbine nasıl nüfus ettiğini fark ediyordu.

Tuhaftır ki Da Fu’da bu süre içerisinde hiç görünmemiş, kınını aramak üzere bir defa gelmemişti.

Gündüzleri, her işte çalıştı. Sebze sattı, ağır şeyler taşıdı, bir aktarıcıda birkaç numara öğrendi ve hanlardaki aşçılara meydan okuyarak yemek bile yaptı. Ama saat geç olsa bile dönüp dolaşıp geldiği yer yine eski tapınaktı.

Battaniyeye sardığı kını özenle saklıyordu ve geldiği zaman önce onu kontrol ediyordu.

Aç ise biraz yemek yiyordu ve dua ediyordu.

Ama bir türlü uyumayı beceremiyordu.

Gözlerini her kapayışında, beyninde yankılanan o sesin vurguları kalbini acıtıyordu. Ve gözlerini her kapayışında uzaktan bile seçebildiği, buğulu parlak gözlerin nefretle parıldamasını kanlı canlı görebiliyordu. Güneşin gözlerine dokunmayışından mütevellit kehribar gözler koyu görünüyordu. Önce süzüyor ardından kendini kaybedip Jian Yi’ye doğru nefretle bakıyordu ve haykırıyordu. Ama sonra,…

Sanki bir şeyler yolunda değil gibiydi.

Sivri dişlerini göstererek hırlarken, Jian Yi bunun hataları yüzünden olduğunu biliyordu. Korkak, küçük bir tilki gibi kuyruğunu kıstırıp bunu göz ardı etmişti, ama, ama kendi içinde bile çözemediği onlarca soru varken, Da Fu’nun dudaklarının titreyişini bir türlü aklından çıkaramıyordu. O solgun ve ölü beden, nasıl böyle masum ve suçsuz görünebilmişti gözlerine? Herkesin lanetli dediği o adam, Jian Yi’nin adaletli gözlerinde neden ayrı bir yere sahipti, onu ne ayırıyordu?

Sadece eski anıları mı? Hayır… Bu olanaksız. Jian Yi, küçüklüğünde bile Da Fu’nun katı olduğunu hatırlardı. Ama asla öfkeli tarafıyla bu denli karşı karşıya gelmemişti.

Da Fu, karın üzerine düşen bir parça haitang çiçeği gibiydi. Kayıtsızdı. Gözleri duygudan yoksundu. Dudakları hafifçe öne doğru çıkıktı ve asla biriyle uzunca bir sohbette bulunmazdı, O… O bir nedenden ötürü görmezden gelinen ve kaçınılandı.

Karın üzerindeki çiçeğe kimse bakmaya cesaret edemezdi. Ya da ezmeye…

Duruşu şimdiki gibi asildi, hafif adımları vardı ve gözleriyle görmese bile, o kadar güzeldi ki; Jian Yi her zaman tanrılar tarafından korunan biri olduğunu düşünürdü.

Sadece pelerinin kirlenmemesi için, beyaz cüppesinin eteklerini yürürken hafifçe tekmelerdi ve ucundaki küçük berrak işlemeler böylece göze hoş görünürdü.

Herkese aynı davranırdı, ve sadece Jian Yi onunla uğraşmaya cesaret edebilirdi. Sonu iyi bitmese de her zaman denerdi ve denerdi… Ve şimdiyse, bir defa daha yollarını ayırmışlardı.

Özel: Two Thin Worlds (BL)

Özel: Two Thin Worlds (BL)

İki İnce Dünya , 两个薄的世界, Two Thin Worlds
Seviye: Ongoing Tür: Yazar: Çizer: Orjinal dil: Çince
Dikkat: kitap kan, soykırım, ve NSFW içermektedir. Kitap +18'dir. Bölümler başında uyarı olmayacağı için sorumluluk size aittir.  Shen Xingyun, Jiujiang lanetinin baş sorumlusu olarak görülüyordu . Yüz yıl boyunca talihsizlikler silsilisinden kurtulamayan, LianHua kasabası, bütün felaketlerin hedefi olarak gösterilmişti. Köyüler yeterince masumdu, ve kötü adam bir iblisin suretinde bürünmüştü! Bunca sessizliğin ardından ve birçok felaketin sonunda huzura kavuşan LianHua kasabası bir defa daha sarsıldı! Bu sefer dolunay’ın başladığı yedi gündü sorun! Shen Xingyun’in istirahate çekildiği o kulübe her şeyin başlangıcıydı. Ve şimdi de yeni bir felaket öncesi sessizlik yaşanıyordu!   Talihsiz genç Jian Yi gelmek için kötü bir günü seçti. Güneyin Söğüt Efendisi acımasızdı, geleni hoş karşılamadı. Ancak pes etmeye niyetli değildi.   Birbirbirinden nefret eden ve etmeye çalışan bu ikili, birbirine sıkıca bağlandığında bunun nasıl olduğunu anlayamamışlardı. Da Fu dünyanın kötülükleriyle kapana kısıldığını ancak sıcak ve güçlü kollarla kucakladığında anlamıştı. Ve Jian Yi ise zaten hep buraya aitmiş gibi, Da Fu’nun Yeşim beyazı teninde hayat buldu. Bu planlanmamış yakınlaşma, Ulu Nehrin koruyucusunu bulmaya engel olabilir miydi? Jian Yi tüm korkularını geride bırakarak biricik aşkının isteğini yerine getirmeye kararlıydı. Ve olaylar istemsizce geliştiğinde her şey tepe taklak olmuştu.   Hemen oku!

Yorumlar

Ayarlar

Karanlık Modla Çalışmıyor.
Sıfırla